İçeriğe geç

Hesperides A...

Bölüm 4 · 15 dk okuma

Hesperides A...

Bölüm 4

Bölüm 4

Engina karanlıkta kendi Malikanesi önünde öylece kaldı. Önemsenmemiş , onun için önemli olan şey görmezden gelinmiş, hatta asla var olmamış ,yaşanmamış sayılmıştı. Eugina bunu asla kabul edemezdi. Eugina nefret edilebilir hatta sevilebilirdi. Ancak görülmemek ,var olmamak kabul edilemezdi. Atlas haklıydı. O acizdi. O nefretten beslenecek kadar acizdi. Nefret edilmek iğrenç derecede iyi olmak demekti. Iyi olmak iğrençti çünkü herkes ona O "kaltak" gözünden öteye bakmazdı. Atlas dahi o gözle bakıyordu.

Eugina bu nefrete alınmıştı.Bu nefreti kullanmayı , kullanmak için insanları şıkkıştırmayı öğrenmişti. Nefret belki de kalp atışlarını gerçek kılan şeydi. Sevgi... Sevgi nadir de olsa karşısına çıkardı. Ondan kaçmamayı biraz acılı öğrenmişti. Hatta Eugina bazen asla sevilmediğini ,sadece kullanıldığını hissederdi. Bir et parçası, bir alışkanlık... Sadece görülebilen bir cisim. Kalbi atmayı unutmuş gözleri bakmayı ve dudakları konuşmayı ... Öyle bir cisim işte. Kancaya asılmış bir et parçası , kullanılmaya hazır bir beden... Herkes yüzüne gülerdi. Herkes onun yanında olduğunu derdi oysa en dipteyken, boğuluyorken, labirentinde kaybolmuştun kimse olmazdı. Labirentinde kendi minatonunu beklerdi. Minotordan koruyacak kimse yoktu. Her klasik sözdü bu , seni şeytanlarından koruyacağım. Ancak yüzmeyi bilen şeytanlarına karşı suyun içinde bırakırlardı. Su soğuk olurdu genelde. Don tutmuş olurdu. Bazen don tutan nehrin akıntısına kapılırdı Eugina. Buzların altına ilerler çıkamazdı. Ciğerlerine sular dolardı ya. Sular dolarken bağırmaya , buzu parçalamaya çalışırdı. Nehir ,don tutmuş o nehir, karanlık olurdu. Zifiri karanlık. Göz gözü görmez, ses sesi duymaz ... Sadece koca bir boşluk gibi ancak aslında su. Sadece su. Kendi kanı kaplardı etrafını. Parmaklarından sızan kanı. Buzu kırmaya çalışırken kanayan parmaklarını suyun karanlığında görebilirmiş gibi öne uzatırdı. Göremezdi. Olmadığına kanaat getirirdi. Eugina diye birinin asla var olmadığına. Ve tam da o esnada batmaya başlardı. Sanki nehrin tabanı yoktu. Sanki sonsuz bir su kütlesi onu öldünüyordu. Sonunda bedeni kumlara çakılırdı. Kumlar kanatırdı onu. Kumlar kemiklerini kırar,kumlar onun etini lime lime eder, kumlar onun kanını emerlerdi. Oysa sadece bir avuç kumdu onlar. Bir avuç kum onu gömerdi. O ise bir daha göremediği dona bakardı. Çok üşürdü, çok yanardı. Çok ağlar çok gülerdi. En sonunda ise bir çığlık koyverirdi nehrin dibinde. Nehirde gözyaşları yok olur acı nehrine akardı. Belki artık yeraltındaydı. Cezası sonsuza dek ağıt nehrinde kalmaktı. Acılarının onu avlamasına izin vermişti Hades. Hoş, ağıt nehrine yanlışlıkla düşen ruhlar da kurtulabilir miydi?

Bazen Engina abarttığını hissederdi. Işte tam o anda bu kadar dipte olmaktan utanır yüzünün kızarıklığını saklamak isterdi. Bu anlarda saatlerce yatağının ayak ucuna oturur, çöken şilteye bakardı.

Atlas onu bıraktığında ise dışarıdaydı. Çöken bir şiltesi yoktu, yıldızları vardı. Atlas'a adadığı yıldızları. Ay'ı vardı. Sadece Atlas seviyor diye tutulduğu Ay. Oysa Engina ne kadar denerse denesin Ay'a asla sınamamıştı. Çocukken tutmaya çalıştığı Ay takvimleri, günlükleri hep yarımdı. Atlas ise Ay'a tapardı. Eugina da yaparcasına sevmişti. Neydi o yuvarlak şey Atlas için? Umut? Belki. Belkide Atlas'ın Elpis'i Ay'ın içinde saklanmıştı. Belkide Atlas her Ay'a baktığında kaybettiklerini ve kazanmak için feda ettiklerini görüyordu. O yuvarlak şey neydi Atlas için? Aşk? Belkide Atlas asla sanlamadığı sevgilisini görüyordu o Ay'da Belki de onun tenini ,gözlerinin parıltısını , sesinin cıvıltısını bu tabağa benzetiyordu. O yuvarlak şey neydi Atlas için? Sonsuz bir ışık ile parlayan zafer? Pek ala Atlas zafere aşık bir delikanlı idi. Öylesine aşıktı ki ner şeyini buna adayabilirdi. Eugina şeytansa Atlas Faust'tu. Amaçları uğruna ruhunu satan alşamişt "Dünya'nın küçük tanrısı sürekli aynı halde . Ve ilk günkü gibi tuhaf. Eğer ona gök ışığından bir parça vermemiş olsaydın biraz daha iyi yaşayacaktı. O buna akıl diyor ve yalnızca her hayvandan daha hayvanca yaşamak için kullanıyor." Mefisto'nun bu sözleri mınıldanırken gözlerini bir kez daha Ay'a kaldırdı. Kalbinde garip bir sızı vardı. Ay'a bakışını bulandıran bir sızı. Ay'ın tabak gibi parlayan haline kin güder gibi bakan bir sızı.

Eugina'nın Ay'ının anlamı neydi? Bağlılık mı? Atlas'a ne olursa olsun duyduğu sonsuz bağlılıktı muhtemelen. Onun gözünde olmasını istemeketi. Atlas onu terk etse dahi o edemezdi. Atlas hata yapabilirdi, onu sevmeyebilir başkasını sevebilirdi. Ama Eugina bu hatayı yapamandı. Yüzünü buruşturdu. Atlas da kimseyi sevemezdi, sadece kendisini sevebilirdi. Neden etrafında ondan daha güzel daha sessiz daha Atlas'ın yanına yakışan bir kız olmak zorundaydı? Eugina elinde olsa o kızları yakacağını fark etti. Küllerini de belki havaya savunurdu. Atlas'ın gözlerinin başkasına bakmasını kaldırabilir miydi? Yüreği bu ihtimal ile teklerken biraz önceki öpüşmelerinin tadı kalmış dudakları büküldü. Sanki izini hissediyordu. Izler can yakarlar. Özellikle Eugina'nın tatlı canını en çok izler yakarlar. Bu nedenle iz bırakmamaya çalışır Eugine ancak var olmak dahi bir izken nasıl canı yanmasın? Gözleri yaşlarla bulanınca Ay'ın parlak ışığını seçti. Sahi neydi Ay onun için? Aşk? Sahi aştı muhtemelen Atlas'a duyduğu o aşk. Atlas'ın haberi var mıydı? Ilk gördüğü günden beri sadece Atlas'ı sevdiğinden? Peki onunkisi aşk mıydı? Atlas'ın teni dışındaki tenlerde bugüne kadar durmuşken aşkı saf mıydı? Atlas'a ilk aşık olduğu an bu histen korktuğu için yaptıkları varken aşkı aşk olabilir miydi? Aşk için yeterince olgun muydu yoksa daha çok mu toydu? Sahi neydi Ay onun için ? Sahi hayalleriydi muhtemelen Hepsi Atlas ile süslenmiş yıllanmış ve tozlanmış hayaller. Hepsi bazen bir hayalden dahi uzak görüntüler.

"Memleket mi

Yıldızlar mı

Gençliğim mi daha uzak?"

Nazım Hikmet'in dizelerini kazı dudakları ile defalarca tekrarladı tıpkı Abray'ın ona bu dizeleri ilk okuduğu anki gibi. Abray o her ağladığında saçlarını okşayan kadındı. Onu Türk edebiyatı ve o edebiyatın yüreğe işleyen sızıları ile örülü dizeleri ile tanıştıran Türk kızıydı. Eugina Nazım Hikmet'e hayrandı. Italyan olması bir Türk şaire tutulamayacağı anlamına gelmezdi. Türk edebiyatına aynı bir aşıktı. Belki de bu hayranlığının sebebi o güzelim edebiyatı o güzel Abray ile özdeşleştirmesi kaynaklıydı. Onun güvenli limanı ablası gibi gördüğü Abray ve onun elinden dilinden ve de tavırlarından düşürmediği o edebiyattı. Bazen Atlas için yazdığı şiirlerde Türk esintileri eserdir. Bazen Nazım Hikmet'ten etkilenir bazen de Atlas'a asla göndermediği mektuplara yazardı onun şiirlerini. Burnunun direğini sızlatan Atlas varlığını görmenden gelerek fikirlerine geri dönmeyi denedi.

Ay'dı düşünceleri. Ancak o fikirleri dahi şuan yok olup gitmiş hatta varsa dahi görünmez vaziyetteydi. Tıpkı kendisi gibi. Atlas yine gelmiş, aklını paramparça etmiş, onun varlığını varlığı ile örtmüş sonrasında ise fikirlerini dahi ele geçirip o ilahi varlığ ile fikirlerini dahi doldurup bertaraf etmişti. Atlas'tı işte. Her zamanki Atlas'tı. Onu görmezden gelen, nefret eden, gözleri yorgun bakan, dipte ve de kaybolmuş bir kahraman.

Theseus ve Ariadne gibi diye düşündü Eugina. Defalarca kez Theseus ve Ariadne metaforu ile defalarca kez kendilerini kaleme almıştı.

Girit'in en küçük prensesi Ariadne adında paramparça bir kızdı. Muhteşem görünen ailesi iğrenç gerçekleri saklıyor perdeliyordu. Tanrıça bir anne, Zeus'un en kudretli kral oğlu ve bir krallık. Ancak annesi Helios'un meşru kızı Pasiphe idi. Cadı soyunun ilk halkasıydı. Ve acımasızdı. Titan kanlı olduğu için insan ve insana dair her şeyden nefret ediyordu. Dahası öz kardeşi Helios'un meşru oğlu Perses ile birlikteydi. Ariadne'nin öz dayısı ile yani. Babasının vıcık vıcık yağlı bedeni altında yatmaktansa bir boğanın içine girmesini tercih

etmiş bu kadının ahlak anlayışı bazen Zeus, Afrodit yahut Poseidon 'un ahlak anlayışından da çarpık olabiliyordu.

Ariadne'nin babası farklı bir durum başı başına bir sorundu. Pasiphe'nin ne kadar kudretli bir deli olduğunu bilse dahi onu zorlamaya devam ediyordu. 14 çocuğu olmuş olmasına karşın hala daha yatağına metreslerini alıyor, sevgili karısının laneti her seferinde nüksediyor; tohumları yerine oluşmuş çiyanlar, kırkayaklar, kulağa kaçanlar, zehirli tüm böceklerin metreslerini öldürmesini oyun haline getiriyordu.

Mutlu ailesi... Sarayın kalın kadife perdeleri arkasında

daha korkunç iğrenç ve kanlı gerçekler sızıyordu. Annesi bir boğadan olma bir canavar doğurmuş, babası bu piçi kabul edip kendi babasının adını vermişti. Doğan canavar kardeşine saf bir sevgi besleyen tek kişi Ariadne idi. Babası bu bebeği bir silah gibi kullanırken annesi Olimpos'a zafer ilan ediyordu. O bebeğe adaklar adanmaya başladı. Ariadne'nin teyzesi ilk cadı tanrıça Kirke geldiğinde ve bebeğin kana susamasına çözüm bulduğunda her şey düzeldi sanmıştı. Ancak taze yapılması gereken iksir hasat zamanını boşa çıkarmıştı. Hasat zamanında 7 kız 7 erkek haraç getirilirdi.

Ariadne Theseus'u ilk gördüğünde genç bir kızdı. Toy, aşkı merak eden, aşktan korkan hatta küsmüş, saf bir kız. Theseus ise yönünü kaybetmiş, gözleri yorgun, kalbi kararmış, aklında sadece amaçları olan ve bu amaçlar uğruna her şeyini verebilecek bir Poseidon oğlu. Yakışıklıydı Theseus. Bir tanrı kadar yakışıklı... Simsiyah dalgalı saçları ve yeşil gözleri vardı. Güçlüydü ve de deli dolu. Kollarına Ariadne'yi aldığında ise Ariadne aşık olduğuna emin oldu.

Ancak Theseus bir haraçtı. Muhtemelen ölecekti. Labirentte kaybolacaktı. Ölecekti. Piç kardeşi aşık olduğu adamı öldürecekti. Ariadne, Minator'a yakın olan tek kişiydi ailede. Zekiydi de. Zekası teyzesi Kirke'ye çekmişti. Theseus labirente girmeden önce elinde bir iplik ile aşığının yanına ilişti. Elindeki ip parlıyordu. Kimse bilmiyordu ancak Ariadne'de cadı kanı vardı. Ipe efsun yapmış, Theseus'u korumak için Athena'ya ve diğer tanrılara dua etmişti. Bilmediği ise bir başka tanrının dikkatini çoktan çektiğiydi. Güzelliği ile, zekası ile, cengaverliği ile, varlığı ile, Theseus'un aksine.

Theseus ipi aldı ve labirente girdi. Ip işe yaradı. Minator'u çıplak elleri ile öldürdü. Labirentten Ariadne'nin efsunu sayesinde çıktı. Yanına Ariadne'yi de aldı ve evine yelken açtı.

Ariadne hayatının en mutlu anındaydı. Ta ki Theseus onu bırakmaya karar verene kadar. Nefret ediyordu artık Ariadne'den. Onu bir fahişeden, metresten öte görmüyordu. Onu başından savmak istedi. Bir adada mola verdiklerinde Ariadne'nin suratına ithamlarını sıralayıp sırtını döndü ve gitti.

Ariadne öylece kaldı. Paramparça, acılı, yok olmuş, kaybolmuş ve evinden uzak... Şayet babası öğrenseydi durumunu Theseus'u öldürmüştü ancak asla öğrenemedik. O kızını bir kahramanla evlendi zannetti. Oysa Ariadne adada bırakıldığı akşam avcılarca öldürülmüştü. Artemis'in bakire savaşçıları. Ve Dyonisos onun yanına ulaştığı zaman çok geç kaldığını gördü. Dyonysos ona amansızca aşık olmuştu. Onu Theseus'tan almak istemişti. Onu kraliçesi yapmak istemişti ancak sevdiği herkesi yitirdiği gibi Ariadne'yi de yitirmişti. Dyonusos daha doğmadan annesini yitirmişti şimdi de bir kez koklayanmadan sevgilisini. Ölü bedenine sarıldı. Kalan kokusunu içine çekti. Ağladı. Ağladı. Ağladı. Sonra doğruldu.

Bütün gücünü kullandı ve Ariadne'ye ilahi ışık üfledi. Gelen titan kanını tetikledi. Ariadne gözlerini açtığında gerçekten aşık oldu. Kı ıla çalan kalın bukleli ve beyaz tenli bir delikanlıya. Dahası bir tanrıya. Sonsuz bir bağımlılığa, şaraba, eğlenceye ve de aşka bağımlı oldu,kapamadı. Belki de kopmayı denemedi. Kırılmış kalbi onarıldı, parladı ve Ariadne'nin gözlerinden bir damla dahi yaş almadı. Tüm hayatı boyunca yeterince yaş görmüştü artık görmemeliydi.

Eugina bağımlı olmuştu. Eugina sevmişti. Eugina istemişti. Eugina temiz delirmişti. Malikanenin önüne oturmuş gökte yer değiştiren gümüş Ay'a bakarak Ariadne'nin hayatını maıldanıyor Atlas'ın ne kadar Theseus'a benzediğini düşünüyor, Theseus'a benzememesi adına dua ediyordu. Benzemiyordu. Atlas öyle bırakıp gitmezdi. Ancak biraz önce bırakıp gitmişti işte. Öylece umursamazca, olmamış gibi bırakıp gitmişti. Değersizdi Eugina. Herkesce değersizdi artık. Bunu iliklerine kadar da hissediyordun.

Dolu gözlerini göğe kaldırdı. Etraf sanki sisliydi. Etraf sanki kalınca bir hüzün tabakasının altındaydı. Ve Ay'a öyle bakıyordu. Burnunu birkaç defa çekti. Görüş açısına bir kafa girdi. Kahverengi düz saçları havaya dikilmiş, kahverengi gözleri içkiden kan çanağına dönmüş, yanakları dans etmekten kızarmış, dudakları öpüşmekten şişmiş bir adet Bastian gözüktü. Ona kocaman, çarpıkça sırıttı. Eugina dolu gözlerine karşın onun gülümsemesine kayıtsız kalamadı ve kollarını açtı. Kızı kollanına aldı Bastian. Onunla bir kaldırımda

oturuyordu şimdi. Eugina başını oğlanın omzuna yasladı. Her daim olduğu gibi ona sığındı.

Bastian onun sığınağıydı. Bastian onun kahramanıydı.Bastian onun dağıydı. Eğer rüzgar eserse Bastian onu kullarının arasına alırdı. Eğer Minatoru onun kalbinden vurmaya çalışırsa Bastian kılıcı ile araya girerdi. Eğer gök yere çökerse Bastian göğü taşırdı. Bastian onundu. Bastian gözleriydi, kulaklarıydı. Hatta bazen aklı bazense kalbi olduğunu hissediyordu.

Bastian onu kendisinden biraz uzaklaştırdı. Eugina bu hareketi ile boşluğa düştü ve irkildi

"Neler oldu? Neden ağlıyorsun ay parçası?"

Ay parçası Bastian'ın Eugina'ya taktığı bir lakaptı. Ay'a takılı kalmasından sonra ortaya çıkmıştı. Eugina sürekli Ay'dan ve evrelerinden bahsediyor yerinde çırpınıp duruyordu. Bastian

kızın bu halini yuvasını isteyen bir kuşa benzetmiş ve ona Ay parçası demeye başlamıştı. Bir diğer nedeni ise aşırı soluk ve beyaz ten rengi ile bir soluk, cansız ve beyaza çalan renkli saçlarıydı. Albino değildi ancak çok da kumral yahut sarışın değildi. Bu hali ile onun meleğe benzediğini demişti Bastian.

Bastian'ın son zamanlarda dine bağlanması ile bu tabir de yok olmuştu. Hatta birisinin meleğe benzeyeceğini düşünmüyordu bile sanki. Donuk bakışları bunu reddediyor, ilahi olanın ilahi kalmasını savunuyordu. Ancak Eugina o donuk bakışları altında yakaladığı suçlayıcı bakışları da yormaya korksa da sanki inancını bir yerde nedenini bilmediği bir şey için suçluyordu. Iç çekti derince ve tekrar

göğsüne yaslandı. Çocuğun boynundaki madalyon yüzüne batıyordu.

"Atlas'ı öptüm."

Basit iki kelime Bastian'da çığ etkisi yarattı. Bastian'ı çığ yuttu. Eugina bunu Bastian'dan gelen kıpırdanma seslerinden

anladı. Bastian fıçı gibi kokuyordu, gözleri kızarıktı. Yani kesinlikle sarhoştu. Ancak Eugina biliyordu ki bunu hatırlayacakt. Biraz uzaklaşıp onun gözlerine baktı.

"Atlas Mersier'i mi?"

Başını sallaması ile yüzü ciddileşti.

"Bunca yıl sonra mı?"

"Evet bunca yıl sonra."

"Yıllarınız kaybolmuştu Eugina sadece geçmiş değil gelecek yıllarınız da."

Omuzlarını silkti Eugina. Umursamıyor gibi gözükmek istiyordu ancak içtiği 1 kadeh kokteyl ile sarhoş olmuş olmazdı. O sarhoş değildi ancak şuan sarhoş , kafasını kaybetmiş ve aklında kaybolmuş hissediyord ki sesini düzeltti.Atlas'ta kaybolmuş.

"Tekrar yazabilirim, yenisini yazabilirim "

"Kimse bunu istemiyor ama olan yeterliydi."

"Suç bendeymiş gibi davranma.Olanları benden iyi sen biliyorsun yaşadıklarımda sen yanındaydın. "

"Evet Eugina çoktan kaybettiğin belki de asla senin olmayan birisini şımarık bir çocuk gibi geri isteyip tekrar tekrar kırman anlamına gelemez. Her şeyi kabul ettim. Her şeyini kabul ederim. Senin gülüşüne tüm dünyayı veririm yahut yakarım. Ama bunu asla. Bu ikiniz için de intihar. Ne bekliyorsun? Bunca sene karşında olan ama yollarının çoktan ayrıldığı bir çocukla bir yaz gecesi sevgili olup evlenip mutlu mu olacaksın? Aptal olma Eugina, bu bir peri masalı değil,

sen de bir prenses değilsin. Kaybolacaksınız. Ayrılmış olan yollarınız daha da uzaklaşacak ve siz hayatlarınızdaki duraklardan ibaret olacaksınız. Her daim birbirinize yabancıydınız. Her daim bir yabancı asla bir sevgili değil."

Eugina başını göğe kaldırıp göğü içti, Bastian'ın dediği her şeyi biliyordu ancak Bastian aşktan ne anlardı? Bastian asla aşık olmamıştı ki... Olmuş olsaydı hatta bu kadar büyük aşık

olsa kendisini anlamaz mıydı? Eğer şuan onu Bastian dahi

anlamıyorsa kim anlayacaktı?

"O zaten benim Bastian. Bundan haberi yok. O kadar benim ki benden ötede nefes dahi alamaz. Onun nefesi, kalpatışı ve ritmi benim."

Bastian kahkaha attı. Kahkaha ürpertici şekilde karanlık gecede havada asılı kaldı.

"Öyle mi? Söylesene Eugina, sen onu öpünce tepkisine oldu? Sana karşılık verdi mi yoksa seni görmezden gelip bir fahişeden dahi aşağı mı gördü? Yoktun yani. Varlığın bir hiçti onun nazarında. Hangisi? İkincisi değil mi? O nedenle ağlıyorsun. Her şeyini kaybetmiş gibi hissediyorsun, kaybolmuş gibi. Dünya seni içinde esir etti değil mi? Eritti. Senden nefret etmeye devam etsin istiyorsun. Bu nefretten beslenebilirsin ancak yokluk, var olmamak... Bununla savaşamazsın işte. Her şeye karşı bir insansın değil mi? Yıkılabilir, umutlarını kaybedebilir, gördüğün her ışığın sönüşünü izleyebilir ancak her şeye karşın ayakta kalabilirsin. Kurtarıcının uzaklaştığını görebilir, gerçekler için kör olabilir, bilgi için sağır kalabilir ve çırpınmaktan boğulmamak adına Yüzmekten yorgun düşebilirsin ancak her şeye karşın bir insansın değil mi? Kimse seni bunlar için suçlayamaz. Çünkü sen değiller ve senin ayakkabıların onlara fazla büyük ya küçük. Caligula'nın botlarını sadece o giyebilir ve bize de Caligula'yı dahi yargılamak düşmez. Onun botlarını giymiyoruz."

Eugina doldu. Doldukça dold. Bu oğlanın sözlerini kesen bir çığlıktı. Derinden gelen ve senelerin acısını taşıyan bir çığlık. Eugina susmuştu, susmuştu. Artık susamıyordu. Bıraktı kendini ve çığlıklar atarak dizleri üzerine düştü önce. Sonra asfalta kapandı. Gözyaşları önce yanaklarını sonra tüm yüzünü yıkadı. Ağzını dahi toparlayamadı. Sadece ciğerleri patlarcasına bağırdı.

O deniz değildi. Derin gibi gözükebilirdi. Belki denizler de böyleydi. Şimdi çöpleri taşıyamıyorlardı.

Tüm kaybettiklerine ağladı. Hayallerine, umutlarına, güzelliğine ,neşesine ,iyimserliğine, bekaretine, aşkına, saflığına ,adına, aile adına ,ait olmaya,başarılı olmaya, kıskançlıklarına,sadakatine, şerefine, duruşuna... Insanı ilahi ve de ahlaklı kılan her şeye yani. Ağıt yaktı. Yüreğinden kopan bir ağıt. Sözcükleri yüreğinde örülmüş ve ezilmiş bazen sökülmüş bazen tekrar dikilmiş bir ağıt yaktı. Atlas haklıydı. O bir şeytandı artık. O kadar fazla şey kaybetmişti ki şeytanın ilahiliği vardı. Kayıplardan inşa edilmiş sarayında yangınlar içindeki tahtında oturuyor ve başında altınmışçasına parlayan acıların şekil değiştiren yüzlerinden ve de taşları göz yaşlarının dönüştüğü incilerden olan bir taç takıyordu. Elbisesi bütün umutlarının kefeninden yapılmış bir cübbeydi. Yangınlar içindeki tahtı bir musallığa taşının önündeydi. Oda boş karanlık ve soğuktu. Alevler turuncu,sarı, kırmızı hatta bazen maviydi . Belki ancak her şeye karşın soğuktu alevler dahi soğuktu. Elleri don tutmuştu. Odanın tavanı bir kubbe ile vitraylı camdı. Camlarda sanki acıların bir zaferiymişçesine sergileniyordu.Musalla taşına ulaşan tek ışık kaynağı odadaki soğukluğun kaynağı taşın üzerindeki tabuta yansıyor üzerinde belirginleşiyordu. Gücüyle doğrulup tahtında uzun cübbe kuyruğunu bırakarak tabuta ilerledi. Sarı saçlarına tıpkı onlara yanaşırcasına gözyaşlarından kar taneleri serpilmişti. Kefenine ise kardelenler işlenmişti. En zarif ve narin çiçek her şeye tutup göğüs geren kışın adını taşıyordu. Don tutmuş elleriyle tabutu açtı. Tabutun içinde soluk benzi daha da solmuş yüzüğün rengini iyice kaybederek kül rengine dönmüş halde gözleri kapalı yatan kendisi vardı. Üzerinde yüzündeki renksizliğe karşın kırmızı bir elbise yer edinmişti. Etekleri tabuttan taşıyor ve kadife yere kadar seriliyordu. Huzurluydu. Kahretsin ki huzurluydu. Her şeyi olduğunu bilmesine karşın ölmekten memnundu. Tavandaki vitraylar onun soluk yüzünde desenler oluşturuyor, Eugina'nın dünyasının birçok farklı şekilde dönmesine neden oluyordu. Ilki aşağı ve yukarı ve döne döne ayağı inen cinstendi. Diğeri ise geçmiş, şimdi ve geleceğin hayaletleri ile süslü bir yolda yolculuk yapmaktı.

Titreyen don tutmuş ellerini yüzüne kapattı. Gözlerini açtığında ise asfaltta yüzü koyun yatıyordu. Ay ışığı onu yıkıyordu. Yerinden doğruldu. Bastian onun yanına ilişti. Kollarına aldı onu. Titremesini sarılması ile yatıştırdı. Saçlarını defalarca okşadı. Onunla bir sarılırken olanı biliyordu. Bu nedenle beklemişti ki artık ruhundaki o irin aksın ve gitsin. Yaralanabilir, kanayabilirdi. Sorun değildi. Yaralarını sarmak ve kanamayı durdurmak için oradaydı. Eugina'nın dudakları onun hemen yanağındayken konuştu.

"O öldü."

"Kim?"

"Eugina, ben katil miyim? Taht için öldürdüm. Ama artık taht odamda yatıyor beden ve de zaferiymiş gibi vitraylarla süsleniyor."

Bastian gülüp alnını öptü.

" O zaman Eugina bunu zaferin kabul et ve o tahta sahip çık. O vitrayla gururlan"

"Ama o Eugina."

"Fark etmez. O ölmesi gereken bir düşmandı."

"Canavarım."

"Ben de canavarın yanındaki kahya, şeytansan da şeytanın avukatıyım güzelim."

Uzun süre sonra Bastian'ın yaptığı ilk ilahi benzetmeydi ve Eugina buna tutundu. Savaşta yaralanması ve yaralayanın kendisi olduğu günden beri Bastian'a tutunmamış mıydı zaten? Eugina'ın gözlerinden bir kararlılık geçti. Asla yalnız bu yolda adım atmayacaktı belki ama adımlarının sesine ve duruşuna o karar verebilirdi. Artık o adımlar başında acının altın tacını taşıyan bir şeytana aitti. Düşmüş bir meleğe... Halesini kaybetmiş, kanatları lanetle siyaha dönmüş bir düşmüş meleğe... Uçsa laneti dünyaya yayılırdı. Yürürse ayak sesleri depreme neden olurdu.

Bölüm sonu

5 yorum