İçeriğe geç

Her Şey Bir Yıldırım ile Başladı

Bölüm 10 · 12 dk okuma

Her Şey Bir Yıldırım ile Başladı

Bölüm 10

Bölüm 10: Gerçek Eğitim-2

Sabah, şafakla birlikte Pierce dahil beş kişi volkanın dibindeki kamptan ayrıldı.

Bi kaç kilometre yürüdükten sonra Pierce onları durdurdu. Yüzü ciddi görünüyordu. Bir süre etrafına baktıktan sonra, arkadaki askerlere döndü.

“William, Godo, siz ikiniz arkada yan yana durun. George, Mura, siz de hemen benim arkamda. Ben önden yolu açacağım. Silahlarınızı çekin! Bundan sonraki yol, önceki gibi temiz değil. Şu andan itibaren eğitiminiz resmi olarak başlamıştır!” dedi.

Herkes yavaştan tedirginleşmeye başladı. William bir eli ile kılıcını omzuna alarak sağ arkada yürümeye başladı. Godo da mızrağını omzuna almıştı. Öndeki George, dört yıldır beraber eğitim aldıkları iki buçuk metrelik devdi. Kendisine zırh olarak, demir beden tekniğine rağmen çelik seçmişti. Kendisi kadar geniş kalkan ile gürz kullanıyordu. Gruba güven hissi veriyordu.

Yanındaki Mura ise tamamen ortalama birisiydi. En başından beri görünüşü göze çarpmıyordu. Fakat herkes onun sessizlikten hoşlanan sakin birisi olduğunu biliyordu. Ancak şimdi biraz heyecanlanmaya başlamıştı. Yaratıklarla savaşma fikrinin onu cezbettiği belliydi. Onun da William gibi bir büyük kılıcı, ekstrası olarak da aile yadigarı küçük bir hançeri vardı.

Grup bir kaç kilometre yürüdükten sonra ilk yaratıkları ile karşılaştılar. Mavi sırtlı domuzdu. Henüz meridyen açma seviyesinde bir yaratıktı. Pierce onun beşinci meridyenini açtığını söyledi. Yani içlerinden birinin halledebileceği kadar zayıftı.

İlk olarak Godo savaşmak istedi. Domuz, bir inek kadar büyük ve vahşi görünmesine rağmen, Godo tüm cesareti ile öne çıktı.

Mızrağını elinde çevirdikten sonra domuza atladı.

Mızrak gerçekten de onun için en uygun silahtı. Domuz ile savaşırken özgürce mesafesini koruyabiliyor, hiç yara almadan küçük yaralar açabiliyordu. Fakat Mavi sırtlı domuzun elementini bilmediği belliydi. Su yakınlığı olan bir yaratıktı. Bu yüzden iyileştime yetenekleri çok yüksekti. Godo’nun onu yorma planı suya düşmüştü. Yarım saat sonra ancak öldürebildi. Fakat kendisi bu süreçte aşırı yorulmuştu.

Pierce içinden, “Bu salaklara yaratıkları öğretmek lazım.” Dedi.

William en başından bu yaratığın güçlü ve zayıf yönlerini biliyordu. Fakat Godo’nun yetenekleri görmek için konuşmamayı seçti. Hem de ilk defa yaratıkla savaşan birinin tepkilerini izlemeyi.

Godo’nun zorlanmadığını hissettiğinden, bir sonraki yaratığı kendisi öldürmek istedi.

İsteği çabucak gerçekleşmişti. Henüz daha Godo domuzu yeni öldürmüştü ki yerine bir yenisi daha geldi.

Bu seferki domuz daha büyüktü. Bir boğa gibi öfkeyle onlara doğru koşuyordu. Gözleri kızarmıştı. Belli ki az önce öldürdükleri, eşi ya da akrabasıydı. Büyük ihtimalle eşiydi çünkü yeni gelen domuzun hem vücudu hem de iki dişi daha büyüktü.

William, Pierce’in sözünü beklemeden öne atıldı. Kenarda soluklanan Godo’nun önüne geldi ve ona kaçması için bağırdı. Domuzu kafa kafaya karşılayacaktı.

Kılıcını savurduğunda domuz dişleri, ile karşılık verdi.

“Dingg!”

Metallerin çarpışma sesi ve ufak kıvılcımlar, kılıç ve dişler arasından çıkıyordu. Güçleri neredeyse birbirine eşitti. Fakat dayanıklılık için aynısı söylenemezdi.

William, kılıç ve dişler çarpıştığında bir hata yaptığını anladı. Henüz bu yaratığın seviyesin ibile bilmiyordu. Bilinç altında, tıpkı diğeri gibi beşinci meridyende olduğunu düşünmüştü. Halbuki bu yaratık kesinlikle beşinci seviyenin üzerindeydi.

William yine de umudunu kaybetmedi. Kılıcını oynatmadan ayaklarıyla yana kaydı. Kılıcını iki metal dişin arasından sürterek ve bastırarak çekti. Bununla domuzun burnunda bir kaç santim derinliğinde bir kesik açmıştı.

Sonra domuz acıyla tekrar saldırmak için öne atıldığında, dizlerini kırıp havaya zıpladı. İki metre kadar yükseldiğinde, domuz onu kaçırdı çünkü artık William, domuzun kör noktası olan gökyüzündeydi.

Kazandığı ivme ile aşağı düşerken, kılıcını da bedeninin gücünü kullanarak aşağı indirdi. O kadar güçlü vurmuştu ki domuzun sağ tarafından karnı tamamen açıldı. İçerisinden kesilmiş bağırsakları ve iç organları görülebiliyordu. Domuz bütün bunlara rağmen canlılığını kaybetmemişti. Bağırsakları sarksa bile intikam için tekrar saldırdı. William onu yine kolayca atlattı ve yaratığın ensesine vurdu. Tıpkı tezgahtaki bir hayvana tüm gücüyle vuran bir kasap gibiydi. Kılıcının gücü kemikleri kesmeye yetmedi fakat kan kaybından ölmesi için yeterince damara zarar verdi. Biraz geri çekilip, yaratığın kan kaybından ölmesini bekledi.

Sersemlemiş, bitkin yaratık her ne kadar tekrar saldırmaya yeltense de aşırı kan kaybından dolayı, vücudunda gücü toplayamadı. Bir dakika kadar sonra dört ayağı üzerine yığıldı. Ölürken bile hala diğer domuza bir sevgiliye bakarmış gibi bakıyordu.

Pierce izlediği gösteriden son derece memnundu. Diğerlerine William’I örnek almalarını, yaratıkların zayıf noktalarını öğrenmelerini istedi. Bu sözlerinden sonra Godo, George ve Mura yol boyunca sürekli gördükleri yaratıkların zayıflığını sorarak William’ın kafasını şişirdi.

Yolculuk boyunca büyük aksiliklerle karşılaşmadılar. Gördükleri en güçlü yaratık demir seviyeydi ve Pierce onu kovmuştu. İkisi arasında bir galip çıkmamıştı.

Tüm ekip yol boyunca Pierce’in koruması ve William’ın verdiği bilgiler ile bir kaç tane yaratık öldürmeyi başarmıştı.

Bu yolculuk, kara orman’ın derinliklerine üç gün sürdü!

Vardıklarında artık sıcak bir yerde olmadıklarını fark ettiler. Bulundukları yer sarp kayalıklardan oluşuyordu. Yine volkan gibi büyük bir dağın dibindeydiler. Fakat bu sefer bir mağara göremediler.

Bir kaç kilometre içeri, dağın derinliklerine doğru bir vadinin içine girdiler. Ekip buraya geldikten sonra daha aktif hissetti. Eğer burada meditasyon yapacak olurlarsa, kesinlikle daha hızlı gelişirlerdi.

Tamamen kayalardan başka bir yaşam formunun bulunmadığı vadinin içinde, en az bir ev kadar büyük bir kayanın önüne geldiler. Kaya biraz yuvarlaktı. Pierce onlardan yardım istedi. Bu kaya onun için bile ağırdı.

Yavaşça ittiler. Bir adamın geçebileceği kadar bir açıklık yarattıktan sonra Pierce içeri girdi. Diğerleri de onu takip etti.

Zifiri karanlık bir mağaraya gelmişlerdi. İçeri girince, zorla hareket ettirdikleri kayanın bir kaç metal çıkıntısı olduğunu gördüler. O çıkıntılar ile daha kolay bir şekilde eski haline getirebildiler.

Pierce beş meşale yaktı ve hepsinin eline verdi. “Benden fazla uzaklaşmayın!” dedi.

Mağaranın içi tamamen sessiz ve karanlıktı. Ellerindeki meşaleler bile en fazla on metreyi aydınlatıyordu.

Bir kaç kilometre yürüdükten sonra akan suyun sesini duymaya başladılar. O kadar gürültülüydü ki sanki bir şelale vardı önlerinde. Sese yaklaştıkça mağara daralıyordu. En son sağa döndüklerinde, suyun sesi daha net gelmeye başladı ve bir kale kapısına benzer, taştan bir kapıyla karşılaştılar. Kapının üzerinde iki nöbetçi vardı. Yaylarını kapıya yaklaşan ekibe doğrultmuşlardı. William, keskin okun ucundaki parıltı olmasa, onları göremeyecekti.

Sağdaki nöbetçi bağırdı. “Kimsiniz? Buraya ne amaçla geldiniz! Kendinizi tanıtın, yoksa saldıracağız!” dedi.

Bu bir kadın sesiydi.

Peirce hemen elini cebine uzattı ve George’a gösterdiği gibi bir mühür çıkardı.

“Biz Baron Theo’nun adamlarıyız! Lütfen saldırmayın! Ben Pierce!” diye bağırdı. Sonra elindeki mührü, kapının üzerindeki kadına attı.

Kadın onu yakaladıktan sonra sanki bu karanlıkta bile görebiliyormuş gibi inceledi. Bir süre sonra, “Kapıyı açın!” diye bağırdı.

Pierce ekibe onu takip etmelerini ve seslerini çıkarmamalarını söyledi.

Grup sessizce siyahlara bürünmüş insanların arasından geçerek ilerledi.

Bir süre sonra geniş bir alana vardılar. Burada karşılaştıkları manzara onları şoka uğrattı.

Burada, en az kendi baronluklarında bulunan kadar büyük bir kale vardı!

Kalenin etrafında ışık topları süzülüyor, onu sanki turistik bir yermiş gibi aydınlatıyordu. Kalenin kapısından sürekli insanlar girip çıkıyordu. Pierce ve diğerleri kapıya geldiklerinde, yine aynı mührü göstererek içeri girdiler.

Girişteki korumaları ve içeri giren insanları gördükten sonra peri masallarından birini yaşadıklarını düşündüler. Çünkü bu insanların uzun kulakları ve koyu tenleri vardı! Bunlar kara elflerdi!

Pierce hiç şaşırmamış gibiydi. Yoluna devam etti. Diğerleri de çabucak kendilerini sakinleştirdikten sorna onu takip ettiler.

Kale girişinin hemen yanında ufak bir kulube vardı. Gördükleri diğer elflere nazaran daha uzun boylu ve yapılı bir elf onları karşılamak için öne çıktı.

En az Pierce kadar güçlüydü. Kollarını kocaman açarak, “Eski dostum Pierce! Hoş geldin!” dedi

“Uzun zamandır uğramıyordun? Hangi rüzgar attı seni buraya?”

Pierce de gülümsedi ve onun sarılmasına karşılık verdi.

“Hangi rüzgar olacak!” arkasındaki dörtlüyü işaret etti.

“Bu veletler yüzünden buradayım. Her neyse beni tutma. Akşam her zamanki yerde buluşuruz.” Dedi.

“Ahahah! Tamam, sen kafanı yorma. İçkiler benden.” Sonra dörtlüye baktı.

“Veletler! Bu fırsatı boşa harcamayın! Burası sizin için cennet!” dedi

Pierce ona son kez bakıp, “Akşam görüşürüz Torman” Dedi.

Ekip Torman’I bırakıp, kalenin derinliklerine doğru ilerlemeye devam etti.

Torman onlara arkadan bakıp, düşüncelere daldı. Onların neden burada olduklarını biliyordu. Baron Theo ve bu karakolun yöneticisi bir anlaşma yapmışlardı. Theo zeki bir adamdı. Adamlarının burada güçlenmesi için gerekli kaynaklar karşılığında, ormanın yüzeyindeki kaynakları takas etti. Kara elflerin, orman yüzeyine bir sebepten dolayı çıkamadıklarını biliyordu. Ve bunu pazarlıkta koz olarak kullanma konusunda iyi bir iş başarmıştı. Her yıl buraya bir kaç metal elementi konusunda yetenekli asker gönderirdi.

Torman, onlar gözden kaybolduktan sonra kulubesine geri döndü. Kale muhafızlarının kaptan yardımcısıydı. İşini aksatamazdı.

Ekip bir süre sonra, bahçesi olan, çeşitli otların büyüdüğü büyük bir taştan eve geldi.

Burada, bahçede otlarla ilgilenen yaşlı bir adam vardı. Şimdiye kadar gördüğü herkesin aksine, bu adam son derece zayıf ve çelimsiz görünüyordu. Onları gülümseyerek karşıladı ve içeri davet etti.

Ekip, tıpkı normal bir ev gibi dekore edilmiş büyük salonda koltuğun üzerine oturdu. Yaşlı adam onlara çay ikram etti.

Pierce ilk yudumunu aldığında, William’I işaret ederek, “Amca, bak bu William.” Dedi.

Yaşlı adam William’a baktığında çok şaşırdı. Onu gördüğünde, sekiz yaşındaki biriyle kafasında eşleştirememişti. Ekibe yeni katılan yetenekli bir çocuk olduğunu düşünmüştü çünkü en az on dört yaşında görünüyordu.

“Demek sen William’sın.” Dedi gülümseyerek.

“Evet efendim!”

“Bana efendim demene gerek yok. Yaşlı bir bunaktan farkım yok. Bana amca diyebilirsin.” Dedi

“Nasıl istersen amca.”

Yaşlı adam gerçekten onun amca deyişine çok sevindi.

Bu sırada Pierce konuştu. “Bu kıdemliniz, büyük Baron Theodo’nun silah arkadaşıdır, ona Humir diyebilirsiniz.Hurim onun küçük kardeşidir. Kendisi onun altında bir askerdi. Şimdi Baron Theo’ya yardım ediyor.” Sonra yaşlı Humir’e döndü. “Amca, diğerleri nerede?” dedi.

Hurim sanki hiç acelesi yokmuş gibi yavaşça yanıtladı. “Onlar bronz seviyede bir yaratık buldular. Şanslıysak akşama lezzetli bir et yiyebiliriz.” Dedi ve çayından bir yudum aldıktan sonra devam etti.

“Tam zamanında geldiniz, bir kaç gün sonra yönetici mağara girişini açacak.” Orada tüm ciddiyetleriyle onu dinleyen dörtlüye baktı. “Şanslıysanız bir kaç meridyen açabilir ve diğerlerine avda katılabilirsiniz.” Dedi.

Pierce, onun lafı bittikten sonra açıklamaya başladı.

“Burası, eskiden büyük bir madendi. Yani metal elementi açısından zengin. Buranın yakınlarında özel bir cevher odası var. Bu cevherler metal elementini yıl boyunca toplar ve oda yılda bir kez, metal elementine yakın olanlar için açılır. Baron Theo, yeryüzündeki kaynaklar karşılığında bu fırsatı satın aldı. Şu anda tam altmış üç kişi burada eğitim görüyor. Yaratıkların çoğu metal elementi ağırlıklıdır ve yılda bir kez on kişinin eğitim odasına girmeye izin verilir.”

William, anlamıştı fakat aklına takılan bir soru da vardı. O davranmadan önce Açgözlü Godo sordu, “Eğer bu kadar iyi bir şeyse, neden o cevherlerden kılıç veya zırh yapmıyorlar?” dedi.

Pierce, onun yeterince bilgiye sahip olamdığını biliyordu. Bu yüzden kızmadı. “Her ne kadar adında cevher geçse ve metal elementini özümse de, onlar aslında sadece bir kristal. Demirciler için bir kullanımı yok. Bu yüzden gençlerin gelişmesi için bir kaynak olarak kullanılıyor.”

Grup anlamıştı. Pierce onlara odalarına gitmelerini ve dinlenmelerini söyledi. Bundan sonra bol bol meditasyon yapmalıydılar. Burasının metal, karanlık ve su elementi açısından yeterince zengin olduğunu söyledi.

Ekip zaten bu fırsat için son derece minnettardı. Meditasyon yapmayı denediklerinde vücutlarını saran Qi gücünü hissettiler. Demir beden tekniğini burada geliştirmek, dışarıya oranla, neredeyse iki katı etkiliydi.

Ellerinden geldiğince meditasyon yapmaya başladılar. Pierce, akşam olunca, söz verdiği içki için bir hana gitti.

Orada Toram ve bir kaç kara elf daha onu karşıladı. Elflerin acı, siyah birası Pierce’I de neşelendirmişti. Keyifle sohbet etmeye başladılar. Bir süre sonra Pierce ciddi bir yüz takındı.

“Ne zaman açılacak?” diye sordu.

Toram da gülmeyi kesti.

“Aslında kesin bir tarih yok, fakat yönetici bir hafta sonra geri dönecek. Kral değişince gerçekten ortam kaotikleşti.” Dedi.

“Bu taht oyunları hep böyle olmamış mıdır zaten? Eminim şu an başkentinizde kan gövdeyi götürüyordur.”

Toram uzun bir iç çekti. Sonra birasını bitirdi, “Bana bir bira daha!” diye bağırdı ve Pierce’e döndü.

“Sizin orda işler nasıl?” dedi.

Pierce de aynı şekilde iç çekerek, “Bilmiyoruz. Aslında buraya gelmem de bir sebepte bu yüzden. Söylentiler ortalıkta dolaşıyor fakat net bir şey yok. Belki bir yıl, belki bir kaç on yıl sonra fakat o gün kesinlikle gelecek.” Dedi.

Her şeyden üstü kapalı bahsediyorlardı fakat birbirlerini anlayabiliyorlardı. Bugün bir kaç eski arkadaş doyasıya içti.

…

Bir kaç gün sonra, sabah olduğunda Pierce onları apar topar kaldırdı. Bu sürede yeraltındaki gün doğumu ve gün batımına da alışmışlardı. Kalenin çevresinde sürekli dolaşan ışıklar, gece olduğunda çoğunluğu sönüyordu. Bu yüzden pek sıkıntı yaşamadılar.

Bu geçen bir kaç günde, burada halihazırda bulunan askerlerle de tanıştılar. Onları görünce hayranlık beslemeden edemediler. Aralarında en az onbeş kişi demir savaşçı seviyesindeydi. Pierce ile aynı güce sahiplerdi. Diğerlerinin çoğunluğu da ölüm meridyeni aşamasına kadar gelişmişlerdi. Sadece içlerinden dört kişi zeka meridyenini henüz açmamıştı.

Hızlıca giyindiler ve Pierce’I takip ettiler. Yolda onlara diğer dört ölüm meridyenine ulaşamamış asker de katıldı.

Bir kaç kilometre hızlıca yürüdükten sonra, metalden yapılma bir kapının önüne geldiler. Burada yirmiye yakın kara elf daha vardı. Konuşmadan, sessizce beklemeye başladılar.

Bir süre sonra, üç kişi geldi. Bu üçlünün ortasındaki kişi altın işlemeli siyah bir cüppe giymişti. Orta yaşlı görünüyordu ve altın çerçeveli, yuvarlak bir gözlük takılıyordu. Sadece ‘yakışıklı’ olarak tanımlanabilirdi. Yanındaki iki adamsa sadık korumalarıydı belli ki, altından zırhları, gümüşten mızrakları vardı.

Adam gelince Pierce hemen ayağa kalktı ve onun yanına gitti. İki koruma mızraklarıyla onu engelledi fakat adam elini sallayıp korumaları durdurdu.

Pierce hemen klasik bir soylu selamı verdi ve konuşmaya başladı.

“Efendim, ben Pierce. Baron Theo’nun emrindeyim. Bugün içeri girecek kişileri getirdim.”

Adam ona soğukça cevap verdi. “Hmm..Kaç kişi?” dedi.

“Efendim, sekiz normal, bir de ben.” Dedi.

“Oh, Theo gerçekten akıllı, senin iki sayılacağını biliyor olmalı.” Dedi.

“Evet, efendim siz kadar olmasa da zekidir.” Dedi. Arada onu da övmekten çekinmedi.

Adam Pierce’e elini salladı. “Tamam, birazdan açacağım, herkesle birlikte girebilirsin.” Dedi.

Pierce saygıyla eğildi ve geri çekildi. Bu adama saygı göstermesinin nedeni, birinci seviyenin zirvesinde bir büyücü olmasıydı. Yoksa statü olarak, Theo ile aynıydı.

Üstelik onun kabul edilip edilmeyeceği konusunda da emin değildi. Çünkü anlaşmaları sadece merdiyen açma aşamasındakileri içeriyordu. Theo bunu düşünmüştü. Bir kaç yıldır girenleri adamları sayesinde izliyordu. Bir süre düşündükten sonra, emebileceği metal elementlerini hesaplarayak bu sonuca varmıştı.

Bu fırsatı, Pierce’in demir savaşçının orta seviyesine ilerlemesi için kullanmıştı.

Pierce çekildikten sonra, adam kapıya yöneldi. Kapının yanına ulaştığında, bir büyü okumaya başladı.

Kapı, sarı bir ışıkla parlamaya başladı. Sonra hafif bir gıcırtıyla açıldı. Sadece bir adam genişliğinde açılmıştı.

O sırada adam bağırdı. “Herkes girsin! Şimdi!”

Herkes sırayla ve hızlıca içeri girdi. ‘İnsan’ olan Pierce ve ekip sıranın sonundaydı. En son, William kapıdan içeri adımını attığında kapı bir gıcırtıyla tekrar kapandı.

William içeri girdiğinde hissettiği manzara karşısında büyülendi. İrili ufaklı bir sürü kristal, mor bir ışıkla parlıyordu. İçeride ruhsal güç o kadar boldu ki, gökkuşağı renkli bir sis oluşmuştu.

Kara elflerin hepsi, hemen kristallerin yanına sırayla oturdular. İçerideki alan o kadar büyük değildi, bu yüzden biraz sıkıştılar. Aralarında bir adam mesafe ya var ya yoktu.

‘İnsan’ ekibi en son girdiği için, nispeten daha az ruhsal enerjiye sahip olan kapının yanına oturdular. Fakat bununla da mutlulardı. Sonuçta şu an tamamen yabancıların nimetlerinden faydalanıyorlardı.

William meditasyona başladığında, son bir haftadır yaptığı meditasyonla kazandığı ruhsal enerjiyi, bir saat kadar kısa bir sürede emebileceğini hissetti. Burasının gerçekten cennetten farkı yoktu.

Neredeyse bütün ekip kısa bir sürede acı meridyenini açtı. Bu meridyene acı meridyeni denmesinin bir sebebi vardı. Açtıktan sonra yaşadıkları, vücutlarının değişme hissinin verdiği acı, onları çıldırtma noktasına getirmişti. Fakat hiç biri bağırmaya cesaret edemedi. Kara elflerin, ters bir durumda onları anında öldürebilecek kadar güçlü ve kalabalık olduklarını biliyorlardı.

Yedi gün boyunca burada kalacaklardı. Ruhsal enerjinin bolluğundan yemek yemeye ihtiyaçları bile yoktu.

Bu mükemmel fırsatı sonuna kadar değerlendirdiler.

…

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.