İçeriğe geç

Her Şey Bir Yıldırım ile Başladı

Bölüm 11 · 9 dk okuma

Her Şey Bir Yıldırım ile Başladı

Bölüm 11

Bölüm 11: Dönüş

Sadece, kenardaki bir kaç yere bırakılmış meşalenin aydınlattığı karanlık bir mağarada, beş kişi, bir yaratıkla savaşıyordu. Bu yaratıık bir bir solucana benziyordu fakat uzun bir kuyruğu ve uçlarında iki tane keskin hançere benzeyen iğne bulunuyordu.

“Kuyruğunu kes!” diye bağırdı en genç görünen.

Siyah, uzun saçları topuz yapılmış olan adam yaratığın kuyruğuna en yakın olandı. Çiziklerle dolu kılıcını, tüm gücüyle bağırarak yaratığın kuyruğuna indirdi. Kuyruk onun yüzünü kesmeyi bir santimle kaçırmıştı fakat gencin kılıcı ıskalamadı.

Yaratık, kuyruğu kesildiğinde acı içinde bağırdı. Sesi normal yaratıklar gibi çıkmıyordu. Kova kadar geniş ağzı ve dört gözü dışında kulağı ve burnu yoktu. Tiz bir ses çıkarabildi.

“Ziiiiiiiii”

Onu çevrelemiş beş kişi kulaklarını kapadı.

Yaratığın sesine alıştıktan sonra, ilk başta bağıran genç, kılıcını eliyle hafifçe okşadı. Kılıç alev almaya başladı. Sonra tüm gücünü ayaklarında toplayarak zıpladı. Hala bağıran canavarın tam kafasının üzerine kılıcını sanki yere saplar gibi indirdi.

Yaratık hemen ölmedi, kafasını kılıçtan kurtarmak için çabalıyordu fakat genç te kılıcı yerinde tutmak için uğraşıyordu. Kılıçtaki alevler, yaratığın beyninin içini yakmaya başladı. Yaratık debeleniyor fakat ne yaparsa yapsın, ağzını açamadığından ve pençeleri olmadığından bir şey yapamıyordu.

Genç adamın bir kaç dakikalık sabrından sonra yaratık hareket etmeyi kesti.

Genç adam yaratığın öldüğünü doğruladıktan sonra yavaşça kılıcını çekti ve yorulmuş gibi omuzlarını indirdi. Derin bir nefes verdi.

Bu genç adam William dı. Bu yıl on iki yaşındaydı fakat buna rağmen yeni yetişkin gençlere benziyordu.

Vücudu diğerleri kadar kaslı ve devasa değildi fakat diğerlerinden güç olarak hiç geri kalmıyordu. Onun kasları bir demircinin elinden çıkmış mükemmel bir zırh gibi parlıyordu, göze batacak kadar büyük değillerdi. Boyu 170 cm civarındaydı. Siyah saçlarını kısa kesmişti. Kaşlarının bir iki santim üzerine geliyordu. Şimdiden bir yeni yetişkin gibi görünmeye başlamıştı.

Arada aynada kendisine bakıp ‘iyi ki o kanları içmeyi bıraktım’ diyordu. Henüz çok gençken bile koca bir adam gibi görünmek istemiyordu. Güçlü görünmek iyiydi fakat karizmasından bir şey kaybetmek istemiyordu. Şu anda eski dünyadaki halinden bin kat daha yakışıklı olduğuna emindi.

Ekip, geçtiğimiz dört yılda çok güçlenmişti. William hariç, hepsi demir seviyeye ulaşmıştı. William ise bilerek o son adımı atmadı. Hala inatla ölüm meridyenini açmamak için çabalıyordu. Bunun sebebi, babasının ‘Daha yükseğe ulaşmak istiyorsan, iyi bir temel atmalısın’ lafından geliyordu.

Bu süreçte boş durmamıştı tabii. Demir beden tekniğini tamamen öğrenmiş sayılırdı. Sadece demir seviyesine adım atması ve bir kere daha meditasyon yapması gerekiyordu. Sonra demir bedeni tamamlamış olacaktı. Keskinlik becerisi bir yan teknik olduğu için çoktan bütün gücünü kullanabiliyordu.

Planlarına göre, demir seviyesine yarın girecekti. Çünkü yarın, yine cevher odasının açılma günüydü. Oranın, bol elementlerin ve ruh gücünün sayesinde, onun seviye atlamasına yardım edeceğini hissediyordu.

Kendisi aslında biraz da ölüm meridyeninden korkuyordu. Çünkü bir savaşçı olmak için en büyük engeldi!

Adı boşuna ölüm meridyeni değildi. Bu aşamada eğer başarısız olursan, tek sonuç ölümdü. Bu dünyada kısa süreliğine var olan William, ölümden biraz korkuyordu. Henüz bu dünyanın nimetlerinden yeterince faydalanmadığını biliyordu. Hala bu dünyanın her bir karışını gezmek, incelemek istiyordu. Hatta bir günlük bile tutmaya başlamıştı.

“Bu yaratığın adı ne? hangi parçalarını almalıyız? Yenir mi?” diye sordu kuyruğunu kesen Mura.

“Hayır, kesinlikle yenmez. Fakat kuyruğu silah, gözleri de büyü yapımında kullanılıyor. Onları almalıyız, cesedi bırakalım.” William yer altına geldiğinden beri buradaki yaratıkların yüzeyden çok farklı olduğunu anladı. Neredeyse hiç bir yaratığı tanımıyordu. Hepsi çok garip görünümlüydü. En tanıdık görülenleri akrep gibi böcekler ve yarasalardı. Bu yüzden, kazandığı paranın karşılığı olarak sürekli kitap almıştı. Şimdiden elliye yakın kitap bitirmişti.

Yaratığın kuyruğunu kesip, gözlerini çıkardıktan sonra kaleye geri döndüler. Bu dört yılda, yer altının ne kadar büyük olabileceğini anlamışlardı. Neredeyse yüz kilometre boyunca mağaralarda avlandıktan sonra bile hala elflerin herhangi bir başka şehrini görememişlerdi.

Görseler bile büyük ihtimalle esir alınırlardı. Çünkü Theo’nun anlaşması, sadece ‘yeryüzü’ karakolunun yöneticisi, Elgaar ileydi.

Eve döndüklerinde, Pierce’in yanlarında üç kişi getirdiğini, onların geniş salonda oturduklarını gördüler.

Yeni gelen küçükler onlara hayranlık ve biraz da korkuyla bakıyorlardı.

William hemen öne çıktı. “Eğitmen Pierce! Hoş geldin!” dedi ve ona sarıldı.

Pierce de gülümseyerek karşılık verdi.

“Yukarda durum nasıl? Bizimkilerden, ve küçük Wilson dan haber var mı?” diye sordu.

Pierce yorgun olduğundan koltuğa oturdu ve yavaşça yukarıdaki durumu anlatmaya başladı.

Bu geçen dört yılda William’ın kardeşi doğmuş ve hatta biraz büyümüştü. William hala onu görememişti çünkü dört yıldır yeryüzüne çıkmamıştı. Bu sürede eğer güneş topları, yeryüzündeki güneşi taklit etmese, kesinlikle ten renginin solacağı ve zayıflayacağından emindi.

Pierce ona ailesinin iyi olduğunu ve Wilson’un da sağlıklı bir şekilde büyüdüğünü söyledi. Ablası Valynn’de eve bir mektup yazmış, sonunda gelişmiş bir çırak olduğu haberini vermişti. Tüm aile ondan umutluydu. Eğer 1. Seviye büyücü olursa, ailelerinin prestiji katlanarak artacaktı.

William, soylu camiası ve küçük konularla ilgilenmiyordu. O, bu dünyaya geldiğinden beri bir ailesi olmasına rağmen bencil davranıyordu. Çünkü hayalleri vardı. İki hayat yaşayan biri olarak biliyordu ki, burası ilerde ona çok küçük hissettirecekti. Hatta şimdiden böyle hissetmeye başlamıştı bile. Yarın, eğer ölmezse bu hissin daha da artacağını biliyordu. Henüz gücü onları öldürmeye yetmese de vücudunun gücü ve hızıyla Demir seviyenin zirvesinde olmadığı sürece kaçabileceğine emindi.

Ekip, bugün avladıkları yaratıklardan sonra yorulmuştu. Yeni gelenlere cesaret verici bir kaç söz söyleyip Pierce’e veda ettiler.

…

Ertesi gün yine o mağaranın önüne geldiler. Bu sefer ekipte en yüksek seviye kendisi vardı. Diğer herkes ya ölüm meridyenine gelmemiş, ya da yer altına yeni gelen askerlerdi.

Aslında şimdiye kadar Godo ve diğerlerinin ayrılması gerekiyordu fakat William’I beklemek için Theo’ya, geri dönenler ile mektup yolladılar. Theo onların bu isteğini kabul etmişti. Hem oğlunun korumaları olmaları onun da işine gelmişti.

Yine her zamanki prosedür tekrar edildi. Yönetici gelerek kapıyı açtı. Bu sefer girenler daha azdı. Elfler bile on kişi göndermişti. Kendileri ile birlikte toplam on sekiz kişi olmuşlardı.

Bu sefer William, en büyük kristalin yanına oturdu. Çoğu elf onu tanıdığı için itiraz etmedi. Üstelik büyük bir anlaşmazlıkta onu yenebilecek fazla adamları yoktu.

Meditasyona başladı. Yaklaşık yarım saat sonra, içindeki zaten maksimumda olan Qi’nin ve metal elementinin kaynamaya başladığını hissetti. Artık zamanı gelmişti. Qi’sini yavaş ve dikkatli bir şekilde, kalpte bulunan ölüm meridyenine yönlendirmeye başladı.

Qi si ölüm meridyenine geldiğinde, meridyen zorlanmadan açıldı. Godo ve diğerlerinden, onların deneyiminin bu yönde olmadığını biliyordu. Onlar, her zamanki gibi zorlayarak açmıştı.

Bu durumun, onun uzun bir süre beklemesi ile alakalı olduğunu hissetti.

Ölüm merdiyeni açıldığı anda zihninde karanlık düşünceler belirmeye başladı. Gözleri kapalı olsa da yanında ve arkasında oturan insanları hissedebiliyordu. İçinde onları öldürmek için istek oluşmaya başladı. Buna dayanması gerektiğini biliyordu ve bu aşamayı kolayca geçti. Çünkü o, gerekmedikçe öldürmek istemiyordu ve şimdiye kadar herhangi bir insanı öldürmemişti.

Gerek eski dünyasında öldürmenin yasak ve kötü bir eylem olmasından, gerekse bu dünyada sadece hayallerini gerçekleştirmek istediğinden dolayı bu aşama ona çok kolay geldi.

Bu duyguları yendikten sonra, kendini öldürme isteği yavaş yavaş zihnini ele geçirmek istedi.

Bu ölüm meridyenini geçmek için ikinci ve son aşamaydı.

Daha önce hiç yaşamadığı, onu umutsuzluğa sürükleyen düşünceler zihninde belirdi. Sürekli bir ses, ‘Neden hala yaşıyorsun?’ ‘Sen zaten bir kez öldün!’ ‘Bir kez daha yaşamanın ne anlamı var?’

William pes etmedi. Bu sefer karşılık olarak, zihninde kendisi bağırdı. “Çünkü hayallerim var!” “Çünkü nedensiz öldüm!” “Çünkü, henüz tatmadığım şeyler var!” “Ben…ben..ben hayallerimi gerçekleştirmeden ölmek istemiyorum!” dedi. Zihninde ona bu düşünceleri veren duygular onu duymuş olacak ki hızlıca kaybolmaya başladı.

Hepsi tamamen gittiğinde, William kendine geldi. Ölüm kapısını başarıyla açmıştı. Çevredeki ruhsal güç ve metal elementi, onun vücüduna hızla akın ediyordu.

Kendi Qi havuzuna baktığında, onun genişlemeye başladığını gördü. Daha önce, bir bebek eli büyüklüğünde olan Qi havuzu, kendi yumruğunun boyutu kadar büyüdü.

Sonra içindeki Qi, meridyenleri boyunca dolaşmaya başladı. Dolaşırken, aynı zamanada meridyenleri de genişliyordu. Artık içinde daha fazla Qi dolaşabiliyordu. Tüm meridyenleri genişlemeyi bitirdiğinde gözlerini açtı. Artık daha parlaklardı. Bulunduğu mağara biraz karanlık olmasına rağmen herşeyi net bir şekilde görebiliyordu. Görüş mesafesinin de arttığını hissetti. Eline bakıp yumruklarını sıktığında içindeki patlayıcı gücü test etmek için sabırsızlanıyordu.

Burada kimseye saldırmak istemediğinden, demir bedeni denemeye karar verdi. Tekniği uyguladığında vücudu tamamen metalden bir heykele döndü. Şu anda büyükbabasınınki kadar parlak olduğuna emindi. Çünkü şu anki son adımla birlikte demir beden ‘tamamlanmıştı’.

Kendisinin çok zeki birisi olduğunu düşünmüyordu fakat bu teknikler ona anlaşılması biraz kolay geliyordu. Bunun üzerinde hiç düşünmemişti, çünkü eğer teknikler konusunda bir dahiyse bile potansiyel konusunda ‘zayıftı’.

Ona küçüklüğünde yapılan testten itibaren, yeteneğinin en fazla gümüş derece olduğu söylenmişti.

Gümüş derece yeteneği olması demek, illa ki gümüş dereceye yükselecek demek değildi. Çok çalışır, ve bazı konularda şanslı ve kaynak yetersizliği yaşamazsa gümüş seviyeye yükselebilirdi. Yani yine her şey kendine bağlıydı.

Kendi vücudunu inceledikten sonra son derece memnun oldu. Sonra tekrar meditasyona başladı. Fırsatını bulmuşken, neredeyse tamamen boş olan Qi havuzunu tamamen doldurmak istedi. Üstelik buradaki metal elementi ağırlıklıydı bu yüzden boşa gitmesini istemiyordu.

Bir hafta sonra, mutlu bir şekilde cevher odasından çıktılar. Kendisi de dahil ekipteki dört kişi demir savaşçı olmuştu.

Eve döndüklerinde Pierce onları karşıladı. William ve dört kişilik ekibin geri dönmesi gerektiğini söyledi. Diğerleri yeni güçlerine alışana kadar burada eğitime devam edeceklerdi.

William zaten son derece enerjik olduğundan daha fazla zaman kaybetmek istemedi ve hemen, Pierce’e veda ederek ayrıldılar.

Yolda herhangi bir teklikeyle karşılaşmadılar. Hatta yanlarında yiyecek için bir kaç yaratık avlama fırsatına bile kavuştular. Yemek sıkıntısı yaşamadıkları için volkan kampına uğramadılar, direk kara ormanın hemen dışındaki karakoldan atları aldılar ve baronluğa döndüler.

William kalenin içine devam etti. Diğerleri ise kendilerine ayrılmış yaşam alanlarına gittiler. William döndüğünde annesini kapıda, kucağında küçük kardeşiyle beklerken buldu. Theo da annesinin yanında ona bakıp gülümsüyordu.

William hemen koştu ve annesine sıkıca sarıldı. Wilson, William’I tanımadığından çok şaşırmış ve ağlamaya başlamıştı. Theo, sakinleştirmek için Wilson’u Sophianın kucağından aldı. Sonra William’ın omuzna vurarak, “Aferim, sıkı çalıştın.” Dedi.

“Kimin oğluyum sonuçta.” Diyerek gülümsedi William.

“Wilson, korkma. Bak bu senin abin.” Dedi Theo onu rahatlatmak isteyerek.

“Abim mi?” dedi. Biraz daha yabancılık azalmıştı belki ama tamamen kaybolması için William’ın zaman tanıması gerekecekti.

William içeri girdi ve sıcak bir duş aldı. En son Yer altından ayrıldıklarında yıkanmıştı. Duştan sonra ertesi gün şafağa kadar uyudu. Şafakta, onu sevindiren bir sesle uyanmıştı.

“William, neden hala yatıyorsun! Kaldır kıçını!”

Bu büyükbabasının sesiydi. Artık onun bu tavrına alıştığı için umursamıyordu. Fakat bir kaç yıldır görmediği dedesinin sesini duyunca yine de sevinmişti.

“Büyükbaba, sabah sabah, ne oldu?” dedi.

“Ne oldusu var mı? Kaldır o kıçını da ne kadar güçlendiğini göreyim!”

“Nasıl istersen, ama önce bir şeyler yiyemez miyiz?”

“Olmaz! Önce seni dövmem lazım!” dedi.

“Nasıl istersen büyükbaba.”

Beraber her zamanki eğitim sahasına gittiler. Büyük babası güçlü vücudunu göstermek için gömleğini çıkardı. Bu sefer karşılık olarak William da çıkardı.

Büyükbabası gülümsedi. “Aferim, bir erkek böyle olmalı!” dedi.

İkisi de demir bedeni uyguladı ve ve birbirlerine atıldılar. Büyükbabası yine her zamanki gibi kendini tutuyordu. William demir beden sayesinde neredeyse hiç acı hissetmedi. Yumrukları ve tekmeleri çarpıştığında bir davul gibi ses çıkarıyordu.

Bir süre sonra ikisi de durdu. Birbirlerine baktılar. Büyükbabası son derece memnundu. Şimdiye kadar sadece demir savaşçının ortalarında birinin gücüyle savaşıyordu. Demir savaşçının ileri seviyesinin de ona zarar veremeyeceğini düşündü.

“Velet, hazırlan. Tek yumrukta ölme!” dedi.

William büyük babasının ciddileşeceğini biliyordu. Ona baktığında, freni patlamış bir kamyon gibi üzerine geldiğini gördü. Önden düz bir yumruk ile başlayacaktı saldırısına. Bu yüzden William kollarını göğsünde çaprazladı.

Büyükbabasının demir yumruğu onun koluyla buluştuğunda, “GÜMMMM!!” Diye bir sesle William uçmaya başladı. En az yirmi metre uzağa düşmüştü.

Gözlerini açıp kollarını iki yana açtı. İki kolunu da neredeyse hiç hissetmiyordu. O tek yumrukla az önce ölebileceğini düşündü.

Thedo demir beden tekniğini geri çekti. Gömleğini giyip William’ın yanına geldi.

“Bu günlerde veletler bir yumruğa bile dayanamıyor! Piüüü!” diye tükürdü ve gitti.

William içinden hem küfrediyor hem de şaşkınlığını saklayamıyordu. “Lanet olası yaşlı bunak! Bronz seviye olmuş!” içinden bir daha küfretti.

…

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.