İçeriğe geç

HİÇLİK

Bölüm 5 · 19 dk okuma

HİÇLİK

Bölüm 5

5.BÖLÜM

Merhaba arkadaşlar uzun bir aradan sonra buradayım yeni bölümle. Umarım sevdiğiniz bir bölüm olur ve okurken eğlenirsiniz. Bir hatam olduysa affola . İyi okumalar.

Usulca yayla evinin önündeki basamağa oturdu. Başını yukarı kaldırıp baktığında her bir yıldız, sanki gecenin karanlığında yakılmış birer kandil gibi öylece duruyordu. Uzun uzun inceledi gökyüzünü. Baktıkça içi açılıyor, yüreği ferahlıyordu. Bir haftadır buradaydılar. Arkadaşı Emrah köyden havadisleri toplayıp getiriyordu onlara. Ortalık fena kızışmıştı, aksi olması da düşünülemezdi zaten. Her yerde Esfa ve Samet'i arıyorlardı; halbuki onlar çok uzakta değil, yakınlarındaydılar.

Yanından hiç eksik etmediği defteri ve kalemi çıkardı. Ay her zamankinden daha parlak, yıldızlar her zamankinden daha gösterişliydi bu gece. Usulca bir şeyler karalamaya başladı deftere. Sanki attığı her çizgi, içinden geçenlerin anlatıldığı bir yazıydı da okumayı sadece o biliyordu.

Omzuna dokunan elle durdu ve başını çevirip baktı. Esfa, elinde tuttuğu çay bardağını Samet'e doğru uzattı.

"Hava soğuk, için üşümüştür."

Samet gülümsedi, kızın elindeki çay bardağını aldı ve yanına koydu. "Sağ ol."

Biraz kenara kayarak kıza yer açtı. "Gel otur." Esfa tam oturacakken onu durdurdu. "Bekle." Üstündeki ceketi çıkarıp Esfa'nın oturması için taşın üstüne serdi. "Ha bunun üstüne otur, yoksa hasta olursun."

Esfa usulca oturdu Samet'in yanına. Aralarında bir süre sessizlik oldu. İkisi de başını göğe çevirmiş, yıldızları izliyordu. Şehirlerin gürültüsünden ve sahte ışıklarından uzakta, yıldızlar sanki elini uzatsan dokunacak kadar yakın, berrak ve kalabalıktı. Yaylanın o kendine has, taze toprak ve çam iğnesi kokan serinliği, yayla evinin sundurmasına kadar usulca sokuluyordu.

Esfa, Samet'in elindeki deftere baktı. Cesaretini toplayıp sessizliği böldü çekingen bir sesle: "Ne çiziyorsun?"

"Yıldızları."

"Sever misin yıldızları?"

"Çok. Ya sen?"

"Ben de çok severim yıldızları."

Sonra yeniden bir sessizlik oldu ikisinin arasında. Esfa'nın bildiği huzursuz edici sessizlikten çok daha farklıydı bu sessizlik. Günlerdir beraber olduğu ve çok da fazla tanımadığı bu adam, içinde hiçbir tarifi olmayan duyguları uyandırmıştı.

Bir hafta olmuştu kaçalı. Deli cesaretiydi hiç tanımadığı bir adamla evlenip kaçmak. Ama içinden bir ses doğru bir karar verdiğini söyleyip duruyordu. Dağ gibi duran bu adam günlerdir gözünün içine bakıyor; rahatsız etme korkusuyla vaktinin çoğunu yayla evinin dışındaki işlerle geçiriyordu.

Başını çevirip Samet'e baktı ve tekrar konuştu: "Şiir de sever misin?"

Samet anlamayarak baktı.

"Hani defterin bir ara bendeydi ya, ben belki o zaman defterini biraz karıştırmış olabilirim."

"Ha, yani özel eşyamu karışturdun?"

Esfa kendini suçlu hissederek konuşmaya çalıştı: "Suç benim değil, sen ağacın altına fırlatmıştın defteri. Ben sadece..."

Samet güldü: "Sadece ne?"

Esfa'nın yanakları kızardı: "Sadece merak ettim."

Samet, gülümsemesini saklamadan neşeli bir sesle konuştu: "Meraklu karum var demek."

"Karım..." Bilinçsizce çıkmıştı bu kelime dudaklarından. Boğazını temizledi.

"Severum... Şiiri de çok severim. Sen?"

"Ben de..." Devam etti usulca. "Önceden çok severdim kitap ve şiir okumayı. Hatta sevdiğim şiirleri yazdığım bir defterim bile vardı. Böyle kapağında lavanta çiçeği desenleri vardı. Hatta ilk sayfasında lavanta kurutmuştum."

Samet dikkatle dinledi Esfa'yı.

"Sonra lise ikide babam okuldan alınca beni, tüm defterlerimi, kalemlerimi tandıra atıp yaktı." Gözleri doldu. "Çok üzülmüştüm o zaman. Sonrasında zaten ne okula gidebildim ne de defterin aynısından bulabildim."

Samet, Esfa’nın dolan gözlerini görünce göğsüne bir taş oturmuş gibi hissetti. Koca elleri dizlerinin üzerinde kaskatı kesildi. Bir kıza nasıl teselli verilir, ağlayan birinin acısı nasıl hafifletilir pek bilmezdi. Ama içinden o tandır ateşini koca elleriyle söndürmek, o yanan defterleri külün içinden tek tek kurtarmak geçti o an.

"Ulan..." dedi, sesi pürüzlü ve derinden çıktı. "İnsan... İnsan kendi canından olana kıyar mı hiç? Kendi evladının hevesini ateşe atmak ne demektir?"

Esfa, gözünden süzülmek üzere olan damlayı aceleyle hırkasının ucuyla sildi. "Boş ver," dedi burnunu hafifçe çekerek, sesini neşelendirmeye çalışarak. "Geçti gitti zaten. Nereden geldiyse aklıma şimdi o defter..."

Samet elindeki yıpranmış, kenarları hafifçe kıvrılmış deftere baktı. Kapağındaki basit çizgilere, kendi düzensiz el yazısına baktı. Sonra o koca parmaklarıyla defteri yavaşça Esfa’ya doğru uzattı.

"Benimki öyle fiyakalu değildur," dedi, sesindeki utangaçlık yüzündeki o sert hatları tamamen eritirken. "Kapağunda çiçeği böceği yok. Ama... İstersen ha bu ikimuzun olsun. Yaz içine ne istersen."

Esfa şaşkınlıkla önce Samet’e, sonra elindeki deftere baktı. "Olur mu hiç öyle?" dedi çekingence. "Senin özelin o. Kendi sevdiğin şairlerin şiirleri, çizimlerin var içinde."

"E, ne olmuş?" dedi Samet, gözlerini kaçırıp başını yukarı kaldırıp yıldızlara bakarak. "Karıştırdun zati yarısını, gizlisi saklısı mu kaldı? Hem... Fena mı olur? Beraber yazarız. Sen sevdiklerini yazarsın, ben aklıma eseni çizerim. Sayfa çok."

Esfa’nın yüzünde buruk ama sıcacık bir tebessüm belirdi. Elini uzatıp defterin yıpranmış kapağına usulca dokundu. Tam o sırada esen hafif rüzgar, Esfa’nın saçlarından bir tutamı yüzüne düşürdü. Samet, gayriihtiyari elini kaldırıp o saç tutamını kızın yüzünden çekmek istedi ama parmakları havada asılı kaldı. Esfa’nın ona bakan gözlerini görünce ne yapacağını bilemeyip elini hızla ensesine götürdü, saçlarını kaşıdı. Onun bu sevimli hali Esfa’yı hafifçe güldürdü.

"Yazalım o zaman," dedi Esfa, defteri kucağına yerleştirip parmaklarıyla okşayarak. "Ama bir şartla."

"Ne şartu?" diye sordu Samet, merakla ona dönerek.

"İlk sayfasına kurutmak için bir çiçek koyacağız."

Samet hemen atıldı, gözlerinin içi parlayarak: "Lavantayı bilmem ama yukarılarda, yaylanın kayalık yerlerinde çok güzel dağ çiçekleri olur. Mavi mavi açarlar, kokuları da pek güzeldir. Yarın sabah gider toplarım saa."

Esfa ona baktı. Bu dağ gibi adamın, geçmişindeki o kırık ve küllenmiş anıyı tamir etmek için hiç düşünmeden dağlara tırmanmaya gönüllü olması içini tarif edilemez bir güvenle doldurdu.

"Sahi toplar mısın?"

"Toplarum tabii," dedi Samet, başını hafifçe dikleştirerek. "Sözüm sözdür."

Mesele aslında ne bir defterdi ne de çiçek. Mesele, birinin yüzünde tebessüm olabilmekti.

"Samet."

Samet başını çevirip baktı Esfa'ya. Yüzüne vuran ay ışığı, geçmekte olan morluk izlerini hafifçe ortaya çıkarmıştı. Ama bu haliyle bile bir melek gibi güzeldi.

"Efendim." Usulca döküldü kelime dudaklarından.

"Bana kendini anlatsana. Dini nikahlı evliyiz ama birbirimizi tanımıyoruz." Kısa bir an sustu.

Samet, Esfa'nın isteği üzerine derin bir nefes aldı.

"Az çok biliyorsundur ama madem istedin anlatayum. Babam daha biz çok küçükken bırakıp gitti bizi, hayal meyal hatırlarum. Daha ilkokuldayken de anam kanserden vefat ettu." Sustu...

Bu suskunluk içindeki acının bir çığlığıydı sanki. Kendini toparlayıp devam etti konuşmaya: "Babaannem baktı bize. Gerçi ondan başka da bize pek sahip olmak isteyen kimsemuz çıkmadu."

Esfa konuyu değiştirmek istercesine konuştu: "Peki okul?"

"Üniversiteyi ikinci sınıfta bıraktım."

"Ne okuyordun?"

"Tıp..."

"Tıp mı?"

"Ne oldi, bu kadar çok şaşurdun? Tıp okuyacak tip yok mu bende?"

"Yok, ben öyle bir şey demek istemedim..."

Samet güldü.

"Ne demek istedun?"

"Sen öyle resim falan çizince ben seni resim öğretmeni falansın diye hayal etmiştim."

"Resim öğretmeni ha?" dedi, gözlerinin kenarı tatlı çizgilerle kaplanırken. "Güzel hayalmiş. Resim öğretmeni Samet Kara. Kulağa hoş geliyor."

Esfa, onun yüzündeki o mahcup ama muzip ifadeyi izlerken gülümsedi. "Çizimlerin gerçekten çok güzel ama. Bence çok da yakışırdı."

Samet’in gülümsemesi yavaşça yerini durgun bir sükunete bıraktı. Bakışlarını ellerine çevirdi. "Tıp da güzeldi," dedi usulca. "İnsana dokunmak, derman olmak... Anamı o hastalıktan kurtaramayınca kafaya koymuştum doktor olmayı. Ama nasip değilmiş."

Esfa, dizlerini karnına doğru biraz daha çekip şalına sığındı. Merakla sordu: "Neden bıraktın peki? İkinci sınıfa kadar gelmişken..." Sustu, daha sonra tekrar usulca konuştu: "Amcan yüzünden, değil mi?"

Samet derin bir nefes aldı. Gecenin serin havası göğsünü şişirdi. "Evet..." dedi, sesi biraz daha pürüzlü çıkmıştı şimdi. "Kumar illetine bulaştı. Köyde zaten bilmeyen yok. Elde avuçta ne varsa babaannemi kandırıp sattırmış. Sonrası malum zaten, mecbur kaldım okulu bırakmaya. Hem babaannemin ilaçları hem Elif'in okul masrafları..."

Esfa, duyduklarıyla kaskatı kesildi. Dağ gibi duran bu adamın göğsünde taşıdığı yükün büyüklüğü karşısında içi sızladı. Kendi acısını büyük sanırken, Samet’in kendi hayallerini ailesi için nasıl tek kalemde silip süpürdüğünü görmek ona bambaşka bir pencere açmıştı.

Başını Samet'in omzuna koydu, sanki "Ben buradayım," der gibi... Samet bu beklenmedik hareketle kaskatı kesildi ama itmedi Esfa'yı. Esfa da beklemiyordu bu hareketi kendinden ama içinden geldiği gibi davranmıştı. Yavaşça kolunu onun omzuna doladı.

"Hadi içeri geçelum, hava iyice soğudu, hasta olacaksın."

🍃🍃🍃🍃🍃🍃🍃🍃🍃🍃🍃🍃🍃🍃🍃🍃🍃🍃🍃

Ocağın ateşi tamamen sönmüş, yayla evinin içine çiğ ve keskin bir soğuk çökmüştü. Samet, gün doğmadan az önce, dağların arkasından beliren ilk gri aydınlıkla gözlerini açtı. Pencereden dışarı baktığında namaz vaktinin girdiğini görünce yattığı yerden doğruldu. Bakışları, sedirin köşesinde battaniyenin altına sığınmış olan Esfa’ya kaydı. Bir süre onun sakin, hafif nefes alışlarını izledi. Ardından sessizce ayağa kalktı, kendi üzerindeki battaniyeyi Esfa’nın üzerine, onu uyandırmamaya dikkat ederek örttü.

İlk iş olarak sönen ocağa yöneldi. Külleri eşeleyip dipte kalan son korları buldu; ince çıralarla odunları dizerek ateşi yeniden canlandırdı. Odanın içi hafifçe ısınmaya başlayınca köşedeki bakır ibriği eline aldı. Ahşap kapıyı hiç ses çıkarmadan aralayıp dışarıya, sisli ve buz gibi dağ havasına çıktı. Abdestini kapının önündeki taşın üzerinde, ibrikten dökülen o soğuk suyla aldı.

Esfa aslında uyumuyordu. Samet kendi battaniyesini onun üstüne örttüğü andan beri uyanıktı. Üzerine bırakılan battaniyenin sıcaklığı ve kokusu göğsüne yayılırken, onun sönen ocağı canlandırmak için usulca uğraşmasını, ibriği alıp dışarı çıkışını saniye saniye izlemişti. İçinde, daha önce hiç bilmediği, adını koyamadığı tatlı bir sıcaklık filizleniyordu her yeni gün. Sadece onu izlemek bile içine tarifsiz bir huzur veriyordu.

Samet kapıyı hafifçe aralayıp içeri girdi. Yüzünden ve kollarından süzülen su damlalarını kuruladıktan sonra seccadesini serdi. Kıbleye dönüp ellerini kaldırdı ve namaza durdu. Esfa, kirpiklerinin altından onu seyretmeye devam etti. Samet’in rükûya eğilişini, secdeye varışını, o derin ve gösterişsiz sükunetini hayranlıkla izledi.

Namaz bitip selam verdiğinde, Samet seccadenin üzerinde bir süre daha bağdaş kurup kaldı. Duasını tamamlayıp ayağa kalktığı sırada, gözü sedirin köşesine kaydı. Esfa’nın kirpiklerinin hafifçe titrediğini, nefes alışının değiştiğini fark etti. Onun uyanık olduğunu o an anladı; ama kızı mahcup etmemek için hiç bozuntuya vermedi. Seccadesini sessizce katlayıp yerine koydu, ocağın yanına geçip çaydanlığa su doldurmaya başladı.

⛵⛵⛵⛵⛵⛵⛵⛵⛵⛵

O huzurlu sabahın üzerinden birkaç saat geçmiş, güneş dağların tepesindeki sisi tamamen dağıtmıştı. Öğlene doğru hava iyice açtı. Samet, evin önündeki düzlükte bir kütüğün başına geçmiş, gömleğinin kollarını sıvayıp odunları kırıyordu. Baltanın oduna her inişinde çıkan o tok ses, dağın sessizliğinde düzenli bir ritimle yankılanıyordu.

Esfa ise kapının eşiğine oturmuş, elindeki sıcak çay bardağıyla onu izliyordu. Yüzüne vuran güneşin sıcağı ve içindeki o yeni filizlenen hafiflik, ona huzuru yaşatıyordu.

Samet baltayı bir kez daha havaya kaldırmıştı ki, patikadan yukarıya doğru gelen araba sesini duydu. Baltayı kütüğün tam ortasına sertçe saplayıp arkasına döndü. Gözlerini patika yoluna dikti.

Kim oldukları zaten belliydi. Samet hemen Esfa'nın yanına gidip onu arkasına aldı.

İdris nefes nefese jandarma arabasından indi, işaret parmağını Samet’e doğru sallayarak: "Aha komutanım, buradalar işte. Günlerdir dağ başında saklıyor kızımı. Alın şu eşkiyayı."

Memur konuştu: "Samet Kara sen misin?"

"Benim memur bey."

Astsubay, Samet’in birkaç adım ötesinde durdu. "Samet, hakkında babasının şikayeti var. Zorla alıkoyma ihbarıyla işlem yapacağız."

"Tabii, ama zorla yaptığımız bir şey yok komutanım," dedi Samet. Sesi düz, sakin ve derindi. "Kendi rızasıyla geldi buraya. İsterseniz sorun kendisine."

Esfa, Samet'in arkasından çıkıp konuştu: "Zorla tutmuyor komutan bey! Ben kendim kaçtım o evden. Babam beni istemediğim birine zorla vermeye çalışıyordu, biz de mecburen Samet'le kaçıp dini nikah kıydık."

İdris, kızın üzerine doğru bir hamle yaptı, eli havaya kalktı: "Soracağım ben sana bunun hesabını! Namusumuza laf getirmek neymiş göreceksin!"

Yanlarındaki jandarma personeli İdris’i göğsünden tutarak sertçe geriye itti. "Dur orada, İdris Efendi!"

Eşref hırsla atıldı Esfa'nın üstüne: "Ne demek evlendik? Sen benim sözlümsün!"

Samet, Esfa'nın üstüne atılan Eşref'in yüzüne yumruk atarak yere düşmesine sebep oldu. Yerde burnunu tutan adamın üzerine atlamak üzereydi ki jandarmalar kollarından tutup uzaklaştırdı.

"Bana bak lan! Karuma dokunmaya kalkarsan yok ederum seni. Duydun mu lan!"

Eşref, burnunu tutarak tozlu toprağın üzerinde acıyla kıvranırken, jandarmalar Samet’i iki kolundan sımsıkı kavramış geride tutmaya çalışıyordu. Samet’in göğsü hırsla inip kalkıyor, o her zamanki sakin dağ adamından eser kalmamış gibi bakışlarıyla yerdeki adamı eziyordu. Kollarına asılan jandarmalara rağmen milim kıpırdamamış, koca cüssesiyle bir kaya gibi dikilmişti.

"Gördünüz mü komutanım!" diye feryat etti İdris, Eşref’i yerden kaldırmaya çalışırken. "Eşkıya dedik size! Terör estiriyor! Alın bunu, atın zindana!"

"Kes sesini İdris Efendi!" diye gürledi Astsubay. Ardından Samet’in kollarını tutan jandarmalara işaret etti. "Bırakın."

Askerler geri çekildi ama tetikte beklemeye devam ettiler. Astsubay, yerde burnundan süzülen kanı silmeye çalışan Eşref’e tiksintiyle karışık bir bakış fırlattıktan sonra doğrudan Samet’in karşısına geçti. Samet, üstünü düzeltip bakışlarını komutana dikti; ne bir korku vardı gözlerinde ne de pişmanlık.

"Öfkeni kontrol et, Samet," dedi Astsubay, sesi otoriter ama sakindi. "Burası kanunsuz değil. Kimse kimseye devletin önünde el kaldıramaz."

"Kusura bakma komutanım," dedi Samet, şivesi öfkesiyle daha da belirginleşerek. "Ama benim olduğum yerde kimse benim karuma el uzatamaz, dil uzatamaz. Hak ettu, az bile ettum. Bundan dolayı ceza vereceksenuz boynum kıldan ince."

Astsubay başını iki yana sallayıp bu kez Samet’in arkasında, korkudan titreyen ama gözlerindeki kararlılığı yitirmeyen Esfa’ya döndü. "Kızım, senin adın Esfa, doğru mu?"

Esfa, Samet’in arkasından bir adım öne çıktı. "Doğru, komutanım."

"Baban senin zorla kaçırıldığını, bu adamın seni burada alıkoyduğunu söylüyor. Doğru mu bu? Korkma, ne varsa açıkça söyle bize." Astsubay emin olmak için tekrar soruyordu.

Esfa, bir an için babasının o nefret dolu, tehditkar gözlerine baktı. O gözler ona evdeki o karanlık köşeleri, üzerine kilitlenen kapıları hatırlattı. Sonra bakışlarını hemen yanındaki Samet’e çevirdi. Samet’in az önce Eşref’e vurduğu elinin boğumları kızarmıştı ama bakışları Esfa’ya döndüğü an yumuşacık, güven veren bir hal almıştı.

"Yalan," dedi Esfa, sesi bu kez hiç titremedi. "Zorla tutulmuyorum. Dedim ya komutanım kendi rızamla, kendi isteğimle kaçtım ben Samet’le. Babam beni şu yerde yatan adama zorla satmaya çalışıyordu. Ben de mecbur kaldım Samet'le kaçmaya."

"Ne satması ulan!" diye bağırdı Eşref yerden doğrulurken. "Söz kestik biz seninle!"

Samet tekrar Eşref’e doğru bir hamle yapacak oldu ama Astsubay elini kaldırıp onu durdurdu. "Eşref, sus! Bir kelime daha edersen seni de nezarete atarım."

Astsubay defterine birkaç not aldıktan sonra İdris’e döndü. "İdris Efendi, kızın reşit. Kendi rızasıyla hareket ettiğini beyan etmiştir. Burada zorla alıkoyma diye bir durum yok. Boşuna jandarmayı meşgul ettiniz."

"Nasıl olur komutanım?" dedi İdris, şaşkınlık ve öfkeyle. "Ben onun babasıyum! Benim rızam olmadan nasıl gider?"

"Kanun böyle İdris Efendi. Kızın rızası var," dedi Astsubay. Sonra tekrar Samet'le Esfa’ya döndü. "Ama bu kavga ve şikayet üzerine karakola gidip ifade vermeniz gerekiyor. Resmi işlemler için ilçeye ineceğiz."

Esfa endişeyle Samet’e baktı. Samet, kızın bu korkusunu yatıştırmak ister gibi hafifçe başını salladı. "Korkma," dedi usulca. "Ben yanındayım. İfadeyi vereceğiz sadece."

🍃🍃🍃🍃🍃🍃🍃

İlçenin dik yokuşunun sonundaki taş binanın önünde jandarma aracı durdu. Öğleden sonraki o çiğ ışık, karakolun gri boyalı koridorundaki soğuk beton zemine vuruyordu.

Astsubay eliyle odaları işaret etti. "İdris Efendi, sen şu sağdaki odada bekle. Tarık, sen de onunla geç. Esfa, sen benim odama geliyorsun. Samet, sen de nöbetçi personelle sol taraftaki masaya."

Jandarma personeli onları yönlendirirken İdris koridorun ortasında durdu. "Komutan bey, kızı tek başına niye alaysun odaya?"

"Prosedür böyle," dedi astsubay, sesinde en ufak bir esneme payı yoktu. "Geçin odaya, asabımı bozmayın."

Eşref, İdris’in kolundan tutup odaya doğru çekerken gözünü bir anlığına Samet’e dikti. Ancak Samet’in koridordaki o öldürücü bakışlarını, hareketsiz duruşunu görünce hızla başını çevirip kapının arkasında kayboldu.

Samet, sol taraftaki masaya doğru yürürken Esfa’ya baktı. Esfa, astsubayın odasının kapısında durmuş, sırtındaki koca yeşil parkanın içinde adeta kaybolmuş gibiydi. Bakışları buluştuğunda Samet sadece başını hafifçe aşağı yukarı salladı. "Korkma" demenin en sessiz haliydi bu. Esfa derin bir nefes alıp odaya girdi, kapı arkasından kapandı.

Astsubay masasının arkasına geçip bilgisayarın ekranını açtı. Karşısındaki sandalyeye oturan Esfa’ya baktı. Kızın elleri dizlerinin üzerinde, sımsıkı kenetlenmişti.

"Evet kızım," dedi astsubay, ses tonu bu kez biraz daha yumuşaktı. "Adın, soyadın, baba adın. Kimlik numaranı söyle önce."

Esfa, yutkunarak ezberindeki numarayı tek seferde söyledi. Astsubay tuşlara bastı, ekrana düşen fotoğrafa ve bilgilere baktı. "Yirmi üç yaşındasın. Resmi olarak reşitsin. Şimdi bana o evden gerçekten niye kaçtığını, Samet'le yayla evinde ne kadar kaldığını ve babanın sana ne yaptığını açık açık anlat. Sakın korkma tamam mı? Ne yazarsam savcı bey ona bakacak."

Esfa, gözlerini masanın üzerindeki boş dosya kağıdına dikti. "Babam beni Eşref'le istemediğim bir evliliğe zorladı, ben de diretince beni eve kilitledi," diye başladı; sesi başta pürüzlüydü ama kelimeler dökülükçe netleşti. "Telefonumu aldı. Eşref ve ailesi varlıklı insanlar. Beni istemeye geldiklerinde zaten kendi aralarında ayarlamışlardı her şeyi, beni ona verdiğini söyledi. Gitmeyeceğim dediğimde kemerle vurdu. Sırtımdaki izler duruyor, isterseniz doktora gösterin. O gece pencereden atlayıp kaçtım. Samet beni yolda buldu. Bana hiçbir şey yapmadı, bir suçu varsa bana kol kanat germesidir. O gece dini nikah kıydık. Babamlar beni bulup almasınlar diye yayla evine götürdü. Şimdi diyeceksiniz ki, neden kadın sığınma evlerine gitmedin? Bulurlardı komutanım, yine zorla alıkoyardı babam. Bir haftadır Samet'le yayla evinde kalıyorum. Kendi rızamla kaldım. Babamdan da o Eşref’ten de şikayetçiyim. Beni o eve geri gönderirseniz can güvenliğim yok, yaşatmazlar beni."

Astsubay hiçbir şey söylemeden dakikalarca tuşlara bastı. Odadaki tek ses, Esfa’nın anlattıklarının resmi bir evraka dönüşen o mekanik tıkırtısıydı. Sonunda yazıcıdan çıkan iki sayfa kağıdı Esfa’ya uzattı. "Oku, altını imzala."

Esfa kağıdı hızla okudu ve parmakları titreyerek kalemi bastırıp imzasını attı.

İki saat sonra koridorun kapıları yeniden açıldı. Samet’in de ifadesi alınmış, Eşref'in darp şikayetine karşı jandarma önünde yaşanan arbede kayda geçirilmişti. Savcılıkla yapılan telefon görüşmesinin ardından astsubay herkesi koridorun ortasında topladı.

İdris, odadan çıkar çıkmaz Esfa’nın üzerine doğru yürüyecek oldu ama nöbetçi jandarma eliyle onu durdurdu. "Kal yerinde!"

Astsubay elindeki evrakları dosyaya koyarken ciddiyetle kalabalığa baktı. "İfadeler tamamlandı. Savcı beyin talimatı var. Esfa Yılmaz yasal olarak reşit bir bireydir. Kendi rızasıyla hareket ettiğini beyan etmiştir. Ayrıca babası İdris Yılmaz hakkında aile içi şiddet ve hürriyeti tahdit iddiasıyla şikayetçi olmuştur. Bu dosya savcılığa intikal edecek, tahkikat başlayacak."

Eşref öne atıldı. "Komutanım, ya bizim şerefimiz? Köy yerinde..."

"Senin şerefin bizi ilgilendirmez," diye sözünü kesti astsubay. "Samet Kara’nın darp olayıyla ilgili şikayetin de savcılığa gidiyor, tutuklama talebi yok, tutuksuz yargılanacak. Şimdi herkes evine."

İdris, bastonunu sallayarak hırsla konuştu: "Kızımı vermiyor musunuz bana? Benim evladımdır ula!"

"Kızın yirmi bir yaşında İdris Efendi," dedi astsubay, sesi artık tamamen soğuktu. "Kendi rızasıyla nereye isterse oraya gider. Senin evine gitmek istemiyor, şikayeti var. Zorlarsan uzaklaştırma kararı çıkartırım, altından kalkamazsın. Dışarı."

Eşref, İdris’in kolundan tutup kapıya doğru yönelirken son kez arkasına döndü. Samet ile göz göze geldiler. Samet, ellerini ceketinin cebine sokmuş, hiçbir şey söylemeden doğrudan Eşref’in gözlerinin içine bakıyordu. Eşref, bu işin buradayken bitmediğini anlatır gibi başını sallayıp İdris’i karakolun kapısından dışarı çıkardı.

Karakolun merdivenlerinden gün ışığına çıktıklarında, İdris ve Eşref çoktan caddenin aşağısına doğru gözden kaybolmuştu.

Samet durdu, arkasından gelen Esfa’ya döndü. Esfa’nın yüzü solgundu ama gözlerindeki o günlerdir süren o kaçak korkusu tamamen silinmişti.

"Bitti mi?" dedi Esfa, sesi rüzgarda hafifçe dağıldı.

"Bitti," dedi Samet. Ceketinin yakasını kaldırıp durağa doğru giden yolu işaret etti. "Şimdi köye gidiyoruz. Yarın da gelir senin kimliğin için başvuru yaparız. Aldığımız geçici belge resmi nikah işlemleri için yeterli olur herhalde."

🍃🍃🍃🍃🍃🍃🍃

Karakol davasının üzerinden üç gün geçmişti. O fırtınalı günün ardından köyde dedikodular kazanı kaynayadursun, Samet ve Esfa resmi nikah işlemleri için kolları sıvamıştı bile. Sabahın erken saatlerinde ilçedeki Toplum Sağlığı Merkezi’nin yolunu tuttular. Koridordaki o keskin dezenfektan kokusu daha kapıdan girerken genizlerini yakmıştı.

Samet, koridordaki dar plastik sandalyelerden birine oturmuş, adeta görünmez olmaya çalışır gibi omuzlarını içine çekmişti. O dağ gibi adam, sanki o sandalyede küçüldükçe küçülüyordu. Sağ bacağı durmaksızın titriyor, bakışları koridorun sonundaki "Kan Alma Odası" yazan kapıya her kilitlendiğinde ensesindeki saçlar dik dik oluyordu.

Esfa, yanındaki bu hareketliliği fark edip başını hafifçe yana eğdi. Samet’in alnındaki ince ter damlalarını ve kucağında sımsıkı kenetlediği koca ellerini görünce dayanamayıp gülümsedi.

"Samet?" dedi usulca. "İyi misin? Yüzün kireç gibi oldu."

Samet, yakalanmanın verdiği telaşla hemen bacağını durdurdu, kasketini kafasında düzeltip dik oturdu. "İyiyum da, ne olacağum? Yayla havasından sonra bu aşağıların havası basayor adamı. Oksijensuz kaldum herhalde."

"Hadi oradan," dedi Esfa, gözlerini muzipçe kısarak. "Tıp okudum demiştin bana. Kadavralarla çalışmayı göze alan, doktor olacağım diyen adam, altı üstü bir tüp kan vermekten mi korkuyor yoksa?"

Samet, gururuna yediremeyerek hemen savunmaya geçti. Sesini koridordakiler duymasın diye fısıltıya benzer bir tonda ama büyük bir ciddiyetle ayarladı. "Ne korkması Esfa? Bilimsel konuşayum saa. Tıpta biz buna 'sterotipi' eğilimi deruz. Yani odaklandığımız tamamen sempatik sinir sisteminin dış uyaranlara verdiği otonomik bir tepkidur bu. Yoksa bana iğne vız gelir. Ben tıp terk adamım, ne iğneler, ne neşterler gördüm da..."

Tam o sırada kan alma odasının kapısı açıldı. İçeriden çıkan küçük bir çocuk "Anneciğim çok acıdı!" diye ağlarken, hemşire hanım elindeki listeyle kapıya çıktı.

"Samet Kara ve Esfa Yılmaz!"

Samet adını duyunca sanki askerde "silah başına" emri almış gibi birden ayağa fırladı. Ama dizleri hafifçe boşalır gibi olunca eliyle duvardan destek aldı. Esfa onun bu halini görünce kıkırdamaktan kendini alamadı.

Esfa, sakin adımlarla o küçük sarı plastik sandalyeye oturdu, kolunu sıvadı. Hemşirenin pratik hareketlerle damarını bulup kanı tüpe çekmesini gözünü kırpmadan, sessizce izledi. İşlem saniyeler içinde bittiğinde hemşire pamuğu Esfa’nın koluna bastırdı ve başını kaldırıp kapının yanında adeta bir direk gibi dikilen Samet’e baktı.

"Evet beyefendi. Sıra sizde. Geçin oturun."

Samet yerinden kımıldamadı. Duvara asılı olan "Bebek Aşı Takvimi" afişini, sanki hayatının en önemli belgesini inceliyor gibi büyük bir dikkatle okumaya başladı.

Esfa sandalyeden kalkıp onun yanına gitti, kolundan hafifçe çekti. "Samet, bebek aşısı onlar. Senin sıran geldi."

Samet afişten gözünü ayırmadan, sesini kalınlaştırarak konuştu: "Yok... Bakıyorum da devletimiz ne güzel çalışayor. Sistem önemli."

Esfa bıyık altından gülümsedi. Bu koca adamın iğneden kaçmak için bahaneler ürettiğini çok iyi anlamıştı. "Korkuyorsan söyle, hemşire hanıma rica edeyim benim kolumdan bir tüp daha alsın senin yerine."

Samet hızla Esfa’ya döndü. "Ula, ne korkacağım?"

Büyük adımlarla sarı sandalyeye doğru yürüdü ve üzerine çöktü. Sandalye öyle bir gıcırdadı ki, Samet her an yere yapışacakmış gibi dizlerini karnına çekip eğreti kaldı. Gömleğinin kolunu yukarı sıyırırken gözlerini tavandaki floresan lambaya dikti, kaskatı kesildi.

Esfa hemen yanına dikildi. "Gözlerini kapatmasaydın bari."

"Kapatmadum," dedi Samet, göz kapaklarını titreyerek birbirine daha çok bastırırken. "Tavanın sıvası çok güzel yapılmış, ona bakıyorum."

"Gözlerin kapalı ama?"

"Kalp gözümle bakıyorum Esfa, sen karışma."

Hemşire turnikeyi Samet’in o koca pazısına bağlayıp sıktığında, Samet’in alnından aşağı bir damla soğuk ter süzüldü. Masanın kenarını tutan koca parmak boğumları bembeyaz olmuştu. Esfa, adamın bu çocuksu çaresizliğine dayanamadı. Elini uzatıp Samet’in masayı neredeyse ortadan ikiye bölecekmiş gibi sımsıkı kavrayan koca elinin üzerine koydu. Parmaklarını onunkilere geçirdi.

"Tavana bakma," dedi Esfa yavaşça. "Bana bak."

Samet gözlerini araladı. Hemşirenin elindeki iğneyi tamamen unutup doğrudan Esfa’nın gözlerinin içine baktı.

Hemşire iğneyi batırdığı an Samet’in bütün gövdesi sarsıldı. Can havliyle Esfa’nın elini öyle bir sıktı ki, Esfa’nın parmak kemikleri birbirine geçti. Esfa acıyla dişlerini sıktı ama elini çekmedi.

"Samet..." dedi Esfa, sesi hafifçe çatallanarak. "Parmaklarımı kıracaksın."

Samet durumu fark edip hemen elini gevşetti, yüzü utançtan kıpkırmızı kesildi. "Oy... Kusura bakma, çok mu sıktım? Benim ayarım kaçtı birden."

"Tamamdır, bitti," dedi hemşire turnikeyi çözüp tüpü sallarken. "Geçmiş olsun."

Enjeksiyon odasından çıktılar. Samet hâlâ kolundaki pamuğa bastırıyor, bir yandan da göz ucuyla koridordaki diğer insanlara bakıp karizmayı toparlamaya çalışıyordu.

"Eee..." dedi, sesini biraz kalınlaştırıp dikleşerek. "Tıp teknolojisi de çok gelişti tabii. Hiç hissetmedim bile."

"Tabii, hissetmedin. Hemşire hanımın eli hafiftir ondandır. Elimi kırıyordun az daha." Samet mahcup bir şekilde baktı.

Sağlık ocağının çift kanatlı demir kapısından dışarı çıktıklarında, ilçenin o nemli, deniz kokan rüzgarı yüzlerine vurdu. Samet hızlı adımlarla merdivenleri inerken Esfa onun yanına yetişmeye çalıştı. Durdu Samet birden. Dönüp Esfa'ya baktı, sonra gözleri kızın sağ eline kaydı. Esfa’nın beyaz teninde, az önce can havliyle sımsıkı sıktığı parmaklarının yerleri hafifçe kızarmıştı.

İçi cız etti o an. Kendi kolunun sızısını tamamen unuttu.

"Ula..." dedi usulca. Kolundaki pamuğu cebine tıkıştırıp Esfa'nın elini yavaşça tuttu. Parmaklarının ucuna baktı mahcup bir sesle. "Çok mu acıttum? Vallahi hiç fark etmedum... Öyle bir kasmışım ki kendumi."

Esfa güldü. Onun bu devasa cüssesiyle karşısında çocuk gibi ezilip büzülmesine bayılıyordu. "Yok be, acımadı. Alt tarafı kemiklerim birbirine geçti. Doktor beyimiz sağ olsun." Güldü.

"Dalga geçme da," dedi Samet, şivesi iyice koyulaşarak. Ama kızın elini de bırakmadı. "Benim o fakültede en sevmeduğum işti zaten bu enjeksiyon meseleleri. Teoride iyiyuz de, iş iğneye gelince... Ne bileyum."

"Belli, belli..." dedi Esfa.

Samet, Esfa’nın elini bırakmadan kendi ceketinin geniş cebine doğru çekti. "Hava soğuk, ellerun üşümesun." Sıcak astarın içinde iki el birbirine kenetlendi. Rüzgar yokuş alkali sertçe eserken, Samet gözlerini kaçırıp yolun sonundaki minibüs durağına baktı.

"Hadi," dedi, sesindeki o sert ama şefkatli tonda. "Fırından taze mısır ekmeğiyle biraz peynir alalum. Köye çıkınca çay demler yeruz. Hem... O tahliller de haftaya çıkar zati. Sonrası Allah kerim."

Esfa, cebin içindeki elini biraz daha sıktı. İlk defa güvendiği biriyle bir yola çıkmıştı ve biliyordu ki yarı yolda kalmayacaktı.

Bölüm sonu

5 yorum