William, zamanın bu dünyada öncekine göre daha hızlı aktığını hissetti. Sanki göz açıp kapayıncaya kadar bir yıl geçmiş ve iki yaşına basmıştı. Seçim günü daha dün olmuş gibi hatıralarında hala canlıydı.
Bu dünyada doğum günü kutlaması, kişi ilk yaşına bastığında, yetişkinliğe ilk adımını attığında ve güçlü, saygın biriysen istediğin her zaman yapılırdı. William’ın soylu bir babası olsa bile büyük ihtimal on altı yaşına kadar bir daha doğum günü kutlamayacaktı.
Şu anda öğretmeninin karşısına oturmuş, pür dikkat onu dinliyordu.
“William, Argos dili için sana öğretebileceğim pek bir şey kalmadı. Ben bu zamana kadar sana sadece normal okuma yazmayı belki de biraz püf noktaları öğretirim diyordum ama sen beklentilerimi aştın! Sünger gibi ne verdiysem emdin. Sanırım artık Argos dilinde ben kadar yeteneklisin. Bugün resmi olarak Argos dilini sana öğretmeyi bırakıyorum. Artık diğer derslere geçeceğiz.”
Öğretmeninin övgüsü, William’I mutlu etmişti. Dil konusunda yetenekli olduğunu biliyordu fakat Argos dili, önceki hayatındaki Türkçeden çok, çok daha basitti. İngilizceyle bile kıyaslanamazdı. Önceki hayatında bile öğretmeninden aldığı övgüler onu her zaman sevindirirdi. Eğer Mehmet her şeyde fazla iyi olmasaydı, emindi ki bütün övgüler ona gidecekti.
Zimo biraz nefeslendikten sonra devam etti.
“Sana görgü kurallarını da öğretmek istedim fakat buna gerek yok gibi görünüyor. Şimdiden zaten kendin izleyerek öğrenmişsin. Bu yüzden, bu dersi de atlayacağız. Şimdi sana soracağım, şiir mi yoksa matematik mi?”
William kendi içinde düşüncelere boğuldu. ‘Sürekli güç, güç diye bağırdığınız bu dünyada şiir ve matematik ne sikime yarayacak?’ kızgın düşünceleri suratında belirdi. Bir kaç ay önce, babasının çalışma odasındaki kitapları okumaya başlamıştı. ‘Argos Tarihçesi’ ‘Argos’un Tepeleri’, ‘Kadim Coğrafya’ ve ‘Enta’nın Seyahat Günlüğü’ kitaplarını bitirmişti. Bu kitaplardan çıkardığı tek bir sonuç vardı. O da sarayda üst düzey yetkili bile olsan, güçlü bir insan geldiğinde, önünde eğilmek zorundaydın. Bu güç gerek siyasal gerekse kişisel beden gücüydü. Siyasal güç bile kişisel beden gücünün yanında sönük kalıyordu. Enta’nın günlüğüne göre daha önce bir kral ufak bir anlaşmazlık yüzünden güçlü bir paralı askeri kızdırmış ve paralı asker sinirlenince sarayına girip onu yakasından tutarak şehir meydanında infaz etmişti. Bu demek oluyordu ki ister kral ister imparator ol, kişisel gücün yoksa tam bir hiçtin. Bu yüzden matematik ve şiir konusunda çok karamsardı.
Bir süre sonra düşüncelerinden uyanıp öğretmenine baktı. Suratında ‘üzgünüm ama söylemek zorundayım’ ifadesi vardı.
“Öğretmenim ben de şiir ve matematik öğrenmek isterim fakat yaşadığımız dünya adil değil.”
“Ne demek istiyorsun?” dedi Zimo, sorgular gibi. Bu tür bir cevabı bekliyordu, bu yüzden sadece sebebini öğrenmek istedi.
“Öğretmenim, demek istediğim, şiir ve matematik bana düşmanlarımı öldürme gücü verecek mi?”
İşte şimdi Zimo şaşırmıştı. Sadece basit bir ‘Ne işime yarıyacak ya?’ diye bir cevap bekliyordu fakat bu soruyla karşılaşınca kaşlarını çattı. ‘Bu velet daha iki yaşında ama adam öldürmekten mi bahsediyor?’ diye düşündü. Hiç konuşmadı, devam etmesini işaret etti.
“Öğretmenim, farkındasınızdır ki bir soylu olmak dışarıdan güzel görünse de içeriden çöp toplama alanları kadar pis kokulu. Ne kadar kanlı ve tehlikeli olduğunu anlatmama gerek yoktur umarım. Sizin de ‘Argos Tarihçesi’ni okuduğunuzu düşünüyorum. Tebaası olduğumuz kraliyet ailesi bile kan ve kemiklerin üzerine kuruluyken…Demek istediğim, şiir ve matematik gibi gerçeğe fazla bir etkisi olman şeyler ne işimize yarayacak?”
Zimo, onun bu cümleleri ile şaşkınlığını gizleyemedi. Veledin neredeyse söylediği her şey doğruydu. Bu velette belki bir gün güçlenecek, savaş alanına gidecekti. Çok yüksek bir soylu olmadığı sürece bundan kaçış yoktu. Bu düşünceler ile ona zorla şiir öğretmekten vazgeçti fakat hala matemetiği öğretmek istiyordu.
“Will, tamam. Dediğin gibi yapacağız. Sana Şiir öğretmeyeceğim fakat matemetiği illa ki öğrenmek zorundasın. Çünkü matematik, bazen savaşlarda bile işe yarayabilir! Bir mancınığın kullanımını matematikle anlarsın. Bu yüzden bundan kaçışın yok.”
William o kadar konuşmanın boşa gittiğini hissetti. ‘Sizin matematik hakkında bildiğiniz ve benim bilmediğim ne olabilir? Mühendisim lan ben. Matematikle doğdum, matematikle öldüm.’ Kaşlarını çatarak yüz ifadesinde düşüncelerini belli etti fakat konuşmadı. Hem zaten sayıları falan öğrenmişti. Şimdiden bu konuda zaten yetkin olduğunu düşünüyordu.
“O zaman başlayalım!” dedi Zimo neyle karşılaşacağını bilmeyerek.
Bir kaç gün sonra, Theo çalışma odasında kasabanın son zamanlarda ürettiği tahılların belgelerini gözden geçiriyordu. Öğretmen Zimo’nun bağırmasıyla irkildi ve kapıya baktı. Kapının dışında Zimo’nun ‘Dahi! Dahi!’ diye bağırdığını boğuk ta olsa duyabiliyordu. Kapıdaki iki koruma Zimo’yu Baron’un izni olmadan içeri almayı reddetti. Theo, masanın karşısında oturan Hurim’e kapıyı işaret ederek, Zimo’yu içeri almasını söyledi.
Zimo içeri girdiğinde terden sırılsıklam olmuş bir haldeydi. Hemen Theo’nun karşısına geldi ve bağırmaya devam etti. “Dahi! Dahi! Kesinlikle bir dahi!”
Theo kaşlarını çattı. “Öğretmen, lütfen oturun, sakin olun. William ile ilgili bir şey mi var?”
Zimo sonunda biraz sakinleşebildi ve Hurim’in karşısına oturdu. “Ne demek William ile ilgili bir şey mi var? Tabiki onunla ilgili. Başka kime öğretiyorum sanıyorsun.” Theo onun saygısızlığını görmezden geldi.
Zimo devam etti. “Oğlun kesinlikle bir dahi! Bir…Bir hafta önce ona matematik öğretmeye başladım. Bu velet ne sorduysam cevaplıyor, ne anlattıysam anında anlıyor. Hatta benden daha iyi bile diyebilirim!” dedi.
Bu sefer şaşkın, sevinç duygusundan arınmıştı fakat yüzünü bir umutsuzluk kaplamıştı.
“Bir haftada, bütün matematiği öğrendi bitirdi.” Dedi.
Theo da sevinmişti. Oğlunun matematik konusunda bir dahi olduğunu şimdi öğreniyordu. ‘Bunu Sophia ile kutlamalıyız!’ diye düşündü. Zimo hiç duraksamadan devam etti.
Cebinden bir kağıt parçası çıkardı ve Theo’ya uzattı. Theo onu aldığında ilk başta anlamadı. Sonrasında ise hayretler içerisinde kaldı. ‘Böyle de olabilir mi?’ diye düşündü. Elindeki kağıdın ne anlama geldiğini çözmüştü.
“Sen de anlamışsındır. O kadar iyi ki bir öğretmen bile olabilir. Elindeki şeye çarpım tablosu dedi. Böylece herkesin daha kolay anlayabileceğini söyledi. Gerçekten sonuna kadar haklı. Birisi bunu ezberlerse bir kaç günde matematiğin temellerini öğrenebilir!” dedi Zimo hala umutsuzluk ile.
Theo sonunda bütün olayı çözmüştü. Aklında binbir düşünce dönüyordu. Öğretmen Zimo’ya ifadesiz bir şekilde baktı ve sonunda, “Öğretmen Zimo, sanırım artık William’a anlatacak bir şeyiniz kalmadı. İkimiz de eminiz ki onun bu yeteneği bir sır olarak kalmalı. Daha önceki yaşanan olaylardan dolayı böyle tedbirler almamız gerekiyor. Sonuçta kaygısız bir hayat yaşamıyoruz.” Elindeki kağıdı ona uzattı. “Bu sizde kalabilir, öğrencilerine öğretmeye devam edebilirsiniz. Size kalan borcumuzu ödeyeceğiz.”
Zimo böyle olacağını biliyordu fakat önemsemedi. Artık kendisi bilse yeterdi. O da eğer William’ın dehasını açıklarsa çocuğun tehlikeye gireceğini biliyordu. William’ın da dediği gibi, soylu dünyası acımasızdı. Üstelik sadece William değil, kendisi de tehlikeye girerdi. Bir düşmanı varsa kesinlikle onu da bulurlardı, daha fazla sırrını öğrenmek için.
Theo’nun bu kararına anlayış gösterdi. Hurim ona kalan öğretim ücretini ödedi ve William’a son kez veda ederek ayrıldı. Öğrettiği bu çocuk sayesinde Argos’ta ‘Matematiğin Babası’ ünvanını alacağını nerden bilebilirdi? William’ın fikirleri onun Matematiğe olan algısını genişletmişti.
Theo da mutlu bir şekilde onu uğurladı. Daha önce Zelia ile yaşadıkları olay yüzünden biraz düşük profilli kalmasını öğrenmişti. Tek varisiydi ve onu elinden geldiğince koruması gerekiyordu.
Bu arada Zelia’yı serbest bırakmışlardı çünkü Seth verdiği sözü tutmamış, onun ailesini o gittikten sonra fazladan bir boğazı daha doyurmamak için katletmişti.
…
Willaim artık öğrenmek zorunda kalmadığı için çok falza boş zamana sahipti. Aslında o da matematik konusunda bu kadar yetkin olduğunu göstermek istemiyordu fakat daha ilk günden zaten bildiği şeyleri bir çocuk anlatıyormuş gibi geldiğinden, hızlıca Zimo’ya ne kadar dahi olduğunu göstermek için harekete geçmişti. İşe yaramıştı. Bir hafta içinde kendini kanıtlamış ve Zimo’yu yollamıştı. Artık kalan kitaplara odaklanabilirdi.
Bundan sonra William, küçük bedenini her gün Theo’nun çalışma odasına sürüklüyor bir yandan Baronluk hakkında babasının kararlarını dinlerken bölgeleri hakkında fikir ediniyor bir yandan da daha boyu yetmediği için alt raflardaki kitapları okuyordu.
Bulunduğu krallık hakkında bir sürü şey öğrenmişti. Özellikle coğrafyayı anlatan kitaplar çok hoşuna gitmişti. Daha önceki dünyasında olmayan, vahşi, sihirli hayvanların kol gezdiği tehlikeli bölgelerden tut, gizemli, mistik bölgeler hakkında bir sürü bilgi edinmişti. Argos’un toprakları çok genişti ilk başta çok şaşırdı fakat devam kitabında ne kadar yanıldığını anladı.
Bu lanet dünya çok genişti!
Bulunduğu Yeşim Rüzgar Krallığı, önceki dünyası ile kıyaslandığında Avrupa kıtası ile yakın boyutlardaydı. Fakat dünya geneline vurduğunda, köşedeki küçük, kırsal bir kasaba kadar kalıyordu.
Bunun gibi bilinen dört krallık vardı!
Dördünün birleşimi en az Avustralya kıtası kadar büyük olurdu!
Etha’nın kitabında da bahsedilene göre, daha bilinmeyen bir sürü krallık ve hatta impratorluklar olabilirdi. Etha’nın ömrü bunları görmeye yetmemişti. Henüz gezdiği dördüncü krallıktan sonra yolculuğunun başladığı yere dönmüş, orada vefat etmişti.
William gittikçe meraklanıyordu. Sadece bu dört krallık bile ona eski dünyası kadar büyük gelmişti okurken. O gün bir karar verdi. Önceki dünyasında bulunduğu şehirden bile pek çıkmamış birisi olarak, bu sefer bulunduğu dünyanın bütün nimetlerini görmek istiyordu. Eğer bir gün kendi hikayesini yazacak birisi olursa, ondan ‘Gezgin’ hatta belki de ‘Kaşif’ olarak bahsetmelerini istiyordu.
Ne yazıkki bunun için güçlenmesi gerekecekti. Bir de para lazımdı. Emindi ki eğer normal bir yetişkin olarak şimdi yola çıksa, karşılaşacağı ilk canavar yada haydut grubu tarafından öldürüldü. Bu dünyada siviller için yaşam çok zordu. Sadece korunaklı yerlerde hayatta kalabildiler.
Zamanın bir an önce hızlıca geçmesini istedi. Henüz onunla birlikte gelen sistemin bile ne işe yaradığını bilmiyordu. Belki de gereksiz bir şey çıkacaktı ve onun güçlenmesine yardımcı olamayacaktı.
İşi şansa bırakmak istemedi ve heyecanla o günün gelmesini bekledi.
…
Bugün Theo, onu kalenin önündeki askerlerin eğitim alanına çağırmıştı.
William eğitim alanına girdiğinde üzerinde onlarca bakış hissetti. Babası, ortaya kurulmuş masanın başında bir sandalyede oturuyordu. Şarabını içerek onun utangaç yürümesini izliyordu. Yirmiden fazla iri yarı adam kollarını kavuşturmuş, Theo’nun iki yanında ayakta bekliyordu. Hepsi kaşları çatık bir şekilde William’I izliyordu.
William aşırı utanmıştı. O bakışların onu öldürebileceğini hissetti. Karşısındaki adamların en kısası 190 cm boyundaydI. Bazıları babasından da uzundu. Iki buçuk metreye yakın boyu olan bir adam da vardı.
Kendisi ise henüz üç yaşında olmasına rağmen, ilerde onlar kadar olabileceğini fark etti. Şimdiden 6-7 yaşında bir çocuk gibi görünüyordu. Babasının yemeklerine eklediği kaplan kanı ve etinin bunu sağladığını anlamıştı. Bu yüzden her gün şişene kadar kaplan kanı içiyordu. Tabi içebildiği hala en fazla üç damlaydı. Vücudu kaplanın kanında bulunan enerji için yetersizdi.
Meydanın ortasına geldiğinde, askerlerden birisi onun önüne tahta bir kılıç fırlattı. Boyuyla orantısız bir şekilde uzundu. İki eliyle ancak kaldırabildi.
‘Lanet olasıca çok ağır!’ diye düşündü. Bunun, kara ormandaki beyaz demir ağacından yapıldığını anladı.
Bu ağaçlar çok nadirdi. Bu ağaçların birden fazla çeşidi vardı. Kesmesi ve ondan bir eşya yapılması aşırı zordu. Beyaz demir ağacı özellikle çok ağır değildi. Aklına yeşil ve mavi demir ağaçları geldiğinde sevindi. Eğer onlar olsaydı bir milim bile hareket ettiremeyeceğine emindi.
Zor da olsa yüzünün hizasına getirmeyi başardı.
Theo, onun tahta kılıcı kaldırdığını gördüğünde ayağa kalktı. Sağ elini uzattı ve hemen yanındaki askerlerden birisi onun avucuna yine beyaz demir ağacından yapılmış bir kılıç koydu. William’a doğru yürüken konuşmaya başladı.
“Bugünden itibaren bu adamlarla birlikte eğitim yapacaksın. Elindeki kılıcı rahatça sallayabilene dek savaşçının ne işe yaradığını sana öğretmeyeceğim. O gün buradaki adamlardan herhangi biriyle düello yapabilirsin, yenebildiğin gün sana anlatacağım.” Dedi. William’ın küçük bedeninin karşısına gelmişti.
Bir dağ gibi onun karşısına dikildi. William’ın yüzü hafif bir korku ifadesi göstermeye başlamıştı. Önceki dünyanın en uzun ve güçlü insanı karşısında olsa bile korkmazdı. Sadece biraz şaşırırdı ve gülüp geçerdi. Fakat bu dünyada güçlü bir insanın ölümü temsil edebileceğini biliyordu. O yüzden hafif bir korku hissetmesi normaldi, her ne kadar babası da olsa.
“Şimdi kılıcını kaldır ve tüm gücünle vur!” diye bağırdı.
William zaten zor kaldırdığı kılıcı nasıl sallayabileceğini düşünürken Theo onu beklemedi ve ilk hamleyi ona yaptı. Direk karşısından, elindeki tahta kılıca vurdu ve William’ın kendi kılıcı onun suratına çarptı. Kesin değildi ama lanet olasıca derecede ağır olduğundan çok acıtmıştı.
Willam bu darbeyle yere düştüğünde tekrar ayağa kalkmak istedi fakat Theo onu beklemedi. Yine yerde yatarken kılıcına vurdu. Bu sefer yüzüne daha sert çarpmıştı. Sonra ayağıyla William’I sırtından kaldırdı ve bu sefer kılıcıyla boşta olan sırtına vurdu.
“Hiç bir zaman düşmanına sırtını dönme!” diye bağırdı.
William içinden, ‘Orospu çocuğu ayağa beni sen kaldırdın, ne sırtını dönmesi?’ diye bağırıyordu ama onun sesini duyan yoktu. Bu seferde yüz üstü düşmüştü. Yerdeki toz toprak hep ağzına burnuna girmişti. Öksürerek kalkmaya çalıştı ama kalkamadan bu sefer Theo onun dizlerine vurdu.
“Hiç bir zaman düşmanının karşısında diz çökme!” dedi.
Karşısına geldi ve diz çökmüş William’a baktı.
“Hiç bir zaman merhamet dilenme! Onurunla öl!” diye bağırdı ve elindeki tahta kılıcın geniş yüzeyi ile onun kafasına yandan vurdu.
William bayılacak gibi hissetti ama bayılmadı. Gözü kararmış, başı dönüyor olsa da dayandı.
Theo’nun, kılıcı ona bakıp gülen adamlardan birisine fırlattığını ve ayrıldığını gördü.
Eğitim alanında onu izleyen askerlerin hepsi gülüyor, parmakları ile işaret ederek onunla alay ediyorlardı.
William babasının neyi amaçladığını hemen anladı. Onu aşağılayarak, alay ederek ve gülerek hırslandırmaya çalışıyordu. Çoğu kişi bu tür bir durumda ya küser, ya da gayret göstererek eğitime devam ederdi.
William’ın ise düşünceleri farklıydı. ‘Göt herif!’ diye bağırdı içinden. ‘Ben senin ne bok yemeye çalıştığını anlamadım mı sanıyorsun? Sanki çock var karşısında’ sonra aklına geldi. ‘Evet! Lanet bir çocuk var’ dedi.
‘Beni bu tür numaralarla kandıramazsın ama ben yine de kanmış gibi yapacağım.’ Gerçekten de onun için bu tür numaralara gerek yoktu. Zaten, güçlenmek istediği için bunu yapacağı açıktı. Öteki dünyasında yaşadığı hiç bir pişmanlığı bu dünyada da yaşamak istemiyordu.
Theo gittikten sonra gözleri yavaşça normale döndü ve ayağa kalktı. Kalkarken bayağı zorlanmıştı çünkü aptal herif onun dizlerine de vurmuştu. Bacakları ağrıdan titriyordu. Fakat başardı.
Kılıçtan destek alıp duruşunu düzelttiğinde, gülen adamların arasından 190 cm ile en kısa olanı onun yanına geldi ve kolunu tuttu. Ona destek olmaya çalıştı. Sonra dönüp, hala gülen diğerlerine bağırdı.
“Lanet olası pislikler! Ne diye gülüyorsunuz? Hanginiz üç yaşında bu kılıcı kaldırabilirdi?”
Bütün askerlerin gülümsemesi soldu. Birisi hafif sinirlenmiş gibi yaparak, “Ama patron, şu velede baksana! Daha annesinden süt emiyor ama gelmiş bizimle eğitime katılıyor.”
“Yapacak bir şey yok! Baron’un emri. Bundan sonra ona silah arkadaşı gibi davranacaksınız! Eğer ona farklı davrandığınızı görürsem, eğitiminiz iki katına çıkar!” diye bağırdı.
Tüm askerler sessiz kaldı ve omuzlarını silkerek oradan ayrıldı. Artık eğitim alanında sadece ikisi kalmıştı.
William ise hala sinirliydi. ‘Şimdide iyi polis kötü polis mi oynuyorsunuz? Lanet olsun bu adamlar çok basit fikirli’ diye düşündü. Ama oyuna devam etmeye karar verdi.
Adam onun, kırılmış görünen, şişmiş ve morarmış yüzüne baktı ve, “Ben Pierce. Bundan sonra bana eğitmen diyebilirsin. Her gün sabah ilk ışıkta burada olacaksın. Eğer bir dakika bile gecikirsen, eğitimin iki katına çıkar. Çocuk olduğun için sana kolay davranacağımı sanma!” dedi.
William hafifçe başını kaldırdı ve Pierce’nin yüzüne baktı. Onun kısa beyaz saçları ve uzun beyaz sakalı vardı. Yüzü yıllara boyun eğmişti. Kırk yada ellilerinde gibi görünüyordu fakat vücudu son derece dinçti. ‘Herifin vücudu tam bir kas yığını’ diye düşündü. Yaşına göre iyi olduğu fikrini edindi.
Vücudunu düzeltti. Önceki hayatından bir asker gibi dimdik durdu. Kollarını iki yana sabitleyerek başını salladı. “Emredersiniz efendim!” dedi.
Pierce onun disiplinli bir çocuk olduğunu hissetti ve mutlu oldu. Diğer her çocuk gibi şımarık küçük bi velet olacağını düşünmüştü. Bunun iyiye işaret olduğunu düşündü ve gülümsedi.
“Hadi bakalım, şimdi evine git ve dinlen. Sabah burada ol.” Dedi gülümseyerek.
“Ama, ama eğitmen. Yürüyemiyorum ki.” Dedi. Pierce kaşlarını çattı, içinden ‘Neden bacaklarına vurdun ki?’ diye düşündü.
“Her neyse, o zaman ben götüreyim seni.” Dedi ifadesiz bir şekilde. William’I sırtından bir köpek yavrusu gibi tuttu ve odasına götürdü.
Sophia da tüm bu olanları uzak bir köşeden izliyordu. Onun her bir darbe aldığını gördüğünde içi acısa da, Theo ne olursa olsun müdahale etmemesini söylemişti. Bu yüzden sadece dayanabildi.
William’ın odasına girdiğinde onun küçük bedeninin yatakta uykuya daldığını gördü. Hizmetçilerden, iyileştirici bir krem isteyerek, onun şişliklerine ve morluklarına dikkatlice sürdü. Uyandırmamak için elinden geleni yaptı. Kremi tamamen yedirdiğinde mutlu bir şekilde, yaptığından memnun, William’ın odasından ayrıldı.
…