Birlikte içeri yürürken Bastian kıza doğru fısıldadı.
"Sizi gören oldu mu?"
Eugina biraz boşluğa düştü. Bu soru onu çarpmıştı. Bir anlık etrafına bakındı. Hava hala zifiri karanlıktı. Malikane çevresinde sokak lambası da yoktu. Görseler dahi seçemezlerdi değil mi? Başını hayır anlamı değil ki yanına salladı.
"Sevindim çünkü bu olursa Atlas kesinlikle seni affetmez. Ayrıca başınızı da belaya sokabilirsiniz."
Hızlı adımlarla içeri girdiler. Eugina sanki o gün, o gece hiç yaşanmamış gibi dans etti. Başka bir evrenin en ücra
köşesinde dahi onunla sevişiyorsa bu ona yeterdi. Bastian'ın bakışlarına bakarken sadece erimiş yok olmuş hatta yitmiş ve de geride kalmış bir aşka, harabeye ev sahipliği yaptığını fark etmişti ancak umursamadı. Umursayamadı umursarsa olmazdı. Umursasa düşerdi. Umursarsa ona verdiği zararı fark eder ve koşardı. Oysa şu an farkındaydı ki savaş alanını terk edemezdi.
Şarkı son ses devam ederken gözleri göğe kaydı. Havuzun yanı başındaydı. Ayağa baktı ve onunla konuştuğuna inanarak dudaklarını oynattı.
" Söz ver, benimle kanlı savaş alanında buluşacaksın. Buradan savaşmadan çıkmayacağız Mersier. Savaşmadan çıkarsak daha da harabe oluruz. Gözlerimiz daha fazla harabeye ev sahipliği yapmasın."
Fısıldadı geceye ve gecenin o sözleri Atlas'a taşıdığına inandı "Benimle savaş alanında kanlı dolunayda buluş Mersier."
Atlas odasındaydı. Balkonuna dayanmış göğü izliyordu. Gece esen rüzgar onun saçlarını uçurup gözlüklü gözlerinden ayırıyordu. Ay'a bakarken mırıldandı.
"Benimle savaş Eugina. Kanlı savaş alanımızda benimle savaş. Gücün tükenene, öfken seni ezene dek savaş. Sonrasında ise bana aşık ol benim sana olduğum gibi. Savaşmalıyız. Yoksa bu duygular bizi harabeye çevirecek. Aynı kadehten zehirlendik."
Ay'a olan odağını çekip şehrin ışıklarına dikti. Işıl ışıl şehri içti. Şehir onun için Eugina'ydı. Her yanı ile Eugina idi. Şehri sevmezdi. Daha sakin bir yerde yaşamaya çalışmıştı ancak şehrin Eugina'ya benzediğini fark ettiğinde şehri sevdi. Bu şehri sevmişti. Içinde Eugina yaşıyor diye. Şehre daha da dalıp belli belirsiz kendinin dahi zor fark ettiği bir sesle kuru dudaklarını aralayıp konuştu.
"Benimle şehirde buluş Faustin. Ama daha önce yaptığın gibi bileklerinde kesiklerle gelme. Son gecemiz asla olmayacak çünkü."
Atlas kızın neden onu bir otel odasına çağırdığını anlamayamasa da ağlamaktan tıkanmış sesinin çıkmamasından dolayı endişelendi. Atlas önce gitmeyecekti sonrasında ise içine bir kurt düşmüştü. Kurt öyle bir kemirmişti ki onu o da otele gelmişti. Şu an hızlı adımlarla kızın odasına gidiyordu. Uzun koridoru ve sıralı odaları sarı otel ışığı altında geçti. Sanki bastığı yer yumuşuyor, otelin iğrenç dokusu onunl labirente çekiyor ve etrafında dönüyordu. Sanki korkunç bir şey olmuştu da dünya onu geri içine çekiyordu. Zaman akmıyor, dünya hareket etmiyor ve onu içine çekiyordu. Kızın kapısına ulaştı.
Aynada kendisine baktı. Kızarmış gözlerine, burnuna, alamadığı nefesse muhtaçlıkla aralanmış dudaklarına ve bitmiş bedenine. Zihninde sözler yankılanıyordu." Senin suçun, sen yaptın, senin problemin böyle misin? Böyle mi bir Faustin olacaksın? Bu ailenin bir adı var ,babanın bir adı var. Babanın adını çıkartıp öyle de yaşamaya devam mı edeceksin? Ne işe yararsın ki? Işe yaramaz mahluk. Hala daha umursamadan duruyor musun? Yok olman gerekecekken buradasın. Her şeyi her zaman olduğu gibi mahvettin. Yanacaksın, yakacak olan gözyaşların. Ağlayamazsın sana yasaklıyorum ağlamayı. Yaptığından sonra ağlamaya hakkın yok senin. Hayatımız senin şımarıklığın ile geçti ve bu son noktaydı. Sen artık bir Faustin değilsin, asla da olamadın. Hatta doğduğundan beri değildin. Sen Tanrı'nın bizim ve ailemizin kuşaklarını cezalandırmak için gönderdiği cehennemden çıkmış bir zabani, geceleri uyanan bir canavarsın. Umarım bu cezası kısa sürer."
Gözlerini kapattı. Amacı hatıralarını,sözlerini, fikirlerini daha hızlı kendi duygularının ellerinde tuttukları kılıçlardan sakınmak onlardan kendini savunmak yıkılmadan savaşmaktı ama yıkıldı. 3 Richard'ın 7. Henry'ye karşı yıkıldığı gibi yıkıldı. Bedeni paramparça edildi. Acı bileklerinde patladı önce sonra ellerini kan buladı. Kan elbisesine bulaştı. Kılıçlar durmadı, onun kambur sırtımı kırdı. Tacı almak adına yerlerde sürdüler. Bedeni duvarlara çarpıldı. Kafatası paramparça edildi, anadan doğma soyuldu ve kralın ölü bedeni kan içinde yerde bırakıldı.
Öyleydi ki Eugina'nın ağlamamak için verdiği savaş bitmişti,ağlamıştı. Gözyaşları ile dolu gözleri kızıl görüyordu. Neden kızıl görüyordu her yeri? Elleri kan kızılıydı. Kollarında derin bir sızı vardı ve kanı sanki çekiliyordu, her yanı kızıldı. Her yanı kendi kanıydı sanki. Aynada kendine baktı. Tek gördüğü yaşların buğulandırdığı kızıl bir figürdü. Gözlerini elleriyle sildi ve başını kaldırdı. Gördüğü figür titredi. Yere düştü. Ağlayamayacak kadar korkmuştu titremesi durmuyordu.
Ve o an Thanatos geldi. Kapısını çaldı defalarca Eugina Thanatos diye açamadı ancak ses arttı. Ellerini kulaklarına kapattı. Bağırdı. Ağladığı. Ritmik sesin artması onu daha da korkuttu. Kilitlendi her şey ve Eugina bağırarak yere kapaklandı ancak ses durmadı ve Eugina titreyerek kapıya süründü. Her yer dönüyordu, her şey fazlaydı, her şey bitiyordu. Kafasındaki sesler bağırarak ona lanetler ediyor ve ölümüne methiyeler düzüyordu. Kapıda ayağa kalktı ve kapıyı açtı,
Kapı açıldı. Atlas'ın karşısında kollarında kesikleriyle Eugina duruyordu. Her yanı kan olmuştu. Ama fışkırmedığına göre atardamarı kesmemişti. Hızlı davrandı. Içeri daldığı gibi kaptığı havluyu kollarına bastırdı. Suskundu. Dudakları kapanmış, sesi o ana hapis kalmıştı. Onu kaybetme korkusu onu yok ediyor, onun hayatının ne kadar aciz olduğunu gösteriyordu. Dünyanın dönmesi durdu. Dünyanın sesi sustu. Zaman akmaz oldu. Atlas koştuğu gibi ilk bulduğu havluyu kızın bileklerine bastı. Tepki veremiyordu. Tepki gösteremiyordu. Konuşamıyor, duyamıyor, göremiyor, hissedemiyordu. Ama kan kokusu ve metalik tadı... O oradaydı işte. Ölüm tüm soğukluğu ve soğuk zincirleriyle orada zincirleri Eugina'nın cılız boynuna dolamıştı da her saniyesini ondan çalıyor, Atlas'ı Eugina'sız bırakıyordu.
Eugina gözlerine oğlana kaldırdı. Canı acımıyordu. Kalbi soğumuştu. Her şey anlamsızlaşmıştı. Fizik, okul, asistanlık, aşk, sevdigi, nefret,beden, yaşanan hayat anlamsızlaşmıştı. Her gün anlamsızdı, her ağladığı an anlamsızdı, her çıldırdığı her sakinleştiği an anlamsızdı. Anlam kattığı ya da öylece yaşadığı anlar aynı tepedeydi. Insan insandı. Hayatı önemsiz ve de değersiz olandı. Insan kendine hayvandan daha üstün görür de öyle miydi? Sahi insan ile hayvan arasındaki fark neydi? Öylece her varlık gibi parazit olarak var oluyor sonra da yok oluyordu ya insan. Sahi insan kendini neden bu kadar büyük görmüştü? Yaşadığını sanıyor diye miydi? Yaşamak neydi? Hatırlanmaktı. Ancak bu dünyada kim hatırlanıyordu ki?
***
"Bakma soyadımıza. Biz de hatırlanmayacağız."
"Ancak siz güçlü bir soysunuz."
Bu düşünceye şaşırdığını sesinde gizlemeyerek. Ona karşılık vermişti.
"Belki ama eğer bir haneden değilsen hatırlanmazsın hoş hanedansan da hatırlanmazsın. Sadece bir ünvansın. Ünvanı var edensin. Sen kaç İngiliz monarkını tanıyorsun Atlas?"
Yüzünü buruşturunca Eugina gülümseyip ona sokuldu. Yanağından öptü. Atlas'ın da Eugina'nın da birbirlerinden habersizce aynı uçurumun kenarına gittikleri bir öpücüktü. "Aynıyız, farklı değiliz. Sadece bir unvanı var etmek için doğmuş temiz kanız. Bir ünvanı var etmek sanılan gibi harika değil. Aksine kanlı. Çünkü o ünvan kanla var oldu, kanla da yok olabilir."
Atlas boş gözlerle ona baktı. Kesinlikle anlamıyordu. Özellikle Eugina Atlas'a göre eğer önemli bir soydansanız yok olmazdınız.Ezilmez,yitmezdiniz. Soy insanlık tarihi için daima önemli olmamış mıydı? Her daim soy bir yerlerden çıkmamış mıydı? Geleneksel toplumların en büyük sorunu soy değil miydi? Dahası bu toplumu yıkmaya çalışanlar yeni bir kan doğurmamışlar mıydı? Belki de rahiplerin ya da şamanların evlenmeme sebebi temiz kalmak değil de bu soyu oluşturmamaktı. Inanç her daim en tepede değil miydi? O inancı hükmedenler her daim bir soy değil miydi? Inanç yaratılışa ve nedenine duyulan özlem değil miydi? Buna sebep gösterilen kutsal olması değil miydi? Nasıl hatırlanmazlardı. Eugina gülümsedi.
"İkimiz de Güllerin Savaşı'nı ezbere biliyoruz değil mi?"
Oğlan başını salladı.Eugina'nın oğlanın her bir duygusunu ezip geçen gülüşü genişledi.
"Bana Güllerin Savaşı'ndaki bütün lordları sayabilir misin?" Atlas'ın kaşları çatıldı.
"t Clarence dükü, Warwick kontu..."
Sözü yarım kaldı. Engina açıklayarak başını iki yana sallıyordu.
"Bana tam isim vermeni istiyorum. Clarence toprakları için George Planetagenet, Warwick Kontu için Richard Nevile'yi söylersin. Haksız mıyım? Başka kimi diyebilirsin Atlas? Kimseyi."
"Sen beni her zaman böyle susturup azarlayacak mısın? Ne sanıyorsun kendini? Ne var biliyor musun? O kadar yalnızsın ki insanların yanında durması için yalvarman gerekiyor. Ne var biliyor musun Eugina ne kadar yalvarsan da o kadar güvenilmez birisisin ki kimse senin yanında istemiyor. Ne var biliyor musun? Sen asla görmek istemeyeceğim tek kişisin."
Eugina şaşırdı. Eugina parçalandı. Eugina döküldü ancak asla göstermemeye yemin etti.
"Ne kadar tatlı sözler bunlar Mersir? Ancak biz bu konu hakkındaki konuşmuyorduk. Ezildiğini her seferinde bana lanet kusacaksan bu oyunu oynamayalım."
Atlas öfkeyla ona döndü.
"Sen unutacaksın ama nedeni soyluların dahi unutulması olmayacak."
" Ben hatırlanacağım ama nedeni soyluların dahi hatırlanması olmayacak."
***
Atlas baygın yatan kıza bakıyordu. Hastaneleri oldu olası sevmemişti. Ona berbat geçen çocukluk yıllarını hatırlatıyordu. Bir makineye bağlı geçen çocukluk yıllarını. O makineden nefret etmişti. Nefes alabilmek için sikik bir cihaza bağlıydı, yaşayabilmek için sikik bir maske takması gerekiyordu. Koşamıyor, oynayamıyor, deliremiyordu. Her çocuk gibi olamıyordu. Eğer şansı olsaydı olur muydu? Olmayacağını biliyordu. Asla olmak istemezdi. Sıradanlığa gelemezdi. Oysa Eugina ile tanışana kadar berbat bir çamurda olan oydu. Eugina ise bundan habersizdi.
Iç çekip yatakta yatan ve ölü bedeni biraz daha soğumuş olan kıza baktı. Ölmemişti ancak onu ilk bu halde bu yatakta gördüğünde öldü sanmıştı. Ölü gibi yatıyor, nefes alıp almadığı dahi belli olmuyor, cildi kaybettiği kandan sebep daha da beyazlaşıyor ve öylece yatıyordu. Onu bulduğu anda ölüydü. Eugina çok konuşurdu. Konuşmamıştı.Eugina her daim alaya alırdı, almamıştı. Onun da bir yere çökmüştü. Halı kaplı olmasına karşın zemin soğuktu. Ölüm soğuydu. Eugina ona duygu dolu gözlerle bakmıştı. Sönmeyen alevleri daha da parlamış halde ve eskiden yanan alevlerin külleri dahi kalmamış halde. Hatta şu an anlamıştı, çok uzun zaman Eugina'nın gözlerinde gördüğü o parlak alevler sadece sonun alevleriydi. Sona gelmişti. Uçurumun kenarına arabasını park etmiş ve tekerini aşağıya yuvarlamıştı. Hadi düşeyim diye inandığı Tanrı'ya dua ediyordu. Atlas'ın asla tanımadığı Tanrı'ya,asla inanmayacağı Tanrı'ya.
Kız gözlerini açmıştı. Hani neredeydi ölüm, neredeydi melekler? Neredeydi Hades, Thanatos, Charon? Neredeydi Mireler? Neredeydi üç yargıç? Yoksa Arafta mıydı? Araf beyaz mıdır? Gri değil midir? Çamurlu bir gri... Bütün renklerin azar azar karıştığı ama en çok da ilahi beyaz ışığın altında durmaktan açılmış bir çamurlu gri. Duyguların karıştığı, renklerin karıştığı, görüşlerin karıştığı, var olan her şeyin anlamını yitirdiği bir boş alan. Hastane odası... Hastane odası.
Şaşırmış şekilde etrafına battı. Hastane odasındaydı. Bilekleri sarılıydı. Muhtemelen dikiş atılmıştı. Yanı başında ise bir sandalyeye oturmuş, elleri arasına aldığı başı ayaklarına bakan bir Atlas Mersier vardı. Kurumuş dudaklarını oynattı.
"Ben ölmedim ama nedenini soyluların dahi yaşaması değil." Atlas şaşırmış ve kocaman açılmış gözlerle ona bakıyordu. Yerinden hızla doğrulup onun elini tuttu.
"Uyandın."
"Uyandım."
Atlas güldü. Eugina güldü.
"Buradasın hala."
"Ve sen de Mersier. Sen de buradasın. Yalvardığımı hatırlamıyorum."
"Kesinlikle yalvardım Faustin. Gözlerin yalvardı. Yalnızlıktan çok korktuğunu dediler bana."
"Ve güvenilmez olanın inine geldin öyle mi?"
"Belki. Belki beni büyülemişsindir."
"Ya da o kadar güvenilmez değilimdir."
"Güvenilmezsin Eugina. Eminim ki arşivin vardır."
"Ama ben ölürken yaşarım."
"Biliyorum Eugina. Ölürken yaşarsın,ölürken ölümden vazgeçer yaşamayı seçersin. Ama bu senin tehlikeli olduğun gerçeğini değiştirmiyor."
Eugina gülümsedi. Haklıydı. Mersier haklıydı. Atlas da onunla birlikte tebessüm etti. Elinin üzerini okşadı.
Gerçekten gül Eugina. Paramparça iken gülme. Kendini bir araya kahkahalarla birleştirmeye çalışma."
" Yalnız değil miyim? Baksana ağabeyim Alastor dahi yok. Kimsem yok."
"Senin parçalarını birleştirmek için her daim orada olacağım gerçekler yılanı."
*****
Havuzun kenarına oturdular Bastian ile. Bastian onun dizine uzanmıştı. Gömleğinin tüm düğmelerini açıktı. Geceye bakıyordu. Işıl ışıl olan geceye. Eugina ayaklarını havuza daldırmıştı. Elbisesi sırılsıklamdı ve muhtemelen Bastian tamamen ıslanmıştı. Ama önemsemediler. Eugina kahkaha attı. Bastian ona baktı.
" Ne oldu ay parçası?"
Beni bıraktı. Sözde parçalarımı birlikte toparlayacaktık. Neden beni her seferinde parçalarıma ayırıp bırakıyorlar? Ben bunu hak ediyor muyum?"
"Etmiyorsun. Ancak Tanrı seni sınar Eugina. Acı ile sınar. Olzn her şeyden Tanrı'ya sığın. Ve onun gölgesine sokul. Emjn ol orada her daim bir şey vardır sana ait. Eğer senin yanlış yolda olduğuna inansaydı, ait olmayan bir şey olsaydı senden vazgeçmiş olurdu."
Eugina çocuğa baktı.
"Vazgeçmediğini nereden bileceğim?"
"Tüm yıldızların söndüğünü gördüğün gün senden vazgeçmiştir.."
Eugina başını kaldirip yıldızlara baktı.
"Insanlar geceden korktular çünkü sayamadıkları kadar düşman göremedikleri pelerinlerini giymişti."
" Düşman mı? Yıldızlar mı?"
" Evet, sence de üzerimize yağan düşmanlara benzemiyorlar mı?"
Bastian şimdi kahkaha ile ona baktı.
"Eugina ilahi gökışığı, ilahi ateş kulesi, yarılanlara verilen akıl her daim iki yüzlüdür. Aydınlık ve karanlık ancak karanlık da ilahi olandır. Çünkü ilahi ateşin diğer yönüdür. Sen ayın sadece parlayan yüzünü mü görüyor, odaklanıyorsun?"
"Hayır. Çünkü o ay."
"Bu da hayat Eugina. Verilmiş bir hayat. Ilahi olanın verdiği her şey ilahidir. Bırak karanlık olsun. Karanlıktan korkma. Çünkü o da ilahi olanın yanında kendince parlayan bir ilahi. Sen sadece ışıltılı olanlar mı parlar sanıyorsun?
Bazen o karanlık olan da parlar Nyxve Erebus gibi."
"Başka şeylerden bahsetsek de aynı yere geldiğimizde sevindim. Tanrı senden vazgeçmediği Eugina. Ve o istemese bu yoldan gitmene izin vermezdi."
"Bu yol bir yere çıkmıyor."
"Çıktığına eminim. Çıkmaz sokaklar yoktur. O duvarı aştığında yeni bir yol vardır. Yani sadece engelli yollar vardır. Güven bana ama asla nereden bildiğimi sorma."
Eugina oğlanın saçlarını okşadı. Göğe bakarken iç sesi onunla savaş alanında buluşması için dua ediyordu. Belki fazla içtendi rüyaları ya fazla gerçekçi. Belki de her şeyi bilen bir şeytan olmaktan çok Lilith'in kanından olmasının getirdiği bir acemilikle bilmediği şeylerin ona bir savaşın ortasına çektiğinden habersizce ona kanlı ayın altında kanlı bir savaşta görmek için dua ediyordu. Oysa Eugina düşündüğünden bildiğinden daha zeki ve sinsi değil miydi? Bu yaptığı ise karakterine uymayacak büyük bir hata değil miydi? Kendi kendine güldü ve gökten gözlerini aldı. Oysa o göğe bakmaktan nefret ederdi. Suya bakmayı severdi. Uçsuz bucaksız gibi gözüken okyanuslara bakmayı.
"Sahi sen ne zaman bir filozof oldun?"
"Sana sorma dediğim şeyleri soruyorsun ay parçası."
Eugina ışıklar altında soluk harelerle çevrilmiş sarı saçlarını salladı. Onları çözüp omuzlarına düşmesine izin verdi.
"Hayır sadece zamanını soruyorum, nasıl olduğunu değil."
Bastian kahverengi gözlerini ona dikti.
"Aşık olduğumda."
"Aşk bu kadar güçlü mü? Tanrı inancı olmayan, hayata sayılarla bakan ve sayılara tapınan bir serseriyi nançlı bir rahip yapacak kadar."
"Aşk bu kadar güçlü. Sayılara tapınan bir serseriyi inançlı bir matematikçi yapacak kadar."
Eugina rahibi değiştirmesine kahkaha attı.
"Matematikçi mi?"
"Hey örnek aldığım matematikçiler de inançlıydı. Her bilim inançtan doğdu. Çünkü her insan var oluşa bir açıklık getirmek istedi. Tanrı'nın lisanını çözmek istedi."
"Tanrı'nın lisanı matematik mi?"
"Çoğunlukla evet ama hayır sadece matematik değil."
Ayağa yalpalayarak kalktı, ellerini iki yana açtı. Çıplak ayaklarını gidip gelerek ıslatan suyu umursamadan çevresine döndü. Yüzünde bir sarhoşluk sırıtışı vardı ama bu sarhoşluğun şaraptan olmadığını biliyordu. Bastian her daim bilginin tanımından bahsettiğinde bu hale gelirdi. Eugina, Toth'un da bu halde olduğunu tahmin ederdi. Bilgi badesinden bir yudum içmiş kişi sarhoşluğunda. Durup iç çekti. Var olan her şeyi ciğerlerine sığdırmaya çalıştı sanki.
"Var edilmiş her şey,söylenmiş her söz, öğrenilmiş yahut öğretilmiş her bilgi, görülmüş her varlık, hayal edilmiş her hayal, görülmüş her düş ve kabus, duyulmuş her ses, hissedilmiş her atom ve boşluk, var olduğundan beri bu kainatlar her şey onun lisanı. Bizler ise küçük beyinlerimizle anlamak için onun lisanını bölüyor ve kutluyoruz. Insanların duygularına psikoloji diyor, var olmasını biyolojiye veriyoruz ve onları tekrar parçalıyoruz. Birbirlerine ayırdığımız her şey birden bir yerde birleşiyor ve biz asla onun bilgisine erişemiyoruz. Insanı birleştiriyor ve büyük bir dev elde edip bunu sosyoloji emanet ediyoruz ancak tarih, psikoloji ve sosyoloji ile olan savaşı uzaktan izliyoruz. Sosyoloji her seferinde zafer kazanıyor ancak insanların içindeki id, ego ve süper egonun tek olma içgüdüsünden savaşmasının kanlı sonuçları ile sosyolojiyi araştırdığı toplumdan dışlıyoruz. Bu döngü böyle devam edecek Eugina. Çünkü her şey o İlahi Işık ile başladı. Mephisto'nun yapma dediği ışık ile. O bize düşünmeyi öğretti, felsefeyi. Ancak o Işık o kadar küçük ki biz asla anlayamayacağız. Weber'in de dediği gibi her düzende toplum bir demirden kafes olana kadar sürecek. Sonrasında kendisini parçalayıp o parçalardan yeni bir kafes yapmak için debelenecek. Bu arada her bilim o insanın gökkuşağından bir kafes yapmaya çalışması esnada can çekişerek değişecek. Çünkü biz ilahi olanın küçük ilahiliği ödüllendirdiği topraktan gelenleriz. Toprak olarak yukarı çıkmak isteyeceğiz ama her daim altta biz olacağız. Bunu ise tamir edemeyeceğiz ama en ilahi parlaklık da bizde ki toprak bundan kutsal. Ateşin dahi bıraktığı, suyun üzerinde süzüldüğü, havayı kesen, karanlık ile el sıkışan, mekansızlığı yok eden, olduğu her an zamansızlıkla dövüşen ve kaosun çocuğu, ilk çocuğu, olan. Işte bu ilahilik ve işte bu Tanrı'nın lisanı. Bu sonsuz döngüyü ve Tanrı'nın sonsuzluk ve zamansızlığını kanıtlayan yegane kanıt."
Eugina'nın ellerinden tutup kaldırdı.
"Günah ya da değil. Her şey Tanrı'nın yarattığıdır. Bu yüzden de ilahidir. Kollarını aç Eugina ve yazılan kaderine boyun eğ. Yıldızlar senin için parladığı sürece Tanrı senden umudu kesmemiştir."
Eugina kollarını açıp göğe baktığında yıldızlar parlıyordu onun için. Tanrı ondan umudunu kesmemişti.

