William heyecanla ertesi günü bekledi. Eğitim erken bittiğinden, çalışma odasındaki son kitabı okumaya devam etti. Bu odayı ve içerisindeki kitapları çok sevmişti. Şimdi nedereyse bütün kitapları bitirmişti. Elindeki son kitaptı.
Bu odada neredeyse gereksiz hiç bir kitap yoktu. Dedesi ve babasının kişiliğini tamamlamasına yardımcı olan bütün bu kitaplar, ailesinin nasıl insanlar olduğu hakkında daha ayrıntılı fikir edinmesini sağlamıştı.
Kendisi de bunlardan etkilendi. Buradakilerin neredeyse tamamı ya dünya hakkında bilgi ya da yine içinde gerçeklik barındıran hikaye kitaplarıydı. Hiç bir kitabı okurken sıkılmamıştı.
Elinde tuttuğu kitapta buna bir örnekti. Babası ona bu kitabı en son okumasını söylemişti. Aslıdna bir hikaye kitabıydı. Çiftçi olarak başlayıp, yaşamında çeşitli karşılaşmalar ile güçlenen ve soylu basamasaklarını tırmanan birinin hikayesiydi.
Eski dünyasında olsa kesinlikle inanmazdı. Çünkü orda bir kez çiftçi isen hep çiftçi kalırdın. Bu dünyada ise işler farklıydı. İnsanlar güce saygı duyduklarından, statü de ona oranla yükseliyordu.
Kitabın adı ‘Benim Paslı Dirgenim’ di. Ana karakterin adı ‘Ender’ di. Bu dünyada ‘Ender’ isminin anlamı farklıydı. Azim ve dayanma gücüne karşılık geliyordu. Onun çoğu fırsatı reddetmemesi ve bir işi yapmak için ortaya koyduğu her şeyi, güç basamaklarını tırmanmada ne kadar yardımcı olduğundan bahsediyordu.
Babasının, bu kitabı neden sona bırakması gerektiğini çabucak kavramıştı. Büyük ihtimal Theo da bir fırsat bekliyordu. O fırsat geldiği an, her şeyini buna adayıp büyük bir kumar oynayacaktı belli ki.
Theo ona çok fazla ders öğretmemişti. Pek fazla babalık yaptığı söylenemezdi fakat soğuk birisi de değildi. Ne zaman bir şey sorsa, sabırla cevaplar, hatta daha fazla açıklardı.
Bu yüzden William ondan memnundu. Kitabı bitirdiğinde, Theo’nun duygularını anladığı için eğer o fırsatta Theo harekete geçerse, elinden geldiğince yardım edeceğine dair kendisine bir söz verdi.
Akşam, batan güneş ile uyumuş, gecenin karanlığında, henüz kuşlar muhabbete başlamadan uyanmıştı.
Şafağa kadar Kalenin bahçesindeki küçük havuzun yanında, bir söğüt ağacının yanında rüzgarı dinledi. Şafağın ilk ışığı ile birlikte kapalı gözlerini açtı ve eğitim alanına yürüdü. Bugün ilk defa şaşırdı. Yirmi asker ilk defa ondan önce gelmişti. Onlara bakarak sırıttı. ‘Bu adamlar, şeker için heyecanlı çocuklardan farkı yok.’ Diye düşündü.
Birbirlerini selamladılar. William, Godo’nun yanına oturdu. O oturduğunda, Godo ona sıkıntılı bir ifadeyle, “Neden bu akdar ağır vurmak zorundaydın?” kafasını işaret etti. “Hala şişlik inmedi.” Dedi.
“Heh, onu bana toprak atarken düşünecektin.” Dedi sırıtarak.
Godo kızmış olacak ki, “Lanet olsun! Sadece bir oyundu! Eğitmen yapmamı söyledi. Yoksa bir soyluya böyle bir şey yapar mıyım sence?” dedi.
“Heheh, şimdi mi beni soylu olarak görüyorsun?” dedi şaşırmış gibi sırıtarak.
“Şey…Um..Hayır ama bu bir emirdi!”
“Her neyse, sen toprak attın, ben de intikamımı aldım.” Sonra ekledi, “Ve merak etme, beni bir arkadaşın, yoldaşın olarak gör, bir soylu değil.”
Godo hala biraz kırgın, dudaklarını büzerek, “Nasıl istersen.” Dedi.
Herkes sessizce beklemeye koyuldu. Yirmi bir kişi, çıtını dahi çıkarmadan Baron’u bekliyordu. Hava aydınlandıktan yarım saat kadar sonra, Theo ve Pierce yan yana göründü. Pierce’in elinde çantaya benzer bir şey vardı, sırtında ise büyük bir sandık. İkisi sakince eğitim alanına yürüdü. Sanki hiç bir şey için aceleleri yokmuş gibi. Tüm askerler ve William, onları görünce hemen ayağa kalktı ve onların eğitim alanına yavaşça yürümesini izledi. Hepsinin heyecanı yüzlerinden okunabiliyordu, William dahil.
Theo eğitim alanına geldiğinde, uzun altın işlemeli kırmızı cübbesini çıkardı ve Pierce’e verdi. Karşısındaki bütün yüzlere eşit zamanda baktı ve konuşmaya başladı.
“Hepinizi, bu temel eğitimi tamamladığınız için tebrik ediyorum. Hepiniz buraya seçildiğiniz için yetenekli ve potansiyeli olan insanlarsınız. Şimdi size iki seçenek sunacağım, kabul edin ya da reddedin, arası yok!”
Askerlerin yüzlerini inceledikten sorna konuşmaya devam etti.
“Savaşçı olmayı istiyorsanız, bizimle bir sözleşme imzalamanız ve bir yemin etmeniz lazım. Pierce, sözleşmeyi ve yemini çıkar.”
Pierce elindeki çantadan ikişerli kağıtlar çıkardı ve askerlere dağıttı. William’a bir tane vermedi. O zaten Baron’un oğlu olduğundan bu tür bir prosedüre gerek yoktu. Tüm askerler ellerindeki sözleşmeyi okudu ve kaşlarını çattı. Godo’nun sağındaki asker elini kaldırdı.
Theo ona işaret etti ve konuşmaya başladı. “Efendim, biz yetenekli olduğumuz için seçildiğimizi sanmıştık. Hiç bunlara ihtiyacımız olacağını düşünmedik..” Theo onun sözünü kesti.
“Evet yeteneklisiniz, fakat siz, malesef nesillerdir savaşçı olanların ailesinden değilsiniz. Yani yeteneğiniz olsa bile, bu yolda yürümeye başlamak için bir kaç yıl daha harcamaya hevesli misini? Unutmayın, zorla bir şey yapmıyoruz. Eğitiminizde harcanan masraflar da önemli değil. Şu anda eğer istemiyorsanız,” kalenin çıkışını işaret etti. “Kapı orada.” Dedi.
Askerler kısa bir süre düşündü ve sunulan koşulların çok ağır olmadığın gördü. William’ın boyu diğerleri kadar uzun olmadığı için sözleşmede ne yazdığını göremiyordu fakat bunun bir sadakat sözleşmesi gibi bir şey olduğunu tahmin edebiliyordu.
“Şimdi, eğer kabul ediyorsanız, kanınızı sözleşmeye damlatın.” Theonun sözleri ile Pierce, ilk sıradaki askere ufak bir hançer verdi. Asker hançer ile elinin ortasını kesti ve sözleşmeye bir kaç damla kan bıraktı. Güçlü bedenleri sayesinde bu gibi ufak yaralar hiç bir şeydi. Bir kaç saate kendiliğinden iyileşirdi.
Sözleşmeyi reddedecek kadar yeteneğine güvenen biri çıkmamıştı.
Pierce bütün askerlere sırasıyla hançer uzattı. William’ın yanından geçtiğinde yüzüne bile bakmadı.
Son asker de kanını damlattığında, Theo tekrar konuşmaya başladı. “Şimdi, diğer kağıtta yazanları yüksek sesle okuyun!” dedi.
Askerler diğer kağıdı öne aldı. Hep bir ağızdan yüksek sesle okumaya başladılar.
“Bugünden itibaren, Theo Aureus adı altında, Aureus ailesine, beş yıl boyunca tamamen sadık kalacağıma, ahlaka aykırı bir şey yapmadığı sürece, emirlere uyacağıma, Aureus Ailesini ve Baronluğun topraklarını canım pahasına koruyacağıma, toprakta yaşayan bütün insanlara eşit muamele göstereceğime, gerektiğinde yardım edeceğime, gerektiğinde ise kan dökeceğime yemin ederim!”
William gerçekten duygulanmıştı. Sadece baronu ve baronluğu değil, bu yemin tüm ailesini içeriyordu. Kendini biraz daha güvende hissetti.
Ondan sonra gelişen sahne ise tuhaflaştı. Herkesin ellerinde yemin ve sözleşme kağıdı, hiç yoktan bir ateşle yanmaya başladı. Sözleşme kağıdındaki, Baronluğun mührüne benzer, ateşten bir görüntü oluştu. Bu bir Yeşim Kaplan’dı. Sonra şiddetli bir kükreme ile askerlerin göğsüne zıpladı. Herkesin göğsünde çapraz kılıç üzerine kaplan kafasından bir dövme şekillendi. Kan kırmızısı parlıyordu. Bir süre sonra parlaklık söndü ve sadece ufak bir dövme şeklinde kaldı.
Theo durudman gayet memnun başını salladı ve konuşmaya başladı.
“Tebrikler! Bundan sonra Aureus ailesinin bir parçasısınız. Bugünden itibaren siz bizi, biz de sizi koruyacağız.” Pierce’e elleriyle bir işaret verdi.
Pierce sırtındaki sandığı indiri açarken konuşmaya devam etti.
“Bu sözleşme büyücüler tarafından yapıldı. Beş yıl süreyle vücudunuzda kalacak, sebepsiz bir ihanette, anında kalbinizi patlatacaktır. Bunun ne anlama geldiğini anlamışsınızdır. Son olarak, size bir savaşçı nedir, nasıl olunur onu öğreteceğim.” Dedi.
Sandığın yanına geldi ve içindekileri işaret etti.
İçerisinde, yirmi iki tane deri parşömen ve yirmi bir tane küçük iksir şişesi vardı. İksir şişesinin içi, kırmızı bir sıvıyla doluydu.
“Bunlar, çeşitli canavarların kan özleri alınarak, büyücüler tarafından yapılan iksirlerdir. Bu iksirler olmasa, bir savaşçı olmak için kaç yıl çalışmanız gerektiğini kim bilir? Sonuçta bu dünyada herkes eşit değil.” Sonra, onun gözlerini merakla seyreden William’a baktı.
“Evet, sen bile o kadar yetenekli değilsin.” Dedi ve devam etti.
“Bugün birer tane alacaksınız. Bu sizin ‘Açılış Meridyeni’ nizi açmanızı sağlar. Şimdiden söylüyorum. Büyük acıya hazırlıklı olun!” dedi
Pierce, William dahil herkese birer tane dağıttı. Theo herkese içmelerini işaret etti.
William, küçük şişenin küçük mantar kapağını açıp, babasına güvenerek tek seferde içtiğinde, bu lanet kas beyinlilere bir daha güvenmemesi gerektiğini anladı. Kırmızı sıvının kan gibi bir kokusu ve tadı vardı. Fakat lav kadar sıcaktı. Midesine giden yolu sanki oyarak geçmişti. Midesine ulaştığında ise acı ve aşırı sıcaklık hissi tüm vücuduna, birden yayıldı. Odak noktası ise göbek deliğinin hemen altındaydı. Orası sanki bir cehennem çukuru gibi yanıyordu. Acıdan dolayı başını çevirip diğerlerine bile bakamadı. Teni kızarmaya başlamıştı. Yerde kıvrılmış, karnını tutuyordu. Acı onun ağzını bile kapatıyordu. Ufak bir inleme dışında hiç ses çıkaramadı.
Diğer askerlerin de ondan pek bir farkı yoktu. Hepsi aynı şekilde kızarmış, yerde kıvranıyordu.
Yarım saat kadar çekilen cehennem azabından sonra, William dahil herkes acılarının yavaşça geçtiğini farketti. Artık daha zinde ve güçlü hissetmelerine rağmen, biraz yorgunluk belirtileri gösteriyorlardı.
Theo onalra bir gülümseyle baktı. “Bunu size söylemek bir şey değiştirmez, durumu daha da kötüleştirirdi.” Dedi. Kalabalık onun sözlerinin sebebini anladı. Kim isterdi ki böyle bir acı?
Pierce bu aşamadan sonra onlara deri parşömenleri dağıttı. Deri paşömenin içinde bir çizim vardı. Anatomi çizimlerine benziyordu. Fakat içindeki damar yapısı biraz farklıydı. Theo bunlara meridyen dedi ve elindeki parşömende işaret etmeye başladı.
“Göbek deliğinizin üzerinde bulunan, yani şimdi açtığınıza ‘Açılış Merdiyeni’ denir. Bu sizin, ruhsal gücünüzün havuzunu görmenizi sağlar. Bu havuzda, dünyadan aldığınız ruhsal gücü biriktirirsiniz. Bu biriken ruhsal gücünüz ile de diğer meridyenleri açabilir, gerçek bir savaşçı olabilirsiniz!” dedi
“Şimdi, gözlerinizi kapatın ve sakinleşin, etrafınızdaki ‘Ruhsal Gücü’ hissedin. Ufak bir iplik gibi. Onu vücudunuza yönlendirin.”
Herkes onun söylediklerini yapmak için oturdu. Kimseden çıt çıkmıyordu. Bir süre sonra ilk bulan Godo oldu. Theo ve Pierce bunu farketti.
İkinci keşfeden ise William oldu. Vücudunu sakinleştirip, eski dünyasındaki insanlar gibi meditasyon ypamaya başladıktan kısa bir süre sonra, sanki bir rüzgar gibi yanından geçen ruh gücünün ipliğini hissetti. Onu tıpkı okuduğu romanlardaki insanlar gibi yavaşça vücuduna yönlendirmeye çalıştı. Hemen o iplik yavaşça bedenine süzüldü ve karnına girdi.
William sanki vücudunda bir göz daha açılmış gibi hissetti. Artık karnındaki havuz denilen şeyin ne olduğunu ‘görebiliyordu’ Önceki dünyasında insan bedeninde bu tür meridyen tarzı şeyler yoktu. Uzak doğu efsanelerinde sürekli bahsi geçerdi fakat sadece ‘mit’ olarak karşılandı. Bu dünyada ise bunun gerçekten var olan bir şey olduğunu sonunda anladı.
Tek bir çıkışı olan, balona benzer bir yapıydı havuz. Az önceki iplik o havuza balonun kenarından girmiş, içeride sise dönüşmüştü. Bundan sonra vücudunun hem daha güçlü, hem de daha dayanıklı olduğunu hissetti.
Sevinçle gözlerini açtı ve ona gülümseyen Theo’ya baktı. Onun gayet mutlu ve memnun olduğunu gördü.
Yaklaşık bir saat sonra, son kişi de hissetmeyi başarmıştı. Theo tekrar konuşmaya başladı.
“Vücudunuzda dokuz meridyen bulunur. Bir savaşçı olmak istiyorsanız, önce bunları açmalısınız. Dokuz meridyeni açtıktan sonra, artık kendinize ‘güçlü’ diyebileceksiniz.” Dedi. Sonra tekrar parşömendeki bilgileri açıklamaya başladı. Dokuz adet meridyenin hepsi açıkça yazıyordu. Bunlar sırasıyla, ‘Açılış’ ‘Başlangıç’, ‘İyileştirme’ , ‘Acı’ , ‘Yaşam’ , ‘Güç’ , ‘Hız’ , ‘Zeka’ ve ‘Ölüm Meridyeni’ idi. Onları nasıl açacaklarını da anlattı.
Sölediklerine göre, yeterince ruh gücü biriktirdiğinizde havuzdaki ruh gücünü yönlendirerek diğer meridyenlere saldırmanız ve kırmanız gerekiyordu. Bunun bir kısa yolu vardı elbet fakat hem çok pahalı olması hem de normalde yapılabilecek kadar kolay olduğundan gerek görülmedi. Genelde zengin büyücü ve savaşçı aileleri, çocukları için böyle hızlı bir yol tercih ederdi.
İlk üç meridyenin nispeten açması kolay olduklarını söyledi. Bu üç meridyen açıldıktan sonra, gerçek dövüş sanatları yavaştan kullanılmaya başlanabilirdi.
Sonra onlardan biraz bahsetti. “Bu dövüş sanatlarını simdilik öğrenmenize gerek yok. Fakat yine de açıklayayım. Üçüncü meridyenini açan herkes, yeteneğine göre ‘Ateş kılıcı’ ve ‘Demir Beden’ öğrenebilecek. Ateş kılıcı, sadece kılıcınızı ateşe çevirmez, sizi müthiç bir hücum gücü ve ateşe karşı dayanıklılık verir. Demir beden ise sadece adı gibi savunmaya yaramaz, size kılıcınız için keskinlik, mızrağınız için delme kuvveti verir.” Dedi ve bitirdi.
“Şimdi! Sorusu olan var mı?” askerlerin ve William’ın gözüne baktı.
Kimse sesini çıkarmadı. Theo tam kafasını çeviriken William elini kaldırdı.
“Sor.” Dedi Theo.
William biraz endişeli bir şekilde sorusunu yöneltti.
“Peki baba, dokuz meridyenden sonra ne var?”
“Hah! Güzel soru. Daha güçlü olmanız için daha fazla merak etmelisiniz. Fakat aslında bilmenize gerek yok, çünkü henüz dokuz meridyeni açabileceğiniz bile belli değil.” Gülerek cevap verdi.
Daha sonra bir şey düşünmüş olacak ki konuşmaya devam etti. “Her neyse, bunu size anlatmakta pek de bir zarar yok. İyi dinleyin. Dokuz meridyenden sonra, gerçek güç size kapılarını açacak. İlk seviye ‘Demir’dir, ardından ‘Bronz’ seviye savaşçı gelir. Bundan sonrasını ben de bilmiyorum. Fakat söylentilere göre, Krallığın bir önceki kralı, ‘Gümüş’ seviyeye ulaşmış birisi. Bu isimlerin boşuna olduğunu sanmıyorum. Tahminime göre, ‘Altın’ seviye de var fakat şimdiye kadar böyle birini ne gördüm ne de duydum.” Dedi.
William şimdi anlamıştı işte. Etha’da kitabında bunlardan bahsetmişti. Sonra korkmadan edemedi. Söylediğine göre Yeşim Kaplanların bölgesinde Altın seviye bir yaratık vardı. Onun saldırma ihtimalini düşündü ve hemen başını salladı. Bunu zihninden hemen çıkardı. Sonra babasının onu savunup savunamayacağını düşündü ve sordu.
“Peki baba, sizin seviyeleriniz nedir?”
“Ben Demir savaşçı seviyesinin henüz ortasındayım. Pierce başındadır. Bizim yaşımızdan ve gücümüzden, bu yolun ne kadar zor olduğunu anlamışsınızdır umarım.” Dedi.
Herkes kafasını salladı ve bu durumu kabul etti.
William’ın aklına tekrar korkunç kaplan geldi. Büyük bir saldırıda kesinlikle tamamen yok olurlardı.
Bu düşünceleri şimdilik bir kenara atmaya karar verdi.
Theo ve Pierce başka soruları kalmadığında arkalarında son bir söz bırakarak ayrıldılar.
“Üç ay içinde üçüncü meridyeni ne yapın edin açın. Sonra ‘gerçek’ eğitiminiz başlayacak.”
Bölüm 8: Büyücü
Motivasyon konusunda eksiği olmayan William, kendini meditasyona kaptırdı. Artık, vücut eğitimi yerine meditasyon ile devam etmesi gerekeceğini biliyordu. Bundan sonra çekeceği çile büyük ihitamalle bedensel değil zihinseldi.
İlk meridyeni açtıktan iki hafta sonra ikinci meridyeni, ondan da bir ay sonra üçüncü olan iyileştirme meridyenini açabilmişti. Bu meridyen, tıpkı ismi gibi onun iyileşme hızını çılgınca bir seviyede artırmıştı. Ufak bir hançer ile elini kestiğinde, normalde bir kaç saate iyileşmesi gereken yaranın, yarım saat civarı bir sürede iyileştiğini gördü. ‘Bu dünya gerçekten büyülü’ diye düşündü.
Bir buçuk ayda üç meridyeni de açtığı için, kalan zamanını diğer meriyene saldırmak için ruhsal güç biriktirmekle geçirmek istedi fakat gerçekler onu hayal kırıklığına uğratmıştı. İşlerin zorlaşmaya başladığını hissetti. İlk üç meridyen için biriktiği ruhsal gücün toplamı bile bu meridyeni açmak için gereken ruhsal gücün yarısına yaklaşamıyordu. Bu da demek oluyordu ki uzun bir süre ruhsal güç biriktirmesi gerekecekti. Babasına daha fazla ruhsal gücü nasıl emebileceğini sormak için akşam yemeğini beklemeye karar verdi.
Akşam yemeği, son bir kaç yıldır alıştıkları gibi sessiz bir şekilde sadece yemek yemekle geçiyordu. Bir kaç yıldan beri ilk defa William bu sessizliği bozdu.
“Baba, aklıma takılan bir şey var.”
Theo ağzındaki eti yuttuktan sonra şarabından bir yudum aldı. Sonra William’a dönüp, “Nedir?” diye sordu.
“İyileştirme meridyenini açtım fakat acı meridyeni için ruhsal güç toplama hızım çok yavaş.”
Theo ve Sophia onun bu sorusu karşısında şaşırmıştı. Onun iki ya da iki buçuk ay içinde üç meridyeni de açabileceğini biliyorlardı fakat bir buçuk ay onlar için de hızlıydı.
Theo hafifçe gülümsedikten sonra açıklamaya karar verdi.
“Aslında ruhsal gücü biriktirmenin daha hızlı bir sürü yolu var. Örneğin, size verdiğim iksirler bu işe yarar ama biraz farklıdır. Size verdiklerim sadece ruhsal güç içermez, bedeniniz için gerekli olan gücü içinde barındıran enerjiyi de verir. Unutma, bir savaşçı için, beden en önemlisidir, özellikle de meridyen açma aşamasındakiler için.”
“Anlıyorum baba. Fakat o iksirlerin çok pahalı olduğunu duydum. Gerçekten de öyle mi?”
Theo kısa bir iç çekti. “Gerçekten de öyle. Asker yetiştirmek zor bir iştir. Özellikle de bizim gibi Tehlikeli bölgede bulunan soylular için. O iksir pahalı fakat içinde güçlü yaratıkların kanı olduğu için. Eğer sadece ruhsalş güç içeren bir iksir satın almak istersen daha ucuzdur.”
William başını salladı, aklındaki diğer soruları sormaya devam etti.
“Peki, daha ucuz bir yolu yok mu? İksir şart mı?”
Theo sabırla cevapladı. “Aslında hayır. Daha ucuz ve daha pahalı yollar var. Bunların bazıları seni bir kaç günde demir seviye savaşçı yapmaya yeter fakat en sağlıklı yol değildir. Bu sefanın cefasını, daha fazla yükselemeyerek ödersin. Yani temeli zayıf olan bir bina, bir kaç kattan sonrasını kaldıramaz, böyle düşün.”
Şarabından bir yudum aldı ve devam etti.
“Daha ucuz yollara gelecek olursak, Kara Orman’ın içerisinde, ruhsal gücün yoğun olduğu yerler bulunabilir. Bazı büyük şehirler bile bu tür ‘özel’ yerlere kurulmuştur. Argosta en iyi örnek, Yeşim Rüzgar krallığının başkenti, Yeşim rüzgar şehridir. Bir ruh damarının üzerine kurulmuştur.” Dedi.
Sonra bir uyarı verecekmiş gibi duruşunu düzeltti. “Fakat hiç bir zaman unutma, kara ormandaki bu tür bölgelerin neredeyse hepsi güçlü yaratıkların yuvalarıdır. Eğer orada eğitim yapmak istiyorsan, o yaratığı öldürmeli ve damarı ele geçirmelisin. O kadar kitap okuyorsun, ne demek istediğimi anlamışsındır.”
William düşünceli bir şekilde başını salladı.
“Bu arada kitapların hepsini okudum, yeni kitaplar alabilir misin?” dedi.
Theo tekrar gülümsemeye başladı. “Merak etme, Hurim çoktan senin için bir kaç kitaplığa yetecek kadar aldı. Şu an yoldadır. Bir kaç güne gelir.” Dedi.
William’ın kitap okuması onu da mutlu ediyordu. Bu sefer aldığı kitapların çoğu ya kültürel içerikler ya da gerçek savaş deneyimlerinden bahseden kitaplardı. William’ın bunları seveceğine emindi.
“Peki, elimizde başka o iksirlerden kaldı mı?” diye sordu William.
Theo kaşlarını çattı. “Var ama sana yok.” Dedi.
“Will, sağlam bir temel atmak istiyor ve binanı en yükseğe kadar inşa etmek istiyorsan, özellikle acı meridyeni konusunda tamamen kendine güvenmelisin. İksirlerin içerisinde bir miktar ‘kirlilik’ dediğimiz şeyler bulunur. Bunlar zamanla birikir ve artık havuzu tıkar hale gelir. Ayrıca iksirlerle ilerlemiş kişilerle karşılaştırdığında, normal yollardan ilerlemiş kişiler bariz daha güçlüdür. Bunu aklına derinlemesine kazı!” dedi.
Son cümlesi ağzından biraz şiddetli çıkmıştı. William tedirgin hissetti.
Hafif kırgın bir suratla, “Tamam baba.” Dedi.
Theo onu biraz üzmüş olacağını düşündü ve rahatlatmak istedi.
“Merak etme, acı meridyeninden sonra o iksirlerden bir tane daha almana izin verebilirim. Çünkü yaşam meridyeni içinde ruhsal güç bulunduğu sürece her çeyi kabul eder.”
William çok sevindi, bu gözlerinde görülebilirdi. Gökyüzündeki yıldızlar gibi parlıyordu.
Son olarak Theo bir şey daha ekledi ve yemeğine devam etti.
“Ayrıca merak etme. İyileştirme meridyenine ulaştığın için, yeni meditasyon tekniğini alabilirsin. Yarın sana büyük baban özel olarak öğretecek.” Dedi.
William’ın büyük babası ile arası çok iyiydi. Ona her zaman sevildiğini ve önemsendiğini hissettiriyordu. Her ne kadar verdiği şekerleri her zaman reddetse de ete hayır diyemezdi. Büyük babasının da güçlü biri olduğunu biliyordu. Onun et sevdiğini anladığında, biricik torununa hediye etmek için, kara ormana yaratık avlamaya bir çok kez gitmişti.
Her zaman en lezzetli et, büyük babasının getirdiği olurdu. Çünkü açık ara daha güçlü hayvanları avlıyordu. Babasının onun yemeğinin yanında verdiği kaplanın kanı bile özel alının bir şeydi. Çok pahalıydı. Ailesinde gümüş seviye bir kaplanı öldürebilecek güçte kimse yoktu. Şimdiye kadar yediği en iyi et, büyük babasının yirmi kişiyle avladığı Bronz seviye domuz benzeri bir yaratıktı. Fakat emindi ki babasından daha güçlüydu.
Bu yüzden yarınki eğitim için beklentiyle doldu. Sonra yine aklına takılan soruları sormak istedi. Hala merak ettiği bir sürü şey vardı ve şu an en iyi fırsattı.
Annesine döndü, “Anne, büyücüler peki nasıl eğitim alıyor? Onların gücü nedir? Senin gücün nedir?” diye sordu.
Sophia, Theo’dan daha fazla sevindi. Nedendir bilinmez, pek konuşmuyorlardı. Normalde onun kucağından inmemesi lazımdı fakat William’ın her zaman biraz soğuk olduğunu hissetti. Aslında nedenini biraz anlayabiliyordu. Sürekli odasında büyü parşömenleri ve iksirler hazırlamaya çalıştığı için birbirlerine sık rastlayamıyorlardı. Sophia da baronluğa katkı sağlamak istiyordu. Bu yüzden elinden geldiğince çabalıyordu.
Gülümseyerek konuşmaya başladı, “En başta şunu söylemek isterim, bir büyücü kolay yetişmez. Belki insanların yüzde altmışı savaşçı olabilir fakat bu ordan büyücüler için sadece yüzde beş kadar azdır. Gerekli bilgi ve kaynaklar da savaşçılara oranla kat kat fazladır.”
Sophia’nın heyecanı anlatışından belli oluyordu. Hiç soluklanmadan hızlı hızlı konuşuyordu. Her anne gibi.
“Bir büyücü olup olamayacağın, ancak on altı yaşında belli olabilir. Bunun sebebi aslında basit. Zihnin belirli bir olgunluğa ulaşması ve ruh gücünün tamamen oturması gerekir. Sayılarla örnek verecek olursak, sıradan bir insanın ruh gücü 0,5 gibi bir sayıya denk gelir. Bir büyücü olmak için gereken minimum ruh gücü ise 1 dir.”
“Peki senin ruh gücün kaç?” diye sordu, Sophia soluklanırken.
“Benim ruh gücüm malesef ki dokuz. Fakat hiç bir büyücüyü küçümseme.” Oturuşunu düzellti, “Büyücüler, gerçek bir büyücü sayılmak için ruh gücü on sayısına ulaşmalıdır. O zaman 1. Seviye bir büyücü olabilirsin. Bundan önce de savaşçılardan farklı olarak üç aşama bulunur, sırasıyla ‘Yeni’ , ‘Tecrübeli’ ve ‘Gelişmiş’ çıraktır. Bir büyücü olmak emin ol bir savaşçıdan daha zordur. Bunu bana bakarak anlayabilirsin. Kaç yıldır bu seviyedeyim tanrı bilir, bir türlü ruh gücümü bir puan daha artıramıyorum. Bizim özümsediğimiz ruh gücü, sizinkinden farklıdır.” Dedi.
“Nasıl farklı? Aynı isme sahipler?” diye sordu William merakla.
“Aynı isim mi? Ona böyle mi öğretiyorsun?” dedi Sophia, Theo’ya bakarak. Çiğnediği et Theo’nun boğazına durmuştu. Sessiz kalmayı seçti.
“Her neyse, iyi dinle. Başka yerde böyle konuşursan seninle alay edeceklerine eminim. Bizim özümsediğimiz ruhsal güçle, sizinki farklıdır. Sizinkine, bizimkine, genelde ‘mana’, sizinkine genelde ruhsal öz yada ‘Qi’ denir. Genelde basit fikirli insanlar sadece ‘ruhsal güç’ diye bahseder. Biz de aynı sizin gibi manayı biriktirip güçleniriz Arada tek fark vardır, o da zihnimizdeki mana havuzuna emeriz. Vücudumuza değil!” dedi. Arada Theo’ya laf çarptırmayı unutmadı.
“Büyücü ol ya da olma önemli değil, fakat unutma, elinden geldiğince tek bir yolda yürümelisin. Yoksa ömür boyu kendine ‘Güçlü’ diyemezsin. Çünkü tek bir yol bile bu kadar zorken, iki yolu birden nasıl yürüyebilirsin.” Sophia ekledi.
William, sonunda daha iyi anlamıştı. Savaşçı ve büyücü arasındaki ayrım gün gibi ortadaydı. Ne olursa olsun on altı yaşına kadar beklemesi gerekiyordu. Aslında iki yolu birden yürümek istiyordu fakat Sophia’nun bu sözleri onun tereddüt etmesini sağladı. Şu anki hali ile yeteri kadar yetenekli birisi olmadığını biliyordu. Zihnindeki sistemin sayacına baktı. Hala önünde uzun bir zaman dilimi vardı. Sistem tamamen düzelmeden önce büyücü testine girecekti. Eğer o konuda yetenekli olduğunu öğrenirse, savaşçı olmayı bırakabileceğini düşündü ama o güne kadar eğitime devam edecekti. Fazla güç hiç bir zaman gereksiz olduğu anlamına gelmiyordu. Güç, güçtü. Nasıl olursa olsun.
“Peki, büyücülerin seviyeleri nasıl? Aynı savaşçılar gibi mi?”
Sophia, tekrar sabırla cevapladı. “Aslında hepsi benzer fakat isim olarak farklıdır. Büyücüler, bu konuda daha basit düşünmüşler, 1. Seviye, 2. Seviye diye sıralamışlar. Benim öğretmenim, 1. Seviye bir büyücüydü. Büyük anneninki de öyle. Bu arada büyük annen de gelişmiş bir çıraktır.”
“Tahmin etmiştim.” Dedi William. “Peki bu böyle devam mı ediyor? Kaç seviye var?”
“Bu soruyu ancak kendin güçlendiğinde sorabilirsin. Çünkü ben bile en fazla 2. Seviye büyücü gördü. O da sadece bir kere. Ve büyük ihtimalle krallığımızda başka bir ikinci seviye büyücü yok!” dedi.
“Neden?” diye sordu William, kafası karışmıştı.
“Çünkü kaynaklar yetersiz de ondan. Bir büyücünün daha fazla kaynak gerektirdiğini söylemiştim. Bu kaynaklar gerek ruhsal güç, gerekse özel bitkilerdir. Örneğin Krallığımızda şimdiye kadar büyümüş bir tane bile üçüncü seviye bir büyücü geliştirebilecek kaynak yok!” dedi.
William artık bunun nedenini de anladı. Tıpkı tahmin ettiği gibi şu an yaşadığı yer de, okuduğu romanlardaki başlangıç bölgeleri gibiydi. Zayıftan güçlüye ilerlemesi gerekiyordu. Bu klişeyi kalbinde kabul etti. Fakat hala endişeleniyordu. Çünkü o süper yetenekli ve hileli dahilerden değildi. Şimdilik nispeten birazcık yetenekli bir insandı o kadar.
Yarın için artık daha ümitliydi. Hiç bir şeyi aceleye getirmemeye ve yavaşça, sağlam adımlarla yürümeye karar verdi.
Tam kalkıp gidecekken Sophia onu durdurdu. “Will, sana söylemek istediğimiz bir şey var.”
“Nedir anne?”
“Bir kardeşin olacak.” Dedi gülümseyerek.
William bu habere coşmuştu. Önceki hayatında bile her zaman bir kardeş için yalvarmıştı. Fakat ailesi ona bu kardeşi veremediği için Mehmet’e kardeşim demişti.
“Süper bir haber!” dedi bağırarak.
Sophia ve Theo’da onun bu heyecanına ortak oldu. Üçü mutlu bir aile tablosu gibiydi.
Bu mutlu haberle günü tamamladılar.
William ise, büyük hayalleri ile hemen uykuya daldı.
…
Şafakta William henüz uyanmamıştı. Son bir buçuk aydır biraz gevşemişti fakat eğitim için geçerli değildi. Neredeyse uyumadığı tüm zamanı meditasyonla geçiriyordu.
Dedesi Thedo ise onu eğitim alanında şafaktan beri bekliyordu. Gençlik yıllarından beri şafağı kendine güne başlamak için seçmişti.Kendisinin bir savaş alanına doğduğu söylenebilirdi. Zaten bu sayede meditasyon teknikleri elde edebilmiş, başarı basamaklarını tırmanmıştı. Yarım saat kadar sonra fazla dayanamadı ve William’I bulmaya gitti. Onun odasına girdiğinde, salyaları ile birlikte mutlu mesut uyurken yakaladı. Kaşlarını çattı ve bir hışımla üzerindeki battaniyeyi çekip onu sadece iç çamaşırları ile belinden tutup kaldırdı. Hiç bir şey söylemeden eğitim alanına doğru yürüdü.
William, böyle uyanacağını beklemiyordu. Son derece şaşırmıştı. Uyku sersemi ile onu yataktan kimin kaldırdığını ve taşıdığını bile bilmiyordu. Kendince bir şeyler mırıldanıp bağırıyordu.
Kendine gelip çevresine ve onu tutan kişiye baktığında yaptığı bütün hatayı anladı. Nasıl unutabilirdi dedesinin kurallarını? Aklı bir türlü almıyordu.
Dedesi onu eğitim alanının ortasına bıraktığında hemen ayağa kalkıp, “Özür dilerim dede! Tamamen unutmuşum!” dedi
“Kapa çeneni! Bundan sonra benden öğreneceksen, benim lanet kurallarıma uyacaksın! Sana hep yumuşak davrandık, şimdi yaptığına bak!” dedi
“Gerçekten özür dilerim! Normalde hep erken…”
“Kapa çeneni.” Diye kesti. “Bir daha bahane duymak istemiyorum.”
“Tamam dede!” dedi william kafasını eğerek.
Thedo bir süre karşısındaki, küçük ama gelişmiş velede kaşlarını çatarak baktı. O da aslında William’ın neden böyle bir şey yaptığına anlam verememişti. Eğitime başladığı günden beri ne kadar yorgun olursa olsun, her zaman herkesten önce gelmişti. Bir süre sonra sakinleşti. Artık tekrar, torununa karşı ‘nazik’ yüzüne dönmüştü.
William da dedesinin sinirinin geçtiğini farkedince gülümsedi.
“Her neyse, o zaman başlıyorum.”
“Evet dede!”
Thedo görünüş olarak Pierce ile neredeyse aynıydı. Yüz yapısı biraz farklıydı, Theo’nun kaşlarını ve köşeli yüzünü aldığı kişi olduğu belliydi. Yaşına rağmen hala bir mızrak gibi dimdik duruyordu.
William’ın karşısında üstündeki gömleği çıkardı. Aynı Pierce gibi o da gri, metalik bir ışıkla parlamaya başladı. Pierce’e onun öğretti belliydi. Çünkü ışığı daha parlaktı. Dedesinin baronluklarında en güçlü kişi olduğunu biliyordu. Öğrendiğine göre demir savaşçının zirvesindeydi.
Demir vücuduyla küçük bir gösteri yaptıktan sonra tekniği geri çekti ve konuşmaya başladı.
“William, iyi dinle. Bu teknik ailemize aittir. Bunu aslında ordudayken, kaptanımın ölü bedeninde buldum.” Geçmişi biraz hatılamış gibi hüzünlendi. “Büyük bir savaştı. Bu tekniği savaşın başında elde edebilmem tamamen şans eseriydi. Çünkü o güne kadar, hiç bir teknik bilmeyen bir yetimdim. Sadece, genel bir Meridyen açma tekniğim vardı. Sonrasında ise uyumlu olan bu teknikle büyük başarılara kavuştum! Yavaş yavaş yeni kaptanımın gözüne girdim. Sonra da demir savaşçı olup bir kaptan oldum.”
Bir iç çektikten sonra yavaşça devam etti. “O günden beri sadece bu tekniğe çalıştım. Çünkü benim yakınlığım sadece metale karşı ve bu seviyeye kadar gelmemi sağlayan şey kesinlikle azimdi. Sana şimdiden söylüyorum, acıya dayanamayacaksan bu eğitime hiç başlamamalısın.”
William’ın gözlerine baktı. Onun azmini ve kararlılığını hissetti. Bu yüzden devam etti. “Aslında benim bulduğum, sadece demir bedendi. Henüz keskinlik ve delme gücü veren yetenekleri bilmiyordum. Bu yüzden savaşlarda hep vücudumun gücüne dayandım. Bu iyi bir şeydi çünkü bu teknikte dayanma gücü en büyük etki eden faktör. Benim hızla ustalaşmamı sağladı.”
Yine eski günleri anımsamıştı fakat bu sefer hüzün yoktu, savaşta hissettiği heyecan vardı.
“Savaştan sonra, elde ettiğim başarılar ile bu iki tekniği satın aldım. Sonra kalan tüm başarımı, krallığın büyüklerinden, teknikleri birleştirmesini istemek için harcadım. Bu sayede teknik bugünkü haline geldi.”
“Kısacası, bu aslında üç adet tekniğin birleşimidir. Bu teknikte kılıcını veya mızrağını da bir uzvun gibi kullanmayı öğrenmelisin. Kılıç ya da mızrak, ikisinden birisi. İkisini birden öğrenmek zorunda değilsin.”
“Fakat önce bedenini buna hazır hale getirmelisin.” Thedo cebinden bir parşömen çıkardı ve William’a fırlattı.
William havada yakaldıktan sonra okumaya başladı. Tekniğin açıklaması tıpkı dedesinin söyledikleri gibiydi. Qi’sini nasıl yönlendirmesi ve bedenine yayması gerektiği gibi şeyler açık bir şekilde yazıyordu.
Fakat en sondaki not kafasını karıştırdı. ‘Vücut ne kadar darbe alırsa, eğitim o kadar hızlı olur ve vücut darbelere o kadar dayanıklı hale gelir.’
Bu notu okuduktan sonra, elindeki parşömeni indirip dedesine sormak istedi. Ne anlama geldiğini açıklamasını rica edecekti. Fakat parşömeni indirdiğinde onu karşılayan dedesinin yumruğu oldu.
‘Siktir!’ dedi ve kaçınmak istedi fakat dedesi çok güçlüydü. Bir rüzgar gibi onun yanağına vurdu. William, tek yumrukta bir kaç metre havalanmıştı. Yere indikten sonra kalkıp onu durdurmak istedi ama dedesi hiç durmadan onu kaldırıp dövmeye devam etti.
Bir süre sonra dedesinin yumruklarına alışmaya başladığını hissetti. Thedo’nun kendini tuttuğu belliydi.
En son artık pes edip yerde kalmak istediğinde, dedesinin sesini kulaklarında hissetti.
“Tekniğe göre iç gücünü dağıt!”dedi.
‘Ah kafam! Nasıl unutabilirim.’
William, hemen tekniği kullanmaya başladı. İlk başlarda değişen bir şey yoktu fakat yavaş yavaş alışmaya başladı. Hala büyük acı çekiyordu ve vücudu şişlik, morluklarla kaplıydı fakat zaman geçtikçe vücudunun sertleşmeye başladığını, daha da dayanıklı hale geldiğini hissetti.
Bu dayak, öğlene kadar devam etti. Öğlen olduğunda, Thedo sıkılmış bir şekilde gömleğini giydi. Son kez yerde yatan, insandan çok bir yaratığa benzeyene kadar vücut şekli değişmiş William’a bakarak, “Tch! Dayak bile yiyemez, nasıl büyüyecek bunlar?” dedi. Yanındaki toprağa tükürdü ve ayrıldı.
Uzaklaştıktan sonra bağırdı. “Bundan sonra seni ben değil, başkası dövecek! Hazırlıklı ol!” dedi.
William hala yerde tamamen bitkin bir şekilde yatıyordu.
Kısık bir sesle, “Tamam.” Diyebildi ancak.
Vücudunun her bir parçası dokunamayacak kadar acı içindeydi. Akşama doğru yavaşça iyileşmeye başladığında ancak kalkabildi. Hemen Bay Huya’nın odası için yola koyuldu. Sıradan kremlerin onun vücudunu bu kadar çabuk iyileştiremeyeceğini biliyordu. Tek çare profesyonel bir büyücüydü.
Böylelikle, onun bu acı dolu güçlenme rutini başlamış oldu.
…