Tıpkı güneşin doğuşu ve batışı gibi zaman da hiç bir aksama olmadan akmaya devam ediyordu.
William beşinci yaşına girdiğinde, ilk kez ablasını görme fırsatını yakalamıştı. Theo, biricik kızından mutlu haberler aldığı için büyük bir ziyafet vermişti.
Valynn on altı yaşına girdiğinde, büyücüler yeni yetenek bulmak için akademiye gittiğinde onun bu konuda yetenekli olduğunu keşfetmiş ve onu okullarına kabul etmişlerdi. Bundan sonra bir büyücü olarak eğitim görecekti.
Annesi bu haberi alınca Theo’dan bile fazla sevinmişti. Kendisi bir büyücü olduğundan ve William şimdilik savaşçı olarak eğitim almak istediğinden, onun bilgi mirasını devam ettirecek olanın kızı olduğu için sevinç ve gurur duyuyordu.
Valynn’in yakınlığı su ve alevdi fakat babasından aldığı alev yakınlığı o kadar azdı ki, sadece ateş yakmak için kullanmasına yeterdi. Valynn’in, evini uzun sürecek eğitim hayatına başlamadan önce son ziyareti olacağı için Sophia, su büyüleri hakkında bildiği ne varsa anlattı.
William, onu gördüğünde, kimse söylemese bile ablası olduğunu anlayabilirdi. Sophia’nın kopyası gibiydi. Büyük gözler, kuzgun karası saçlar ve beyaz teni, ona annesinin kopyalandığı hissini veriyordu.
Fakat işler Valynn için tam tersiydi. William’I ilk gördüğünde onu babasının yanında yeni işe alınan gençlerden biri olduğunu sanmıştı. Kardeşinin beş yaşında olması gerektiğini düşünüyordu. William’I tanıttıklarında şaşırmadan edemedi. Karşısındaki çocuk gerçekten de babasına ve annesine çok benziyordu fakat en az on iki ya da on üç yaşında gibi duruyordu. Babasının, onun olmadığı bu beş yıllık kısa dönemde William’I ne ile beslediğini merak etti. William’ın şu anda yeşim kaplanın besleyici kanını günde bir bardak kadar içebildiğini bilse kesinlikle çok şaşırırdı.
Kendisi hiç savaşçı eğitimi almadığından hala nazik ve sevimli bir görünümü koruyordu. Ormanın ortasındaki bir zambak kadar narindi.
William onu görünce ‘Abla!’ diye kollarını açarak karşıladı. Valynn onun görünümü yüzünden şaşırmış kalmıştı. Bir süre ne yapacağını bilemeden dondu kaldı. Sonra annesinin ona başını salladığını görünce, biraz garipseyerek de olsa sarıldı.
William ona, başkenti ve kabul edildiği büyücü okulunun nasıl bir yer olduğu hakkında bir günde yüzlerce soru sordu. Valynn ilk on tanesini cevaplarken çok sakindi ve bir abla gibi nazik davrandı fakat soruların ardı arkası kesilmeyince, meraklı kardeşinden kaçabilmek için yorgun olduğu bahanesini kullanıp kaçtı.
William aslında bu dünya hakkında daha fazla bilgi almak istiyordu. Onun kaçtığını görünce aşırıya kaçmış olabileceğini anladı ve üstelemedi. Bu bedende hala çocuk gibi davranmak gerçekten ona zor geliyordu. Eğitmen Pierce’in dediğine göre kaplan kanı artık ona yetmediğinde, meydan okuması için zaman gelmişti.
Valynn çok uzun kalmadı. Neredeyse bir haftasını yollarda geçirdiği için okulun açılması için zaman kısalmıştı. Geri dönüş yolcuğu için de bir hafta ayırmıştı. Onu okula kabul eden kişinin söylediğine göre bir ay içerisinde kayıt yaptırması gerekiyordu.
Bu yüzden ne olur ne olmaz diyerek bir hafta kaldıktan sonra ayrıldı. William gerçek yaşıyla uygun olmayacak şekilde bu duruma çok üzüldü. Onu anlayacak ve arkadaşlık edebileceği bir yaşıtı yoktu. Önceki dünyasında sosyal medyanın ve internetin ne kadar büyük bir nimet olduğunu burada çok iyi bir şekilde anlamıştı.
Theo ve Sophia ne akdar üzülse de kızlarının büyüdüğünü kabul etmek zorundalardı. Bu yüzden bütün emeklerini Willaim’a ve yeni çocuk yapmanın çabasına harcadılar.
William ise eğitimine devam ediyordu. Artık diğer askerlere neredeyse yetişmişti. İlk gün eğitimde gördüğü, askerlerin taşıdığı büyük kütükleri artık o da kaldırabiliyordu.
İki yıl sonra, güneşin doğuşu ile birlikte yedi yaşına bastı. Bugün günlerden kılıç eğitimi günüydü. Geçtiğimiz dört yılda, askerlerin geri kalanıyla birlikte, ailesinin en temel dövüş sanatı olan, tamamen güce ve dayanıklılığa önem veren ‘Ayı Pençesi’ ni öğrenmişti.
Bugün, hala yedi yaşıdna küçük bir velet olmasına rağmen diğer askerler ile yemek yiyebilecek ve doyumsuzca kaplan kanını içebilecek bir vücuda sahip olmuştu. On dört- on beş yaşında, ergenlik çağında bir genç gibi görünüyordu. Şimdiden, derisi hafif bronz bir parlaklık yaymaya başlamıştı. Vücudu göründüğü yaşıtlarınca bile büyüktü. Geniş omuzları ve yapılı bir bedeni vardı. Theo ile yan yana durduğunda, onun küçük heykeli gibi duruyordu.
Bu güne kadar düellolarda her zaman Pierce’e yenilmişti. Bir kez bile kazanamamıştı. Bugün, uzun zamandır aşamadığı bu engeli ezmek istiyordu. Öncelik olarak kendisine Pierce’I seçmemişti. İlk eğitim gününde suratına toprak atan şerefsizi gözüne kestirmişti.
Sırıtarak eğitim alanına güneşin değmesini bekledi. Hiç bir zaman geç kalmamış, erken ayrılmamıştı. Diğer dünyada işe yaramaz hissettiğinden midir bilinmez, şimdiye kadar hiç gevşememiş, tüm azmi ile elinden geleni yapmıştı.
Herkes yine her zamanki gibi sıraya girdiğinde, bu sefer Pierce eğitimi başlatmadan William bir adım öne çıktı ve bağırdı. “Eğitmen Pierce! Meydan okumak istiyorum!”
Pierce kaşlarını çattı. Veledin azmine hayran olsa ve onun da güçlendiğin kabul etse bile, henüz o aşamada olmadığını düşünüyordu. “Emin misin?” diye sordu. Yüzü korkutucu görünüyordu.
William bir an kendinden şüphe etti ama sadece bir an sürdü. Sonra “Eminim!” diyerek ciddi bir yüzle bağırdı.
Pierce onun kendinden emin oluşundan etkilendi ve hafifçe gülümsedi. “Tamam, o zaman kendine bir rakip seç.” Dedi elindeki ince sopayla askerleri göstererek.
William öne çıktı. Pierce’in önüne geçti ve askerlere baktı. Herkes ona tepeden bakar gibi sırıtıyordu.
Kendisinden üç adam sağında olan bronz tenli kel adamı işaret etti.
“Godo! Seni seçiyorum.”
Bu dört yıllık süreçte, askerlerin hepsini tanımıştı. Aralarında belirli bir dostluk pekişmişti. Godo’ya aşırı bir düşmanlığı yoktu fakat içini rahatlatmak onu seçmişti.
Godo diye seslendiği adam, dört yıl önce onun yüzüne ayağı ile toprak atan adamdı.
Godo suratındaki sırıtma daha da büyüdü. “Heheh, emin misin?” diye sordu gülerek.
“Evet!”
İçinden, “Kel herif! Suratına sıçacağım!” diyordu.
Godo onun önüne geldikten sonra herkes aralarını açtı ve yayıldı. Etraflarında bir çember oluşturmuşlardı.
Karşı karşıya geldiklerinde boy ve vücut farkı açıkça görülüyordu fakat Pierce dahil bütün askerler, güçte pek bir fark olmadığını biliyordu. Onlar eğitimlerine geç yaşta başlamışlardı. Vücutları her ne kadar büyük olsa da güçle aynı orantıda değildi. Yoksa en güçlü olanın iki buçuk metrelik George olması gerekirdi.
İkisi de aynı boyda, kapı genişliğinde beyaz demir ağacından kılıcını aldı. Pierce “İşaretimle.” Diye bağırdı.
“Şimdi!”
Aynı anda ikisi de öne doğru harekete geçti. Kılıçları birer kesme hareketi ile çarpıştı. Bir süre bu pozisyonda kaldılar. Güç denemesinde berabere kalmışlardı.
Bütün askerler aynı eğitimi aldıklarından, kullandıkalrı bütün hareketler birbirlerine aşinaydı. Bu yüzden düello çabucak bir çıkmaza girdi. Godo, william’ın bütün hareketlerini karşılayabilirken, aynısı William için de geçerliydi.
On dakika kadar bir çıkmazda savaştıktan sonra ikisi de aralarında üç metre mesafe varken durdu. Hızlıca nefes alıp veriyorlardı. Ter içinde kalmışlardı.
Godo, “Bir velede kaybedemem! Onu olabildiğince uzun süre savaşta tutmalıyım. Eminim daha fazla dayanabilirim.” Diye düşünüyordu.
William da onun ne düşündüğünü anlayabiliyordu ve haklı olduğunu da biliyordu. Bu ‘genç’ beden daha fazla dayanamazdı. Eğer bir dayanıklılık savaşına girerlerse, kesinlikle kaybeden taraf kendisi olacaktı.
‘Bu hareketi şimdi kullanmalıyım! Yoksa her şey için çok geç olacak, yorgunluktan bayılacağım.’ Diye düşündü ve karşısındaki Godo’ya konuştu.
“Godo, kel eşek, seni yenecek hamleyi iyi izle!” diye bağırdı.
Godo bunu duyunca sinirlendi. Kılıcı sağ yanından savuracakmış gibi tuttu ve William’a atıldı.
William ise onun bu kışkırtmasına kandığı için sevinmişti. Kılıcı zemine hafif saplanmış, geniş yüzeyi Godo’dan tarafa bakıyordu.
‘Eşşek her zaman eşşek!’ dedi içinden ve kılıcın geniş tarafını tüm gücüyle tekmeledi. Kılıcın ucundan çıkan toz ve toprak bir dalgalanma ile Godo’nun yüzüne savruldu.
Godo, William’ın hareketine çok şaşırdı. Savunmak istedi ama çabucak yapamayacağını anladı. İki eliyle birlikte kılıcı sağ tarafında tutuyordu. Şimdi önüne koysa bile sadece bir kesme hareketi yapabilirdi. Onu korumak için geniş yüzeyi kullanamazdı çünkü hava basıncından dolayı zamanında başamaracağıdnan emindi. Bu yüzden üst bedenini elinden geldiğince durdurdu ve geri çekilmek istedi. Bir yandan da sol elini bıraktı ve gözlerine siper etti.
Fakat artık her şey için çok geçti. William harekete geçmişti. O elini, gözünü korumak için kaldırdığı anda zaten William onun solundaydı. Kılıcının geniş yüzeyi ile tüm gücünü kullanarak onun savunmasız, kel kafasına vurdu.
“GÜMMM!!” Bir tokmağın davula vururken çıkardığı ses gibi bir şey duyuldu. Ondan sonrası açıktı.
“AHHHH!” Godo kafasını tutarak yere kapaklandı. Kafasını tuttuğu için yüzünü koruyamadı ve aynı dört yıl önceki gibi bu sefer Godo’nun yüzü toz toprak içinde kaldı. Üstelik kel kafasında da yumurta büyüklüğünde bir çıkıntı vardı artık.
William, gülümseyerek onun yanında durdu ve yaptığı işten memnun görünen bir zanaatkar gibi onun kel kafasını inceledi.
Diğer askerler bunu görünce çok fazla şaşırdı. Yedi yaşındaki bir veledin onları yenebilecek seviyede olacağını hiç düşünmemişlerdi. Bugün onlar için acı gerçekler kendini göstermeye başlamıştı.
Pierce ise şaşırmadı, zaten bu tür bir hareket yapmazsa asla kazanamayacağını biliyordu. Çünkü öğretilen teknik ve eğitim tamamen aynıydı ve bu tekniklerde yetenek gerektiren pek bir şey yoktu. Zaten bir yıl sonra, bu eğitim, buradaki yirmi bir asker için bitecekti. ‘Bir yıl erken ya da geç, bir şey değişmez.’ Diye düşünüyordu.
Pierce öne çıktı ve William’ın bu düellonun galibi olduğunu duyurdu. Bundan sonra da eğitimlerinin bittiğini söyledi. Onlara, tek tatil günleri olan yarın, yine burada toplanmalarını söyledi. Artık gerçek savaşçı eğitiminin başlayacağını ima etti.
William, her ne kadar intikamını almanın tatminini yaşamış olsa da hala bir şeyden memnun değildi.
Dört yıldır bir kez bile yenemediği, Eğitmen Pierce’e de meydan okumak istiyordu. Bu yüzden herkes ayrılmaya yeltendiğinde bağırdı. “Eğitmen! Birine daha meydan okumak istiyorum!” dedi.
Pierce biraz şaşırsa da belli etmedi. “Oh? Öyle mi? Kime?” dedi gayet sakin.
William, kılıcı ile işaret ederek, “Size!” dedi.
Bu sefer Pierce gerçekten şaşırmıştı. Gözleri kocaman açılmış, aptala bakar gibi William’a bakıyordu. Bir süre baktıktan sonra gülmeye başladı. “Hahahahaha!”
O kadar gülüyordu ki görenler kriz geçiriyor sanırdı. Bir süre sonra gülmeyi kesit ve tekrar William’a baktı. Onun ciddi yüzünü gördüğünde dayanamadı ve sordu, “Sen ciddisin?” dedi.
“Evet eğitmen!” diye karşılık verdi William. Savunma duruşunu aldı.
“Oh? Tamam o zaman. Bugün eski kemiklerimi biraz oynatayım.” Dedi.
Diğer askerler de meraklanmıştı. İlk günden itibaren sorgusuz sualsiz itaat ettikleri Eğitmenin ne kadar güçlü olduğunu gözleriyle görmek istiyorlardı.
Pierce öne gelerek, üstündeki lekesiz, beyaz gömleği çıkardı ve askerlerden birine attı. Yaşlı görünmesine rağmen, kıyafetlerinin altında gerçekten de bir mücevher vardı. Sımsıkı, parçalı kasları, buradaki çoğu askere meydan okurcasına güçlü ve sağlam görünüyordu.
“Asklerler! İyi izleyin!” dedi.
Sonra herkese tek tek baktı, gözleri en son William’ın üzerinde durdu.
“Size bugün, son ders olarak, bir savaşçı olmanın ne anlama geldiğini göstereceğim!” dedi
Sonra ekledi, “Bir gün sizde benim gibi olabilirsiniz.”
Askerlerden birisine gözüyle işaret etti. O asker hemen ortaya gelerek, “İşaretimle, şimdi!” dedi.
Ve düello başladı. William, Pierce’in gücünü ve hızını test etmek istediğinden savunma poziyonunda kaldı ve kıpırdamadı. Fakat sonrasında yaşadıkları onun neredeyse aklını kaybetmesine sebep oluyordu. Pierce’in elinde, kendi elindeki gibi kalın bir kılıç yoktu. Sadece bir parmak kalınlığında ve bir metre uzunluğunda, beyaz demir ağacından bir sopa vardı.
William, Pierce’in birden gözleri önünde kaybolduğunu gördü. Sonrasında ise kapı gibi, üç parmak kalınlığındaki beyaz demir ağacından kılıcı, geniş yüzeyinin tam ortasından delinmiş, Pierce’in sopasının ucu alnını işaret ediyordu. Sopanın ucu küt olmasına rağmen, alnında ince, minik bir delikten kan damlıyordu. Bir iğne ile delinmiş gibiydi.
O an bu dünyada hala en güçsüzlerden biri olduğunu anladı. Önceki dünyasında bu haliyle bile bir süpermen gibi karşılanacağına emindi. Fakat bu dünyada yeni doğmuş bir bebekten farkı yoktu.
Gözlerini sopanın ucundan çekip Pierce’in vücuduna baktığında daha da şaşırdı. Derisi demir gibi gri bir ışıkla parlıyordu ve gerçekten demirden yapılmış birisine benziyordu.
Pierce gülümsüyordu. William’ın artık kabullendiğini anlamış olacak ki, sopasını yavaşça delikten geri çıkardı.
Pierce bu hareketi ile William’ın içinde bir kıvılcım daha çıkartmıştı. William artık daha da güçlü olmak istiyordu çünkü Pierce’in yaptığının aynısını, kendisinin de yapabileceğini düşündü. Bunun metale yatkınlıktan kaynaklandığını anında anlamıştı. Aklında tüm olasılıkları düşünürken, metalin savunma, kesme ve delme konusunda en iyi yatkınlık olabileceğini anlamıştı.
Diğer askerlerde aynı düşünce içerisindelerdi. Onlar da buraya seçilirken neden sadece ateş ve metale yakınlıkları olanların kabul edildiğini şimdi anladılar. Büyük ihtimalle Aureus ailesinin ateş ve metalle ilgili olan dövüş sanatlarına sahip oldukları içindi. Yarın ki toplanma sebebini düşününce çok sevindiler.
‘Acaba?’ diye geçirdiler içlerinden.
William kabullendiği için artık dövüşe gerek yoktu. Pierce askerden gömleğini alarak tekrar giydi. Ayrılamdan önce William yanına geldi ve önünde bir soylu gibi selam verdi.
Pierce onu engellemek istedi fakat William ısrar etti. “Genç efendi bunu yapmanıza gerek yok, sonuçta sizin emrinizdeyim.” Dedi nazik bir şekilde.
William eğilirken konuştu. “Bu soyludan soyluya değil, zayıftan güçlüye, saygımdan!” dedi.
“Siz nasıl uygun görürseniz.” Dedi Pierce fakat suratından gülücükler saçılıyordu.
Son olarak ayrılmadan önce herkese tekrar seslendi. “Yarın, sabah yine aynı zamanda burada olun. Bu sefer, Baron size bizzat öğretecek!” dedi.
Bunu duyan askerler sevinçten çığlık atmaya başladılar. William da onlara katıldı. Bir üsre sonra herkes ayrıldı ve heyecanla ertesi günü beklemeye koyuldular.
Düello gerçekleşirken, bir yandan da Theo, Kalenin üçüncü katındaki balkondan, Sophia ile birlikte çay içerek olanları izliyordu.
William’ın zekice hareketini gördüğünde o da sessiz bir tezahürat yaptı. Oğlunun her zaman, kas beyinli birisi olmasından korkuyordu. Korkularının yersiz olduğunu görünce mutlu oldu. Artık ona daha fazla öğretmek istiyordu. Bu konuda kendisi de heyecanlıydı.
Sonra onun geri dönerken, biraz daha olgunlaşmış yüzünü görünce tüm morali bozuldu.
Dudaklarını büzüp, yanındaki Sophia’ya üzgün bir şekilde bakarak, “Hayatım, daha bir hareket yok mu?” diye sordu.
Sophia, ufak bir kahkaya atarak cevapladı. “Henüz yok, ama olacağını hissediyorum!” dedi.
Theo, bugün bir kez daha mutlu olmuştu. Bir tane daha çocuk için, baronluğun yarısını verebilirdi.
İkisi mutlu bir şekilde kıkırdayarak çaylarını içmeye devam ettiler.
…