İçeriğe geç

Her Şey Bir Yıldırım ile Başladı

Bölüm 6 · 10 dk okuma

Her Şey Bir Yıldırım ile Başladı

Bölüm 6

Bölüm 6: Eğitim

William, şafaktan bir saat önce uyanmıştı. Kendisi gayet dinç hissediyordu. Kalkıp odasındaki masanın üzerinde bulunan büyük iki mumu yaktı. Bronz aynanın önüne geldiğinde hafif sızılar hariç vucudunun neredeyse tamamen iyileştiğini fark etti. Dünkü hissettiği bütün şişkinlikler yok olmuştu.

Deli gibi acıkmıştı fakat hala önceki hayatı yüzünden, bu soylu hayatına alışmadığından, hizmetçiyi uyandırıp ona yemek hazırlamasını isteyemedi. Zaten birazdan eğitime gidecekti. ‘Sonra yerim.’ Diye düşündü.

Eğitim sahasına vardığında henüz kimse yoktu. Yarım saat sonra, hava hafiften aydınlanmaya başladığında, dün onu içeri taşıyan Pierce’in elinde meşale ile geldiğini gördü.

Pierce karanlıkta bekleyen William’I görünce sırıttı. “Erkencisin.” Dedi

William zaten hazır ola geçmişti. “Evet efendim!” diyerek karşıladı Pierce’i.

Pierce sadece sırıttı. ‘Umarım pişman olmazsın.’ Diye geçiriyordu içinden.

Yarım saat kadar sonra diğer yirmi asker de geldi. Hepsi hala uyuşuk, uyku sersemi görünüyordu. Küçük veledin onlardan önce geldiğini gördüklerinde kaşlarını çattılar. Ama Pierce’in dünkü söylediklerinden sonra seslerini çıkarmadılar. Herkes boy sırasına göre dizildi. William da aralarına katılmıştı. En sonda kendi yerini aldı.

Pierce, onu takip etmelerini söyledi. Küçük bir depoya geldiler. Pierce deponun içine girdi ve kucağında üç tane birer metre boyunda ve bir bacak genişliğinde kütükle çıktı. Onları en uzun olan adamdan başlayarak bütün ekibe dağıtarak depoyu boşalttı.

Sıra William’a geldiğinde, kütüğü onun önüne koydu. Hafif aydınlanan hava ile William kütüğün şeklini çıkarabildi. Dünkü ile aynı beyaz demir ağacıydı. Fakat bu seferki bir kılıç şeklinde değildi. Uzun ince bir mızrak sapına benziyordu. Boyu iki metreydi kalınlığı ise William’ın kolu kadardı.

William sağına baktığında, herkesin kütükleri enselerine koyduğunu gördü. Kendisi de zorlanarak da olsa ensesine koymayı başarabildi. ‘Ağırlık eğitimi mi?’ diye düşündü.

Gerçekten de öyleydi. Bundan sonra Pierce onları sırtlarında kütüklerle kalenin kapısından çıkardı ve kalenin çevresinde on tur koşmalarını söyledi.

William ilk turu sorunsuz tamamlayabilmişti fakat ikinci turun ortalarına geldiğinde artık sırtındaki ağırlıkla birlikte koşarken, bacaklarının onu dinlememeye başladığını farketti. İkinci turu daha yavaş bir şekilde bitirebilmişti. Süre neredeyse iki katıydı. Bu sırada diğer askerler yanından deprem etkisi yaratarak koşmaya devam ediyordu. O ikinci turu bitirdiğinde, askerler beşinci Turlarına başlıyorlardı.

Askerlerden birisi koşarken bilerek onun önüne doğru geldi ve bağırarak, “Anca hayallerinde velet!”

Sonra ayağını yere fazladan sürterek, William’ın suratına toz ve pislik dalgası yolladı.

Yorgunluktan suratındaki tozu ve pisliği bile silememişti. Arkasından ‘Dua et güçlenmiyeyim göt herif! İlk seni döveceğim’ dedi fakat konuşamayacak kadar yorgundu. Üçüncü turda ise sadece kaplumbağa gibi yavaşça yürümeye başlamıştı.

Kisme ona yardım etmedi. Pierce’in on tur sonra onları kalenin içine gönderdiğini gördü fakat kendisi için bekledi.

Yavaşta olsa, toplam on turu bitirmişti. Kütüğü sırtından attığında gökyüzündeki güneşin neredeyse tepeye ulaştığını gördü.

Pierce ona kızgın bir şekilde bakıyordu. “Sana kütüğü bırakmanı kim söyledi?” diye çıkıştı.

William, “Özür dilerim eğitmen!” diyerek kütüğü bu sefer daha da zorlanarak yine sırtına koydu.

“Şimdi eğitim alanına dön!” dedi.

“Emredersiniz efendim!”

Eğitim alanına emekleyerek döndüğünde, diğer askerlerin keyifle yemek yediklerini ve devasa banyo fıçılarının içinde rahatladıklarını gördü. Gördüğü manzara karşısındaki şaşkınlığı yüzünden okunuyordu.

“Hehe, velet, bak bu babanın askerleri için hazırladığı özel bir diyet.” Dedi ve devam etti.

“Bu askerler güçlendiklerinde, kara ormana girip güçlü hayvanları avlarlar. Bu avların kanı ve eti yeni askerlerin güçlenmesi için besin olur. Bu banyo ise ailenizin bir sırrı. Şimdilik bilmemen normal ama içine girince neden bir sır olduğunu anlayacaksın.” Dedi sırıtarak.

“Şimdi git, yemeğini ye!” dedi. Sırtınıu ince bir sopayla dürttü.

Masanın yanına gittiğinde, hemen ayrıcalıklı olduğu fikrinden sıyrıldı. Askerlere ne hazırlanmışsa, o da aynısını yiyecekti. Her zaman bayılarak içtiği süt bile yoktu. Sütü gerçekten çok sevmişti bu dünyada. Özellikle ona iki yaşından itibaren içirdikleri hafif yeşil bir kaplan sütünü hiç bir şeye değişmezdi.

Bütün masada diğerlerinden tek farkı, onun kaplan kanının sulandırılmış olmasıydı. O da bedeninin dayanamayacığını biliyordu. Bu yüzden umursamadı. Büyük lokmalarla kaplan etini yedi ve kanını içti. Sonra Pierce elindeki sopayla, diğer askerlerin de içinde olduğu banyo fıçısını işaret etti.

William devasa fıçının yanına geldiğinde bütün askerlerin çıplak olduğunu gördü. Neredeyse hepsi alt bölgelerinde bir fil hortumuna sahipti. Kendisininki ile kıyaslamadan edemedi. Sonra bedeninin daha küçük olduğu için bütün bunları hissettiğine kendini ikna etti.

Utana sıkıla da olsa soyundu ve fıçının içine atladı. Suyun içine girdiğinde vücudunda dayanılmaz bir acı hissetti. Sanki birisi bütün vücuduna bıçaklar saplıyordu. Bir dakika suyun altında kalmıştı. Bu süre boyunca ne kadar acı çekse ve boğulmaktan korksa da suyun yüzeyine çıkamadı. Vücudunu kıpırtamamıştı. Sanki tamamen vücudu kilitlenmişti.

Bir dahika sonra acı yavaş yavaş kaybolmaya başladı. Vücudunun kontrolünü yeniden kazandığını hissetti ve boğulamdan önce su yüzeyine çıktı. On dakika sonra ise vücudundaki bütün acı kaybolmuş, yerini rahatlığa bırakmıştı. Sanki tüm gözenekleri nefes alıyordu. Daha önce hiç böyle bir duygu hissetmemişti. Uykuya dalmak istedi fakat kendisi zorla olsa da uyanık tuttu.

Bu keyfin tadını yarım saat kadar daha çıkardı. Sonra Pierce’in sesi ile uyandı.

“Herkes kalksın! Eğitim sahasına dizilin!” dedi.

William ayağa kalkıp vücuduna baktığında gözleri fal taşı gibi açıldı. ‘Bu, efsanelerdeki lanet şifa banyosu mu?’ diye düşündü. Dünki yaralarının neredeyse hepsi iyileşiyordu. Kabuk bağlamış olanları kabuğu düşmüş, yerine yeni bir çilt tabakası büyümeye başlamıştı. Derisindeki bütün morluklar ve kızarıklıklar ise tamamen yok olmuştu. Ayrıca az önceki yaşadığı tüm yorgunluk tamamen gitmişti. Şu anda kendini avına hazır bir kaplan kadar dinç hissediyordu.

Öğleden sonra ve hatta neredeyse tüm hafta boyunca vücut eğitimleri yaptılar. İlk gün sadece koşu ve dayanıklılık eğitimiydi. İkinci gün yine ağırlıklarla, kalenin çevresindeki surların tepesine, çıkıntılar ile tırmanma eğitimiydi. On metreden fazla tırmanamamıştı. Her seferinde sırt üstü düşmüş, kazandığı ivme ile boğulmuştu. İkinci gün tüm elleri su toplamış, bütün sırtı yaralarla kaplanmıştı. Şifa banyosunun mucizevi etkisi olmasa, güçlenme hayali burada son bulurdu.

Üçüncü gün ise yine ağırlıklarla devriye gezisiydi. Fakat bu sefer küçük beyaz demir ağacı parçaları bir zırh gibi koluna bacağına ve üst gövdesine iple bağlanmıştı. En zor eğitimin bu olduğunu düşündü. Çünkü babasının toprakları hem geniş hem de sıcaktı ve yanlarına hiç su alamamışlardı. Diğer adamlarda yorulmuş olacaktı ki tüm bedenelri bir ter tabakası ile kaplıydı. William’ın durumundan bahsetmeye gerek bile yoktu.

Ama nedense en çok bu eğitim hoşuna gitmişti. Çevredeki küçük tepeleri gezmişler, çeşitli yaratıkları bile görmüşlerdi. Hatta bir tepeye tırmandıklarında, bir tilki ailesi görmüşlerdi. Bu tilkiye Pierce, ‘Gümüş Pençeli Tilki’ dedi. Sonra onları tanımladı. ‘Bu tilkilerin en güçlü yanı pençeleridir. Sonuçta adını bile oradan almış. Zayıf noktası kuyruğu sayılabilir. Çok fazla hassas olduğundan, kuyruğunu kesmek onu acıdan çıldırtır. Bu yüzden ne kadar zeki bir hayvan olsa bile, kuyruğuna zarar verdiğinizde çıldırmış gibi davranmaya başlar ve onu öldürmek için en iyi fırsat bu zamandır.’ Dedi.

Tilki ailesi onlara sadece uzaktan baktı. Zeki oldukları biliniyordu. Bu kadar kalabalık insanlara saldırmamayı seçtiler. Pierce de eğitimde olduklarından rahatsız etmemeleri gerektiğini söyledi. Ne de olsa yanlarında silah yoktu. Fakat William anne tilki ile göz göze geldiğinde, içinde bir ürperti hissetti.

O tilki, grubun en zayıfı olduğunu anlamıştı. Eğer gruptan ayrılırsa, ilk fırsatta onların öğlen yemeği olacağına emindi. Çabucak koştu ve grubun kalanını yakaladı. Artık daha yakınlarında yürüyordu.

Dördüncü gün, adeta bir cehennem eğitimiydi. Yine bir önceki gün gibi Tüm vücutları beyaz demir ağacı ile kaplıydı. Bu sefer at duruşu ile başladılar, yarım saatte bir duruşları değiştirdiler. En ufak bir yanlış harekette Pierce, sopasıyla yanlış yaptıkları vücut parçalarına düzeltene kadar vuruyordu. Pierce bu konuda acımasızdı ve William’a da acımadı. At duruşundan sonra ördek yürüyüşü, squat tarzı bir hareket ve engebeli bir parkurda koştular.

Beşinci gün ise o kadar da acıması değildi. Bu sefer at binmeyi öğreniyorlardı. William daha önce hiç at görmemişti fakat karşısındaki bu atın, kendi dünyasındaki atlara gram benzemediğini hemen anlamıştı.

Bu at kan kırmızısıydı. Gözleri yakut gibi parlıyordu. Toynakları bir metal gibiydi. Kuyruğu kesinlikle bir kırbacı andırıyordu. Önceki dünyasındaki gibi kıldan değildi. Bir kertenkelenin kuyruğu gibi ama inceydi. Kuyruğunun ucunda ise bir mızrak başı vardı sanki. Boyu ise önceki dünyasındaki atlara kıyasla bir buçuk katı kadar büyüktü. Hayvanın parça parça bütün kasları ince derisinin altında görülebiliyordu.

Pierce onların kara ormandaki en uysal yaratıklar olduğunu söyledi. Bu yüzden evcilleştirilmeleri nispeten daha basitti. Ailesinin iki ana gelir kaynağından birisi bu atlardı. Onlarca yıllara dayanan birikimin ardından bile kendilerinde bu atlardan sadece altmış kadar vardı. Canlı bir tanesinin fiyatı elli altına kadar çıkıyordu. Unutulmamalıydı ki on altın ile beş kişilik bir aile müsrif bir şekilde yılı geçinebilirdi.

Zıplayarak atın tepesine çıktığında, o yakut gibi gözlerle karşılandı. İçinde bir korku yükseldi. ‘Bu at vahşi bir hayvan!’ diye düşündü. Bir süre sonra at gözünü onun üzerinden çekti. William sonunda rahatladı.

Bu eğitimde asıl amaç atın üzerindeyken, ellerindeki kütükler ile yoldaki engelleri vurmaktı. William neredeyse birini bile tutturamamıştı. Sadece bir tanesinin köşesine hafifçe dokunabilmişti. At ile bir sorun yaşamadı, gayet işbirlikçiydi fakat ağır sopası yüzünden becerememişti.

Altıncı gün ise eğitimin son günüydü. Bu sefer gerçek savaş eğitimi vardı. Herkesin elinde beyaz demir ağcından sopalar vardı. Babasının ona eğitirken kullandığı diğerlerine kıyasla nispeten küçük tahta kılıcı kullanıyordu. Oysa ki diğer askerlerin elindeki tahta kılıçlar neredeyse bir kapı gibi görünüyordu.

Aslında bu durum William’I sürekli daha da güçlenmesi için motive ediyordu. O adamlarla aynı şekilde eğitim alabileceği günün çok ta uzak olmadığını hissediyordu. Öğlene kadar Pierce’in onlara gösterdiği duruşları ve vuruşları taklit ettiler. Kesme, delme, devirme ve sakatlama vuruşlarını öğrendiler. Ama onu en çok öğleden sonraki eğitim yordu. Pierce herkesi iki kişilik gruplar halinde ayırdı ve bir taraf ‘ölene kadar’ düello yapmalarını söyledi. William yirmi birinci kişi olduğundan ona rakip yoktu. Tam eğitimden kurtulduğunu düşünürken, Pierce onun rakibi olduğunu söyledi.

Belki de öğleden sonraki o eğitimde en az elli kez ölmüştü. Her seferinde Pierce onu yerden kaldırmış, tekrar tekrar dövmüştü.

Bir haftadır, diğer hayatın boyunca tatmadığı uykuyu yaşıyordu. Şifa banyosundan sonraki uyku en güzel olanıydı. Zihnen yorgun olsa da bedeninin her banyoda yeniden canlandığını görmek onu mutlu ediyordu. Şimdiden daha güçlü olduğunu hissediyordu. Gücünden o kadar emindi ki bu hali ile önceki dünyasına gitse en güçlü boksörü tek yumrukta nakavt edebilirdi.

Yedi ve son dinlenme gününü, babasının çalışma odasında kitap okuyarak geçirdi.

Bu dünyayı giderek daha fazla anlamaya başlıyordu. Şimdilik savaşçılar ve büyücüler ile ilgili neredeyse hiç bir kitap yoktu. Bunların bir sır olamsı gerektini ve teklleştirildiğini biraz anlayabiliyordu. Genelde bilgi kitabı tarzı ansiklopediler de sadece bu çevre ile sınırlıydı.

Örneğin, şu anda okumakta olduğu, ‘Kara Orman hayatta kalma el kitabı’ nı ele alalım.

Bir parmak kalınlığında bir kitaptı. Dedesinin hikayelerinden ve bahsetmelerinden duyduğuna göre bu dünyada sayılamayacak kadar çok türde yaratık vardı. Henüz keşfedilmemeiş olanlar hariç, hepsini şimdiden saymaya başlasan emin di ki yeşim kaplan kasabasından yeşim rüzgar krallığının başkentine yol olurdu.

Elindeki kitap sadece, Yeşim Kaplan Kasabasından, Kara Orman’ın yüz kilometre derinliğine kadar olan kısmı içeriyordu. Kitabın yazarı kendinden ‘Güçlü Torim’ olarak bahsediyordu. Bu unvanla bile sadece yüz kilometre derinine inebilmişti ve bu bölge hala Kara Orman’ın ‘dışı’ sayılıyordu. ‘Ne kadar derin olduğunu Tanrı bilir.’ Diye de eklemişti kitabın sonunda.

Bu dış bölgelerde bile henüz ne olduğunu bilmediği altın seviye yaratıklar kol geziyordu. Yaratıkalrın çoğu bölgeseldi. Örneğin Kasabaya en yakın bölge, yeşim kaplanlara aitti. Başka bir yaratığı bu bölgede görmek, işlerin kötüye gidebileceğine işaretti. Her an kasaba bir hayvan saldırısına kurban gidebilirdi. Kalan iki anlamdan birisi de o yaratığın artık yaşamaktan bıktığı ve yeşim kaplanların yemeği olmak istediğiydi. Son fakat en kötüsü de, bir bölge savaşıydı. Yeşim kaplanların lideri ile bölge için savaşmaya gelen, başka bir tür güçlü yaratıktı. İkisinin savaşı yüzünden oluşan izdiham, o an ormanda olan maceracıların kesinlikle sonu demekti. Savaştan korkup kaçan yaratıklar canları pahasına önüne çıkan her şeyi ezip geçecekti.

Kitapta kasabadan da bahsedilmişti. Bu kasabanın çok büyük bir potansiyeli olduğu ve maceracılar için bir cennet olabileceğinden bahsediyordu. Tek sıkıntı ise yeşim kaplanların bölgesinin çok geniş olduğuydu. Bu yüzden hayvan çeşitliliği azdı. Babasının bile cesaret edemeyerek yüz kilometre derinliğe gidemedi bu ormanı gezmiş birinden bu kelimeleri okumak onu rahatlatıyordu. Bu demek oluyordu ki, Baron Seth ve diğer ikisi onların topraklarını bu sebepten istemiyordu. Aklına gelen tek şey ise ailesinin bir şeyini istedikleriydi. Hemen aklına şifa banyosu geldi.

Öğrendiğine göre bu şifa banyosu, yeşim kaplanların bölgesinden toplanan otlar sayesinde yapılıyordu. William bu otların ne olduğunu bilmiyordu. Ailede bilen kişi sayısı sınırlıydı. Tahminine göre, ailesi dışında bir tek onların doktoru olan Bay Huya biliyordu.

Bay huya deneyimli bir doktordu ve aynı zamanda bir büyücü. Onun yakınlığının kesinlikle bitkiler ile olduğunu düşünmüştü. Kendisini sadece bir kez, şifa banyosunu hizmetçilerle birlikte hazırlarken görmüştü. Toza dönüştürülmüş otlar atıyordu suyun içine. Yaşlı, sevimli bir adamdı. Dedesinin zamanından beri baronlukta çalışıyordu.

Son olarak kitaptan edindiği bilgilerden ezici çoğunluk yaratık çeşitlerine değiniyordu. Yüzlerce yaratık tanıtılmıştı. Adı, görünüşü, güçlü yönleri, zayıflığı, neyi sevdiği ve nefret ettiği şeyler dahil her bir yaratık hakkında onlarca bilgi vardı. Önceki dünyasında efsane olan bütün yaratıklar burada mevcuttu. Hatta çoğu yaratık, önceki dünyasının yaratıklarının mutasyona uğramış hali gibi duruyordu.

Bu bilgileri edindikten sonra, Torim’in ne kadar güçlü ve sabırlı bir insan olduğunu tahmin edebiliyordu. ‘Bütün bu hayvanları izlemek, kaydetmek ve savaşmak için çok zaman harcamış olmalı.’ Diye düşündü.

‘Bu adamın hakkı ödenmez.’

Sonra elindeki kitabı aldığı rafa bırakarak, uyumak için odasına döndü.

…

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.