İçeriğe geç

Her Şey Bir Yıldırım ile Başladı

Bölüm 12 · 15 dk okuma

Her Şey Bir Yıldırım ile Başladı

Bölüm 12

Bölüm 12: Ufak Tefek Sıkıntılar

William, bir gününü yatakta geçirmişti. Büyükbabası onun kemiklerini kırmamıştı fakat et ve deri namına ne varsa ezmişti. Hala dokunduğunda acısını hissediyordu.

Uzun yıllar sonra, tekrar sakince eğitimini düşünmeden kitap okuyabileceğini düşündü. Babasının çalışma odasına ilk önce o varmıştı. Oda boş olmasına rağmen yine de Theo’nun koltuğuna değil, koltuğun arkasındaki uzun pencerenin kenarına oturmuştu. Ayaklarını uzatmış, kasaba manzarası ile kitap okuyordu.

Hurim’in getirdiği çoğu kitabı henüz okuyamamıştı. Şu anda elinde tuttuğu kitap, Yeşim Rüzgar Krallığının siyasal yapısı ve soyluları konu alıyordu.

Aslında böyle bir kitabın tamamen yasak olması gerekiyordu fakat bunu yazan şu anki kralın kendisiydi.

İçerisindeki bilgiler, soyluların genel askeri gücü ve krallıktaki etkisi konusunda ağırlıklıydı.

Kitap büyücüler tarafından çoğaltılıp dağıtıldığında, tüm soylular itiraz etmiş, bunu düşmanların değerlendirebileceği öne sürmüş ve çok kızmıştı. Kral ilk başta umursamamıştı fakat sonra kaldırmaya karar verdi. Fakat çok geçti. Okuyanlar okumuş, kopyalayanlar kopyalamıştı. Yasak bir kitap olmasına rağmen hala soylular değişik kanallar aracılığı ile bulabiliyordu.

William kralın bunu bilerek yapmış olma ihtimali üzerinde uzunca bir süre düşünmüştü. Fakat daha sonra kralın bir deli olabileceği aklına gelince umursamamaya karar verdi. Babası ona öncelikle bu kitabı bitirmesini tavsiye etmişti.

William bu kitaptan çok şey öğrendi. İçerisinde kendi baronluklarının ortalama gücü bile yazıyordu.

Onlardan şöyle bahsedilmişti. “Yaklaşık elli Kızıl Gözlü süvari ve eski baron ve yenisi ile birlikte üç demir seviye elit asker. Yaklaşık yüz kadar normal piyade ve bine yakın, kasabalı ve köylüden oluşan milis kuvveti.” Olarak bahsediyordu. Babasının Demir seviyenin başında olan, ‘Ateş Kılıcı’ adlı bir tenkiğı kullandığından bahsediyordu. Ayrıca büyük babasının demir bedeninden de söz edilmiş hatta ‘Sağlam’ denerek övülmüştü. Kitap kendisinden daha eski olduğu için adını göremedi.

Yine de kitaba teşekkür etmesi gerekiyordu. Bu sayede gelecekte yakınlaşması veya uzak durması gereken aileleri öğrenmişti. Hepsini aklına kazıdı. Fakat kitabın kendileri hakkında tamamen yanıldıklarını ya da eksik bilgiye sahip olduklarını söyleyebilirdi.

Sadece Volkandaki güçlü birliklerin sayısı bile iki yüz sınırını geçmişti. Buna demir beden tekniğini kullanan yüz kadar demir savaşçıyı eklediğinde, korkunç bir güç gizleniyordu.

Ailesinin krallığa sadık olduğu konusunda emindi fakat diğer soylular hakkında aynısını söyleyemezdi. Şu anki güçleri, gerçek bir savaşta kitapta bahsedilen ortalama dükleri bastırabilecek seviyedeydi.

Babasının bu kadar büyük bir gücü, krallığın gözlerinden nasıl sakladığı ve ne amaçla kullanacağını hala merak ediyordu. Bu geçen yıllarda Theo’nun da bronz seviyeye ulaştığını öğrendi. Bu ona, büyükbabasının gelişiminden sonra küçük bir sürpriz olmuştu.

Bir süre sonra tam kitabı bitirdiğinde Theo, Hurim ile birlikte çalışma odasına geldi. William kalkıp ayrılmaya hazırlandı fakat Theo onu durdurdu.

“Bundan sonra kalıp bizi dinlemelisin. Bir kaç kararı vermekte bana yardım edebilirsin.” Dedi.

William kabul etti ve Hurim’in karşısına oturdu.

Daha sonra hizmetçi bir demlik çay ile atıştırmalıklar getirdi. Hizmetçi ayrıldıktan sonra Hurim konuşmaya başladı.

Kasabanın gelir-giderlerinden, girip çıkan insan sayısına kadar anlattı. Hatta kasabalının ihtiyaçlarını ve gerekli para miktarı konusunda da Theo’ya tavsiyeler verdi. Kasabanın kendisi iyi işliyordu. Hatta Theo, kasabada Maceracılar Loncası’na benzer bir yapı kurmuş, buradaki maceralarında, onlara gerekli erzak, görevler ve ekipman konusunda hizmet sağlamaya başlamıştı. Kazandıkları en büyük gelir bu yapıdan kaynaklanıyordu. Hatta ilk başta kendi askerlerinin çoğunu göstermelik bir şekilde, sırf reklam olsun diye üye yapmıştı. Babasının ticaret konusundaki zekasına hayran kaldı.

Görevlerin çoğunu da farklı isimlerle kendisi veriyordu. Görev sonucu aldığı malzemeleri başkentte daha karlı bir fiyattan satıyordu.

Hurim, kasaba hakkında uzunca konuştuktan sonra çayları bitmişti. William önce Theo’ya sonra kendine ve Hurim’e doldurdu.

“Teşekkürler genç efendi.” Dedi Hurim ve anlatmaya devam etti.

“Efendim, geriye tek kalan ufak tefek sıkıntılar.” Çayından bir yudum aldı. “Batıda, Baron Seth ile topraklarımızın kesiştiği yerdeki dağlarda, irili ufaklı haydut grupları ortaya çıktı. Bir kaç köyü yağmalamış fakat kadın ve çocuklara pek dokunmamışlar. Sadece yetişkin erkekleri zorla kendilerine katmışlar.” Dedi.

“Sizce ne yapmalıyız.”

Theo biraz düşündükten sonra, “Bunlar büyük ihtimal Seth ve diğer iki yaverinin işi. Akılları sıra bizi deniyorlar. Kaç kişiler? İzci öğrenebilmiş mi?”

“Evet efendim. Onalrı takip eden Küçük Sora’ydı. Kamplarının dibine kadar girmiş. Söylediğine göre beş demir seviye ve elli civarı üçüncü meridyen üstü asker. Kalanları ise yüz civarı köylü.”

Theo bunu duyduktan sonra gülümsedi.

“Peh! Bu adamlar çok güçsüz!” dedi. Sonra William’a döndü.

“Ne dersin William? Sen gitmek ister misin? Hem senin için de tecrübe olur.”

“Beni üç beş çapulcu için mi göndereceksin?” dedi gözlerine bakarak. Biraz şaşırmıştı.

“Niye? Fena mı olur? İlerde bu tür durumlarla çok karşılaşacaksın. Hem şimdilik kadınlara ve çocuklara dokunmadıkları, ilerde de dokunmayacakları anlamına gelmiyor.”

“Gerçekten insanları öldürmek konusunda pek iyimser değilim fakat sen istiyorsan gideceğim baba.” Dedi saygıyla.

“O zaman halledildi. Eski ekibine hazırlanmalarını söylerim, yarın şafakta yola çıkarsınız.” Dedi.

“Nasıl istersen. Bu arada Wilson nasıl? Yetenekli mi? Hiç sorma fırsatım olmadı.” William sordu.

“Evet, senden daha yetenekli.” Dedi gülümseyerek. “Ama şimdilik senin olduğun kadar zeki değil. Bu yüzden şu anda aklında şeker yiyip oyun oynamaktan başka bir şey yok. Yemeğine kan eklediğimizde bile ağladı, istemedi.”

“Ahhh.” Diye iç çekti William. “Sonuçta ben olmak kolay değil.” Dedi gülümseyerek.

William onun suratına masadaki kitaplardan birini attı. Kitap William’ın tam alnına çarptı.

Kızarmış alnını tutarak, “Bunu niye yaptın?” dedi.

“Övünmek her zaman iyi bir şey değildir. Kişiliğinin zayıflamasını sağlar. Şimdi git! Yarın için hazırlan.” Dedi. Tam William kapıdan çıkacakken tekrar konuştu.

“William, kardeşine iyi bak. Onunla vakit geçir.” Dedi.

“Tamam, sorun değil. Ona bir sürü oyun öğreteceğim.” Dedi sinsice gülerek ve ayrıldı.

Theo onun sinsi gülümsemesini fark etmişti. Kısa bir iç çekti. “Ne de olsa hala çocuk.” Dedi.

Hurim onu rahatlatmak istedi. “Efendim, William tüm soylular hatta kraliyet ailesinin çocuklarından bile daha zeki ve olgun. Onun hakkında endilenmenize bence gerek yok.”

“Haklısın. Ama onun büyüdüğünü görmek beni yine de mutsuz ediyor. Neyse ki Wilson var.”

Theo çocuklarının kraliyet ailesi ve ya bazı soylularınki gibi aralarının soğuk olmasını istemedi. Gerçek kardeşlik bağlarını korumalarını istiyordu.

“Peki, başkentten haber var mı?” diye sordu Hurim’e.

“Efendim, pek bir şey yok, fakat yine de hazırlanmalıyız. Bir kaç yıl içinde kesinlikle harekete geçecekler. Seth ve iki yaverinin şimdiden başlattığı bu çatışma bence bunun habercisi.” Dedi.

“Haklısın, gerçekten de hazırlanmaya başlamalıyız. Neyse, Sora’yı William’ın arkasından yolla. Bütün hareketlerini bilmek istiyorum.”

Sonra koltuktan kalktı ve pencerenin kenarından kasabayı izledi. “Bakalım ne kadar yeteneklisin?” dedi kısık bir sesle.

…

Ertesi gün, William şafakta kalenin girişine gelmişti. Orada bir kaç dakika diğerlerini bekledi. Eski ekibine ek, ateş kılıcını kullanan beş kişi daha vardı. İyi bir ekip oldular. Takımın lideri doğal olarak William’dı.

Baronluğun topraklarını, devriye eğitiminde karış karış öğrendiklerinden, nereye gideceklerini iyi biliyorlardı. Kasabadan itibaren yaklaşık yarım günlük, batıya doğru at sürdüler.

Güneş tepeye ulaştığında, bir köy yavaşça görünür oldu. Köyden duman çıkıyordu.

William, durumun vahim olduğunu anlayınca hemen bağırdı. “Çabuk! Yetişin!” diye bağırdı.

Fakat köye ulaştıkalrında her şey için çok geçti. William karşılaştığı manzara karşısında neredeyse kusacaktı. Burası, Matama Köyü’ydü. Avcılık ve bitki toplayarak yaşamaya çalışan insanlar yaşıyordu.

Şimdi ise, köyün kapısından başlayarak her yer cesetlerle doluydu. Kadın, çocuk, yaşlı ve genç demeden bütün köylüler olabilecek en acı şekilde öldürülmüştü.

Kimisinin bedenleri beş parçaya gömülmüş, kimisi yakılmış, çoğunluğu da kazığa oturtulmuştu.

Bebekler bile annelerinin kucağında affedilmemiş, anneleri ile birlikte kılıçtan geçirilmişti.

William karşılaştığı bu durum karşısında çileden çıkmıştı. Sürekli aklında ‘Ya Wilson olsaydı?’ diye düşünüyordu. Uzun süre yerdeki ölü köylülere baktıktan sonra sakinleşmesi gerektiğine karar kıldı. Her zaman, öfkeli olan ilk kaybeden olurdu.

Sakinleşip etrafına baktığında, yanındaki dokuz adamın da az önceki kendisi ile aynı olduğunu gördü. Ciddi bir yüzle, “Dağılın, etraftaki izleri arayın. Ne tarafa gitmişlerse öğrenin!” dedi.

Hepsi atlarını köyün farklı tarafına sürdü. Bir süre sonra ilk gelen George oldu. “Köyün kapısından, arkamdaki dağa doğru en az yirmi toynak izi var.” dedi kaşlarını çatarak.

Bir süre sonra George’un döndüğünü gördüler ve herkes geri döndü.

William, “Beni takip edin!” dedi.

Toynak izlerini takip ederek gevşek ağaçların arasından ormana girdiler. Küçük bir dağa ulaştıklarında William gördüğü bir şey yüzünden onları durdurdu. Herkes atlarından indi ve William’ın işaret ettiği yöne baktı.

Bulundukları dağın tepesinden bakıldığında, karşı dağın arkasında, kamp ateşinin çıkardığı türden bir duman görülebiliyordu. Ekibin William hariç geri kalanı acele edip, saldırmak istedi fakat William onları durdurdu. Herkese eğilmelerini ve atları biraz gerideki ağaçlara bağlamalarını söyledi.

Bir süre sonra herkesi toplayarak konuşmaya başladı. “Haydutların genel gücünü biliyoruz fakat ellerinde az önceki köyden rehine olup olmadığını bilmiyoruz. Bu yüzden acele edemeyi. Yoksa bizi onları öldürmekle tehdit edebilirler. Onalrın öldüğünü görmek istemezsiniz değil mi?” dedi.

Godo, biraz sinirle, “Peki o zaman ne yapacağız?” dedi.

“Çok basit. Öncelikle sakin olacaksın, hiçbirinizin ani karar verip saldırmasını ve olabilecek rehineleri riske atmasını istemiyorum.” Bu sözleri her birinin gözüne ciddiyetle bakarak söyledi.

“İki takıma ayrılacağız. Gün batımına kadar sadece izleyeceksiniz. Sonra burada buluşup tekrar konuşacağız. Unutmayın! Dikkatle izleyin, her adımlarını, nöbetçileri takip edin ve rehine varsa, kaç kişi ve nasıl göründüklerini öğrenin. Ama kesinlikle saldırmanız yasak!” dedi.

Herkes ciddiyetle başını salldı. Sonra william onları iki gruba ayırdı. Karşıya lider olarak George’u seçti. Mura’yı da onun takımına vermişti. Godo’yu her ihtimale karşı kendi takımına aldı. Çünkü onun dürtüsel olabileceğini ve saldırabileceğinden korkuyordu. Hemen harekete geçtiler. Dağı iki yandan çevrelemeye başladılar.

Kampa beş yüz metre kadar yaklaşabildiler. Uzaktan kamp ateşinin etrafında toplanmış haydutlar, çaldıkları yemekler ve şaraplarla eğleniyorlardı. Yaklaşık iki yüz kişi saydılar, bunların çoğunluğu bir köşede sessizce oturup yemek yiyen, zorla askere alınmış köylülerdi.

Kamp ateşinin gerisinde, dağdaki küçük bir girintide, genç ve orta yaşlı kadınlar, tahta kafesler içinde esir alınmıştı. Çoğu çıplaktı. Belli ki bazıları bu gece kullanılacaktı.

Akşama doğru, hava kararmaya yakın geri döndüler. Yine aynı yerde iki ekip buluştu. William şimdiye bir plan düşünmüştü.

“George, sen beş adamınla yine aynı yerden dolanıp, haydut kampının önünde bekleyeceksin. Birisinin bile kaçtığını görmek istemiyorum. Biz önce girip rehineleri kurtaracağız. Sonra yavaşça onları size iteceğiz. Siz de onları arkadan kıstıracaksınız.” Dedi.

Mantıklı bir plandı. Eğer bütün haydutlar gördükleri kadarsa halledebilirlerdi. William kendi takımına ateş kılıcı kullananlar ile ek olarak Mura’yı aldı. Saldırı ekibinde olduklarından böylesi daha mantıklıydı. Ay iyice yükselene ve gecenin derinliklerine kadar beklediler. Şansların ay bu gece çok parlaktı. Sanki onlara geri çekilmelerini ve başka bir gün denemelerini söylüyordu.

Tüm grup hızlı ve sessizce harekete geçti.

William, daha önce izledikleri yerden, dört yüz metre kadar daha yaklaştı. Buradan sonrası, en ufak bir harekette kesinlikle keşfedilecekleri bir bölgeydi. Elli metre ilerlerindeki bir açıklıkta, basit deri zırh giymiş bir muhafız elinde bir meşale ile etrafı gözlüyordu.

William diğerlerine geri çekilemelerini ve ağaçların arkasında saklanmalarını söyledi. Sonra Mura’ya elleri ile işaret ederek fısıldadı. “Ben yukarı çıkacağım. Çalıyı hafifçe salla ve dikkatini çek.” Dedi ve sonra yanındaki ağacın tepesine tırmandı. Ağaç ortala boyutta ve bir kaç çıkıntılı dala sahip olduğundan, sessizce birisini öldürmek için mükemmeldi.

Mura ona başını salladı ve çalının arkasından, çalıyı hafifçe hareket ettirdi.

Haydut muhafız, zaten görevi yeni devraldığından, hala canlıydı ve hemen fark etti. Bir tavşan olabileceği ve taze et yiyebileceği ihtimali olduğundan kontrol etmek istedi.

Çalının yanına yaklaştığında, Mura hiç sesini çıkarmadı. Sessizce onun iyice sokulmasını bekledi. Elindeki meşaleye rağmen muhafız bir şey göremiyordu.

William, onun iyice yaklaştığından emin olduğu an, kendisini ağacın tepesinden aşağı bıraktı. Hemen onun ağzını tıkadı ve ses çıkarmasını engelledi. Bu sırada çalının ardındaki Mura harekete geçti. Hemen öne atıldı ve aile yadigarı küçük hançerini muhafızın boynuna doğru kesti.

Muhafız, hızlı ve temiz bir şekilde ölmüştü. William, onun kanının giydiği deri zırha damlamasına izin vermedi. Ölü muhafızı hızlıca bir ağacın arkasına çektikten sonra zırhını soydu ve kendi üzerine giydi.

Mura’dan hançerini istedi. “Sakın, kaybedeyim ya da kırayım deme!” dedi Mura ve hançeri uzattı.

“Merak etme, beni burada bekleyin.”

William, o hançerin avlanırken ölen babasından kalma olduğunu biliyordu. Bu yüzden elinden geldiğince dikkat edecekti.

Zırhı giydikten sonra, William, sıradaki muhafızın yanına gitti. Elinde meşale ile acelesi olmayan, sıradan bir muhafız rolünü üstleniyordu.

Diğer muhafız onun geldiğini görünce sordu. “Naber? Ne işin var burda?” dedi.

William sesini hafifçe değiştirerek, “Çok sıkıldım.” Dedi.

“Hehe, senin bu ilk haftandı değil mi?” diye sordu.

“Evet, gerçekten hala alışamadım.”

“Endişelenme, biraz zaman ver. Biraz daha olay çıkardıktan sonra gideceğiz zaten.”

“Ah ondan değil, sadece buradaki şarap çok kalitesiz.” Dedi. Sonra William bir şey duymuş gibi yaptı.

“Şunu duydun mu?” dedi.

“Neyi?” muhafız sordu.

“Sanırım şuradan geldi.” diyerek ağaçların arasına yürüdü.

Muhafız onu takip etti. Sonra William yine konuştu. “Hehe, ben de bir şey sanmıştım.”

“Ne buldun?” diye sordu muhafız bir kaç metre geriden.

“Heh, gel de kendin bak.”

Muhafız onun bir iki adım önüne geçip etrafına baktı fakat bir şey göremedi. “Nerede?” diye sorduğu sırada, William’ın elinin ağzını kapattığını hissetti.

Hızlıca bir hançer boğazını kesti. O sırada son duyduğu ses, William’ın “Işte burada.” Demesiydi.

İlk defa bir insan öldürüyordu. Bu yüzden elleri titremişti. ‘Acaba az önce Mura da mı böyle hissetti?’ diye düşündü. Önceki dünyasında ona böyle bir şey yapacağını söyleseler, ‘Hadi ordan!’ diyerek onları kovalardı. Fakat işte yapmıştı. Emindi ki bundan sonra eli daha fazla kana bulanacaktı.

Güçlenecekse, illaki bu yollardan geçmesi gerekiyordu. Gerçekten güçlü denilen kişilerin hiç bir zaman temiz bir eli olmamıştı. Sadece vicdanı konusunda endişeliydi. Düşüncesiz ve gereksiz öldüren birisine dönüşmek istemiyordu. Bu düşüncelerden sorna hemen kendini sakinleştirdi.

William hızlıca onun zırhını aldı ve Mura’ya verdi. İkisi, yaklaşık on dakika içinde üç haydut daha öldürüp aralarına karıştılar.

Şimdi sırada nöbet değişimini beklemeleri gerekiyordu. Kampın derinliklerine inmeleri ve rehineleri güvenceye almaları lazımdı.

Bir saat kadar bekledikten sonra, nöbet değişimi yaptılar, hepsi kılıçlarını sırtlarına gizlediğinden, kılık değiştirmiş yabancılar oldukları belli olmuyordu. Güvenle kampın derinliklerine geldiler. Birbirlerini uzaktan görüp başlarını salladılar. Hepsi meşalesini bir yerde söndürdü. William en büyük görünen, haydut liderinin yaşadığı olarak düşündüğü çadıra yürüdü. Diğerleri ise arkadaki rehinelere yaklaştılar.

William, çadıra yaklaştığında, içeriden gelen oynaşma ve tecavüz seslerini duyabiliyordu. Çadırın sağ tarafına geldi. Belli ki yatağı buradaydı çünkü içerideki ışıktan bu tarafa gölgeleri yansıyordu.

İçerdeki adam belli ki kadına tecavüz etmeye çalışıyordu, gölgelerden henüz kadının hala debelendiğini gördü. Bir şey yapmadan önce saldırmak istedi. Kılıcını çekti ve rehinelerin bulunduğu yere baktı. Mura ve diğerlerinin kadınların yanına geldiğini ve onları sessiz kalmaları konusunda uyardıklarını gördü. Kadınlarla konuştuktan sonra William’a baktılar ve göz göze geldiler. Başları ile onaylama hareketi yaptılar. Mura kadınları korumak için onların yanında kaldı.

Diğer üçü William’ın yanına geldi. Hepsi sessizce sırtlarındaki kılıcı çekti. William öne atılarak çadırı kesti. İçeri girdiğinde kendisine şaşırarak bakan, çıplak adamı ve kurtulduğunu düşünen, çıplak ve döbülmüş kadını gördü.

Öfkeyle kılıcını salladı. Fakat haydut lideri de güçsüz birisi değildi. Hemen kenarda kılıfsız duran kılıcını aldı ve William’I karşılarken bağırdı. “Uyanın! Saldırı altındayız!”

Willim, haydutlar arasındaki en güçlü kişi olarak, onu hızlıca öldürmesi gerektiğini biliyordu. Fakat adam kılıcını karşılamak konusunda hiç bir sıkıntı yaşamıyordu. Aslında onun saldırılarını sadece savuşturuyordu.

Haydut lideri bile ilk saldırısından itibaren onunla güç konusunda karşılaştırılamayacağını anladı. Kendisi demir seviyenin zirvesinde olmasına rağmen savunma konusunda hiç te iyi değildi.

Çok nadir bir element olan, rüzgara ait bir teknik kullanıyordu. Saldırıları son derece çevikti. William bile hızlı saldırılarını savuşturmada sorun yaşıyordu. Şimdiden bir kaç ufak kesik almıştı bile. Demir beden’e sahip olmasaydı, şimdiye kıyma haline geleceğine emindi.

Bu işin böyle devam edemeyeceğini biliyordu, her geçen saniye haydutların uyanıp savaşa katılam ihtimali artıyordu. William saldırılarını hızlandırdı, bir kaç yara daha almayı umursamadan onu çadırın arkasına doğru itti. Sonra kılıcı alev aldı ve bağırdı, “Şimdi!”

Haydut lideri onun kime seslendiğini bilmiyordu fakat arkasında kesilen çadırı ve iki taraftan beline saplanan alevli kılıçları hissettiğinde bunu merak etmek için çok geç olduğunu anladı. Kendisi bile böyle sürpriz bir saldırı beklemiyordu.

Ona saplanan iki kılıcı önemsemeyip, önündeki genci öldürmek isteyerek tüm gücünü kılıcına toplayıp saldırmak istedi fakat bir anlık, başını indirip beline bakması, onun kafasına doğru gelen William’ın ateşlı kılıcı engelleyememesine sebep oldu.

William’ın alevli büyük kılıcı, onu başının tepesinden başlayarak, penisine kadar ikiye böldü.

Haydut lideri anında iki parça et halinde yere düştü. William, onu öldürdükten sonra hemen bağırdı.

“Godoooooo!!! Şimdiiii!” dedi. Sonra yanındaki kadına dönüp, “Hemen diğer rehinelerin yanına git!” dedi.

Kampın önünde bekleyen Godo ve George sinyali almıştı. Yavaşça yürümeye başladılar. Haydutlar, uyku sersemi, henüz zırhlarını bile giyemeden çadırdan çıkıyorlardı. Fakat hepsi, kesimhaneye giren koyunlar gibiydi, bir mızrak ve ya kılıç saldırısında kelleleri havaya uçuyordu.

George’un öldürdüğü adamlar ise daha ‘kanlı’ bir şekilde hayatını kaybediyordu. Ağir gürzü düşmanın kafasını parçalıyordu. Çoğunluk haydut için savunma bile yapmıyorlardı. Haydutlar onlara vurduğunda, bir taşa vurmuş gibi kılıçları geri sekiyordu.

William da boş durmamıştı. Çadırdan hemen çıkmış, ve demir seviyede bir haydutla karşılaşmıştı. Onunla, az önceki haydut liderine kıyasla daha uzun süre savaşmıştı. Karşısındaki haydut toprak tekniği kullanıyordu. Bu yüzden savunmasını geçmek biraz zaman almıştı. Tek yapabileceği, bileklerine saldırarak onu hareketsiz bıraktıktan sonra vücuduna alev kılcının gücü ile saldırmak olmuştu.

William, her gün dedesine keskinlik becerisini seçtiği için dua ediyordu. Eğer bu beceri olmasa, kesinlikle bu adamla zor zamanlar yaşardı. Hatta kaçmasına bile sebep olabilirdi. Neyse ki korkulan olmadı. Haydut liderini öldürmesinde ona yardım eden diğer iki adam da bir başka demir seviye hayududu öldürebilmişti.

Onları biraz izleyince gerçekten tebrik etmesi gerektiğini hissetti. Takım çalışmaları mükemmeldi. Karşılarındaki adam, alev elementine ait bir tenkik kullanıyordu. Fakat bu tenkik onun hızlanmasını sağlıyordu. Sürekli onun yolunu tıkamaları ve öncelikle ayaklarını hedef almasalar kesinlikle kaçardı. Çünkü aralarında onu yakalayabilecek hızda kimse yoktu.

Bir süre sorna tüm haydutlar ölmüştü. Godo, George ve diğerleri tamamen kanlar içinde William’la buluştular. William bütün bu kanın haydutlara ait olduğunu biliyordu.

Birbirlerine bakıp, kanlı yüzleri ile gülümsediler. Korku filmlerinden fırlamış bir sahne gibi görünüyordu fakat William’ın hoşuna gitmişti.

O sırada yanlarından bir ses duyuldu.

“Lütfen bizi bağışlayın efendim, buna zorlandık! Şimdiye kadar kimse incitmedik!” diye bağırdı hafif beyaz saçlı bir adam.

William, onları en başından beri farketmişti, hatta aralarından bazılarının bu fırsatta haydutlara saldırdığını da görmüştü.

“Siz hangi köydensiniz?”

Neredeyse her adamın ağzından farklı bir isim çıkıyordu. Belli ki öğlen karşılaştıkları köyde kimse teslim olmamıştı. Bu yüzden tüm köy katledilmişti.

William, onları rahatlattı ve onlarla birlikte geri dönebileceklerini söyledi, sonra köylerine ulaşmaları için yardım edeceklerini. Kadınları giydirdiler ve biraz dinlendikten sonra cesetleri bir araya toplayıp yaktılar.

Şanslı olacaklardı ki iki tane teknik buldular. Bunlardan birisi savunma tekniği olan toprak zırhı diğeri ise hareket tekniği olan alev adımlarıydı. William, bunun önce babasına gösterilmesi gerektiğini söyleyerek aldı. Herkes sabaha kadar dinlendi. Sabah ilk iş atları bağladıkları yerden alıp beslediler. Sonuçta geri dönüş yolculuğunun güvenli olacağı garantili değildi.

On kişi geldikleri bu dağdan, görevlerini başarı ile tamamlayıp, yüzü erkek, yirmi beşi kadın olmak üzere ayrıldılar.

…

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.