Bir buçuk ay sonra, William tekrar eğitim alanına geldiğinde, vücudu morluklar ve yaralarla kaplıydı. Fakat alışmış gibi, yüzünde biraz buruk bir gülümseme asılıydı. Şu anda yediği dayaklar onu fiziksel olarak etkilese de zihinsel olarak umurunda değildi.
İlk günden sonra büyükbabası, demir bedeni tamamlayana kadar tekrar öğretmeyeceğini söyledi. William da bugün buraya ‘gerçek eğitim’ denen şeyin ne olacağını öğrenmek için gelmişti. Üstelik ailesinin ateş yatkınlığı olanlar için kullandığı beceriyi de öğrenmek istiyordu.
Bu sefer yine o zamanki gibi, Pierce ile Theo da gelmişti. Hızlıca askerlerin gözünü boyamak için bir gösteri düzenlediler. Pierce merak uyandırmıyordu fakat herkes Theo’yu büyük beklentiyle izliyordu.
Theo, önce uzun cübbesini çıkardı. Sonra metal bir kılıç alarak bir saniye kadar odaklandı. Sonrasında olanlar ise ‘büyülü’ den başka bir kelime ile tanımlanamazdı. Willim da onu görünce babasının bir büyücü olması gerektiğini düşündü. Onun bilmediği şey, şimdi bile kendi vücudu değişmeye başlamıştı.
Demir beden’in meditasyonu sayesinde, doğadan emdiği Qi gücü, metal elementi ağırlıklıydı. Kendisi henüz bunu fark edecek ‘göz’ e sahip değildi.
Theo’nun kılıcı bir anda alev aldı. Kılıcın rengi kızarmaya başladı. Bu sıcaklık, kılıcın keskinliğini yada dayanıklılığını olmusuz yönde etkilemedi, aksine saldırıların güç kattı.
Theo açıkladığında herkes daha net anlayabildi.
“Bütün ateşler aynı değildir. Özellikle de savaşçılar için. Ondan fazla ateş çeşidi vardır, bizimki de bunlardan birisi. Bu ateş, kullanıcıya ‘dost’ tur. Bazı ateşler kullanıcısına bile düşmandır fakat daha güçlüdür. Bizimkine nispeten daha ‘uysal’ diyebiliriz.”
Kılıcındaki ateşi geri çekti ve devam etti.
“Bir tekniği çalıştığınızda, onun meditasyon yöntemini kullanırsınız. Genelde meditasyonlar, bir klasiktir. Sizi hiç bir zaman geriletmez, sadece ilerletir. Fakat teknikten tekniğe farklılık görülebilir. İnsanlar genelde, kendi yatkınlığına göre seçmelidir. Yoksa gelişim çok, çok az olacaktır. Henüz doğadaki elementleri görebilecek seviyede değilsiniz. O gün geldiğinde, ne demek istediğimi anlayacaksınız.”
Bir sandalye aldı ve üzerine oturduktan sonra konuşmaya devam etti.
“Aynı anda iki teknik pek fazla tavsiye edilmez.” Bunu söylerken William’a baktı.
“Bunun sebebi, bedeniniz kullandığınız yeni tekniğe alışmaya başlar ve o tekniğin elementine ne kadar çok alışırsa o kadar çok element emer. Yani iki tekniği uygulamak demek, alışan vücudu her seferinde farklı bir elemente tekrar alışmaya çalışması demek. Bu tamamen mantıksız olmasa da bizim gibi ‘yeteneksizler’ için yolun zorluğunu kat kat arttırır.”
Bu sözleri söyledikten sonra, onalrın anlayıp anlamadığını umursamadan, meditasyon tekniklerini verdi. William’a da verildi fakat Pierce’in gözleri ona parşömeni uzatırken, ‘Sakın ha!’ diyordu.
William da o kadar yetenekli olmadığını bilidği için sadece okudu, uygulamadı. Diğer herkes yavaştan yeni meditasyon tekniklerine başladılar. Aslında ufak farklılıklar dışında meditasyon tekniklerini birbirinden ayıran bir şey yoktu. Fakat bu ufak farklılıklar, onların emdiği elementi değiştiriyordu. Yani etkisi büyüktü.
Bir tekniği uygulamak için, meditasyon tekniğine pek ihtiyaç yoktu fakat emilecen elemental enerji rasgele ve az olacağı için, erken aşamalarda o tekniğe ait elementle meditasyon yapılması şiddetle tavsiye ediliyordu. Bu hem tekniği tamamlamak için zamanı kısaltırdı hem de teknik sayesinde içindeki Qi gücünün elementi ve kalitesi de etkilenirdi. Teknik uygulandığında, alışmış beden daha hızlı tepki verir, gücünü göstermede daha etkili olurdu.
Yaklaşık bir saat sonra William sıkılmayabaşlamıştı. Pierce ve Theo sabırla bekliyordu. Bir süre sonra Pierce, onalrı meditasyondan uyandırıp, mühimmat deposuna kadar takip etmelerini söyledi.
William şimdi heyecanlanmıştı. Bunun gerçek eğitim için olduğunu biliyordu.
Theo onlarla daha fazla uğraşmadı ve ayrıldı.
Depoya geldiklerinde ilk defa içeri girmelerine izin verilmişti. Kapıyı koruyan askerler onlara sert bir yüzle bakıyordu. ‘Bu ikisi demir savaşçı olabilir mi?’ diye düşündü herkes.
Depo’nun içi her türlü silah ve zırhla parlıyordu. Yüze yakın, hiç kullanılmamış ve tamamen temiz, kaç kez sertleştirildiği bilinmeyen deri ve çelik zırhlar vardı. Pierce onların heceanlı yüzüne bakıp, “İstediğiniz seçin, çelik olanlar ve ya deri olanlar olsun farketmez, hepsinin savunması aynıdır. Bu yüzden hoşunuza gideni alın.”
Sanki herkes fikir birliğine varmış gibi, ateş tekniğini kullananlar çelik, demir beden tekniğini kulananlar ise deri zırhları seçmişti. Hepsi tam bir zırh setiydi. Bir adet gövde zırhı, iki bileklik, ve iki bacak koruması ve bir kasktan oluşuyordu. Çelik zırh seçip giyenler, metalden bir sobaya benziyordu.
William da deri bir zırh seçti. İlk görüşte ona bayılmıştı. Zıthların hepsinin görüntüsü aynı değildi. Parça parça olarak satın alındıkları belliydi. Ne de olsa, aynı zırhı seri ürettirecek kadar zengin değillerdi.
William’ın gövde zırhı, sanki bir balığın pulları gibi, parça parçaydı. Fakat her bir parçanın mükemmel bir savunma gücüne sahip olduğunu hissedebiliyordu. Parçalar arasında boşluk yoktu. Üstelik hareket konusunda da gayet esnekti. Bilek koruması ise ortadan bağlanıyordu. İpi bile aynı deridendi. William önce bileklikleri giydi, sonra bacak korumalarını. Gövde korumasını giydiğinde, hareketliliği test etmek için esneme hareketleri yaptı. Tahmin ettiği gibi çok esnekti. Bu zırh ile esnekliğinden hiç bir şey kaybetmeyecekti.
En son kafasına takması gereken kask kalmıştı. Fakat karizmasını etkileyeceği için giymek istemedi. Sonra kafasının hala kas konusunda eksik olduğundan hayalinde kesilen yüzü canlandı. Görünüşünün çirkinleşmesinden korkarak hemen giydi. Kenarındaki ipi çekince, önceki hayatında kapşonlu montun başlığı gibi kafasına oturdu. Herhangi bir rahatsızlık hissetmiyordu. Depodaki çekil bir zırhla yansımasına bakınca memnun oldu. ‘İşte şimdi güçlü görünüyorsun!’ dedi.
Kitpalarda hep okuduğu karizmatik sovalyeler gibi olduğunu hissetti. Üstelik onlardan daha güçlü olduğunu da biliyordu.
Herkes zırh seçimini bitirdikten sonra sıra silah seçimine geldi. Bütün silahlar kaliteli gibi görünen bir ışıkla parlıyordu. Herkes yine aynı zırh seçiminde olduğu gibi kendilerine uyabilecek en iyisini seçti.
Williami nispeten ince bir kılıç seçmişti. Babasının kılıcı kadar gösterişli değildi elbet. Aslında biraz sade bile sayılırdı. Önceki hayatında her zaman bu tür kılıç kullanan insanlara ve dövüş sanatlarına özenmişti. Bu hayatında hayalini gerçekleştirme fırsatını yakaladığı için sımsıkı tutunacaktı.
Seçtiği kılıç bir buçuk metre uzunluğunda, bir el kalınlığında bir kılıçtı. Ucuna doğru biraz kavisliydi. Kesmek için mükemmel olduğunu düşündü.
William, kılıcı eline alıp, kılıfı ile kemerine bağlarken, Godo’nun yanında olduğunu farketti. Kendi kılıcından sonra mızraklar sergileniyordu. Ondan fazla mızrak vardı. Godo ilk baştaki, William’ın kılıcının yanındaki tamamen metal gibi görünen bir mızrağı seçti. ‘Ağır’ görünüyordu. Mızrağın boyutu neredeyse 190 cm olan Godo’nun boyuna yakındı.
Godo mızrağı sırtına yerleştirdikten sonra William’a baktı. Onun ortalama görünen bir kılıcı seçtiğini gördü.
Diğer kılıçlara bakarak, “Keşke birden fazla seçebilseydik. Hepsi çok güzel görünüyor.” Dedi.
William, Godo’nun açgözlü halini gördü.
“Kel eşek, hiç düşünme bile. Ben bile birden fazla alamıyorsam, senin bir şansın yok!” dedi.
“Heh, aslında hepsi senin.” Dedi ve güldü.
“Şimdilik değil.” William da bu konuda umutsuzdu. Bir baron’un oğlu ve gelecekte bir baron olarak bile babası ona tek bir kuruş vermiyordu. Ne zaman kasabada dolaşmaya çıksa, dükkan sahipleri ona iyi davranır ve ücretsiz teklif ederdi fakat hiç bir zaman ücretsiz bir şey alamayacağını biliyordu. Bu yüzden hoşuna giden bir şey olsa, önceki dünyasındaki kadar fakir hissederdi.
Alabileceği tek şey, büyük ihtimalle hala yolda olan kitaplardı.
Pierce, bütün bu seçim işi bitince onlara onu takip etmelerini söyledi. Dışarıda onları bekleyen atlar ve çantalar vardı. Bu atlar eğitimde kullandıkları ile aynıydı.
Pierce en baştaki ata bindi ve yavaşça sürmeye başladı. Herkes onun hareketlerini taklit etti ve çantaları sırtlarına alarak, atlar ile Pierce’I takip etmeye başladı.
Kızıl Gözlü atlar gerçekten de hızlıydı. Öğlen olana kadar, yürüme hızı ile iki günlük mesafede olan bir ileri karakola ulaşmışlardı. Yol boyunca Kara Orman’ın kenarından geçmişlerdi.
Bu ileri karakolun çevresinde kazıklardan bir siper vardı. İçerisinde Bir kaç kulube ile sadece bir karakoldu. İçeri girdiklerinde on civarı güçlü askerle karşılaştılar. Bunlar kesinlikle demir savaşçı seviyesinde ya da yakın askerlerdi.
Pierce ve onunla birlikte gelen asakerlerin, karakol korumaları ile bir işi yoktu. Pierce askerlerden birisine atları emanet etti ve diğerlerinin yerleşmesini bekledi.
En son asker atı bağlamayı bitirdiğinde, “Çantalarınızı alın, kara ormana gidiyoruz!” dedi.
Herkes tek sıra halinde Pierce’in arkasına dizildi. William boy sırasına göre en sondaydı. Neyseki önünde Godo vardı.
Kara orman’ın sınırındayken Pierce’in onlara seslendiğini duydular.
“Beni takip edin, gruptan ayrılmayın. Eğer gruptan ayrılırsanız, tek çıkış ölümdür!” dedi
Herkes sessizce başını salladı.
Bir kaç saat derinlere yürüdüklerinde ortamın yavaştan ısınmaya başladığını fark ettiler. Pierce onalrı ufak bir açıklıkta durdurdu. Çantalarını çıkarmalarını ve içindeki yemekleri yemelerini söyledi. Herkes gerçekten de acıkmıştı. Çantanın içinde bir kaç günlük yetecek kuru et ve su vardı. Herkes sessizce yemekle meşgulken Godo sordu.
“Efendim! Neden hiç yaratık görmedik? Burası kara orman değil mi?”
Pierce sabırla cevapladı.
“Merak etme, gideceğimiz yere kadar bütün yaratıkları temizledik sayılır. Aslında nispeten güvenli bir yol sayılır fakat ne olur ne olmaz, gruptan ayrılmamalısınız..” dedi ve o da yemeğine devam etti.
Herkes doyduktan sonra, Pierce yola devam etti.
Bu yolculuk tam üç gün sürdü. Bu kadar uzun sürmesinin sebebi mesafe değildi. Bazı yollar o kadar sık bitkilerle doluydu ki, arkasından ne çıkacağını bilmedikleri için yavaş yavaş, keserek yürümek zorundalardı. Yollar kesinlikle normal birisinin geçebileceği kadar iyi değildi. Eğitimsiz sıradan birisi ya kaybolur ya da yorgunluktan ölürdü. Hava sürekli ısınmaya devam ediyordu. İkinci günden sonra ısı o kadar yükselmişti ki bütün ekip, Pierce hariç, terden sürekli sırılsıklam oluyordu.
Yolda bir kaç tane güçlü yaratıkla da karşılaşmışlardı. Bir tanesi Diken sırtlı sırtlandı. William onu görünce neredeyse aklını kaybediyordu. Bu yaratık bir araba büyüklüğündeydi. Tüm sırtı kirpi gibi dikenle doluydu fakat bu dikenler tamamen metalik gri bir şekilde parlaktı. Pierce, yaratık diğerleri için çok güçlü olduğunu söyleyerek tek başına savaşmıştı. İkisi arasında savaş neredeyse yirmi dakika kadar sürmüştü.
İkisi de mükemmel bir savunmaya sahipti. En sonunda Pierce, delme tekniği sayesinde bir açıklığı fırsat bilip, mızrağı yaratığın ağzından sokarak öldürdü. Çok kanlı bir sahneydi. Çoğu asker kusmak istiyordu fakat kendilerini tuttular. Zayıf görünmek istemiyordu.
Pierce onun sert etinden büyük bir parça, dört pençesini ve iki büyük azı dişini keserek çıkardı. Bunların, bu hayvanın en değerli parçaları olduğunu söyledi. İyi bir fiyat karşılığında satılabilirlerdi.
Etini de metal tekniğini geliştiren insanlar için çok faydalı olduğunu söylerek yanına almıştı. Daha sonra bunu askerler arasında paylaştıracaktı.
Daha sonraki ilk molada William sırtlanın etini tattı. Tadı pek iyi değildi ve biraz sertti fakat onun tekniğinin gelişmesinde yardımcı olduğunu hissedebiliyordu. Buradaki tüm askerlerden daha önce eğitime başlamıştı. Şimdiden biraz başarılı olduğunu ve savunmasının onlardan daha iyi olduğunu hissediyordu. ‘Her gün bu etlerden yersem’ diye düşündü. ‘Gerçekten güzel olur!’
Grup yoluna devam ettikten sonra iki hayvanla daha karşılaştılar. Bu hayvanlardan birisi küçük bir ateş tilkisiydi fakat alev tükürebiliyordu. Neyse ki, Pierce’in savunmasını geçebilecek kadar güçlü değildi. Koalyca halletti. Bu yaratığın tüm bedenini yemek için yanlarına aldılar. Bunun da ateş elementi tekniği geliştirenler için bir ziyafet olduğunu söyledi.
Son hayvan ise son derece özeldi. William onu görünce aşık olmuştu. ‘Böyle güzel bir yaratık nasıl bu kadar vahşi olabilir?’ diye düşündü.
Bu bir Alev Yeleli At’tı. Mükemmel gbir görünüşü vardı. Yelesi, toynakları ve kuyruğu alev alev yanıyordu.
Pierce onunla yarım saat savaştı. İkisi de karşılıklı yaralar aldı. Fakat bir süre sonra at ilgisini kaybetmiş gibi yaparak kaçtı. Savaş sonuçlanmamıştı. Pierce’in demir gibi vücudu bazı yerlerde yanıklarla kaplanmıştı.
Sonunda cehennem sıcaklarını yaşamaya başladıkları gün, Pierce onlara geldiklerini söyledi.
Gökyüzünü örten büyük ağaçların, uzun boylu bitkilerin arasından bir açıklığa çıktılar. Şu anda bir dağın dibinde olduklarını fark ettiler. Bu dağ öyle büyüktü ki önceki hayatında sadece internetten gördüğü Everest ile karşılaştırılıabilirdi. Fakat bu dağ, ayrıca bir volkandı. Tepesindeki lavın, gökyüzüne yansıttığı kırmızı renk ve yine tepesinden yavaşça aşağı akan lav, onu son derece korkunç gösteriyordu. Dağın tepesinde kuşların uçtuğunu görebiliyordu. Küçük görünüyorlardı fakat bu akdar uzakta olduklarını düşününce kesinlikle en azından bir ev kadar büyük olabileceklerini anladı.
Dağın eteğine doğru, bir kilometre ötede, girişi büyük metal barikatlarla çevrilmiş kocaman bir mağaranın önüne geldiler. Ufak, kapı gibi görünen bir açıklıkta, üst bedeni çıplak bir asker onları karşıladı.
“Pierce! Arkadaşım, hoş geldin!” dedi gülümseyerek.
Büyük, kaba sakalı ve kel kafasıyla çok asabi adam gibi görünmesine rağmen çok nazik olduğu konuşmasından ve ses tonundan belliydi.
“Barondan, sizin geleceğiniz hakkında bir mesaj almadım.” Dedi sorgulayan bir ses tonuyla.
“Aslına bakarsan biz de henüz bir yıl uğramayı düşünmüyorduk. Fakat bu veletler işi öğrenmede hızlı.” Dedi arkasındaki askerleri işaret ederek. Sonra cebinden, metal plaka çıkardı. “Buyur, şimdi artık bizi içeri alır mısın? Çok yorulduk George.” Dedi.
George onun elinden plakayı aldı ve kısa bir göz gezdirdi. Sonra tekrar gülümsemeye başladı. Askerlere bakarak, “Yeni evinize hoş geldiniz.” Dedi.
İçeri girdiklerinde, buranın çok büyük bir kamp olduğunu farkettiler. Mağaranın ağzı gibi içi de çok genişti.
Neredeyse küçük bir kasaba gibiydi. William mağaranın sonunu karanlıktan dolayı göremedi. Fakat ateşlerin yanında, mağaranın derinliklerine doğru yine aynı metal barikatların olduğunu gördü. Bu demek oluyordu ki burası kesinlikle güvenli değildi.
Bir ateşin başına dinlenmek için oturduklarında, Pierce onların yanına gelip, burası hakkında açıklama yapmaya başladı.
“Bu dağ, bizim eğitim yerimizdir. Özellikle ateş tekniğinizi eğitmek konusunda mükemmel bir yerdir. Ayrıca burada ateş nitelikli yaratıkları avlayabilir, etini yiyerek daha da güçlenebilirsiniz. Şu anda burada yetmişten fazla asker var. Ve hepsi sizden daha tecrübeli, güçlü insanlar. Onlardan öğrenmeye çalışın. Yarından itibaren gruplara ayrılacaksınız ve avlanmaya başlayacaksınız. Bundan sonra sizin eğitmeniniz George, ben değil!” dedi.
Sonra William, Godo ve iki kişiyi daha işaret ederek, “Siz de bugün iyice dinlenin. Bizim yolculuğumuz daha bitmedi. Yarın şafakta yola çıkacağız.” Ardından George ile sohbet etmek için ayrıldı.
William’ın aklı sorularla doluydu. Baronluklarının güçlü olması gerektiğini biliyordu. Kale ve kasabasında gördüğü yüze yakın güçlü asker vardı fakat babasının bu kadar askeri daha saklamasının sebebini düşünmeye çalıştı. Büyük ihtimal, ‘Yakalamaya çalıştığı fırsatla alakalıdır.’ Dedi.
Ne olursa olsun, bu mutlu bir haberdi. Artık kendisini daha güvende hissediyordu.
Yine de aklındaki tüm sorular silinmedi. Yarın gidecekleri yer, metal elementi açısından zengin bir yer miydi? ‘Büyük ihtimal öyledir.’ Diye düşündü.
‘Acaba orada kaç asker var?’
Bu soruların cevabını belli ki alamayacaktı. Yarın öğrenmesi gerekecekti.
Önceki dünyasından hatırladığı bir şarkıyı mırıldanarak, onalra verilen çadıra girdi. İçeri girince, ‘Bu gece çok sıkışık olacak’ diye düşündü. Devasa adamların arasında bulduğu küçük boşlukta uykuya daldı.
…