İçeriğe geç

Her Şey Bir Yıldırım ile Başladı

Bölüm 13 · 7 dk okuma

Her Şey Bir Yıldırım ile Başladı

Bölüm 13

Bölüm 13: Gerçekler

Yüzden fazla insan ve haydutların kamp alanından aldıkları yiyecekleri taşırken geri dönüş yolculuğu, elbette ki daha yavaş olmuştu. Kasabaya ulaştıklarında, William, mazlum köylüleri ve kaçırılan kadınları, Hurim’in ilgilenmesi için geride bıraktı. Kendisi kaleye acele etti.

Kale de Theo’ya sorması gereken bazı şeyler vardı. Bu sorular, üstlendiği bu görevde karşılaştığı şeyler yüzünden aklını tırmalıyordu.

Theo’nun çalışma odasına ulaştığında, onun küçük bir parşömende bir şeyler okuduğunu gördü.

Selam verdi ve sakince karşısına oturdu. Biraz soluklandıktan sonra konuşmaya başladı.

“Baba, veridğin görevi tamamladım.”

“Aferin, bir sıkıntı çıktı mı?”

“Hayır, her şey plana göre gitti ve haydutları sildik.” William, bir şeyler düşünmüş gibi yaptı ve tekrar konuşmaya devam etti.

“Neden, Baron Seth ve iki yaverini silmiyoruz?” dedi.

Theo kısa bir iç çekti. Elindeki parşömeni yavaşça masaya bıraktı. Parşömenin üzerinde temiz bir el yazısıyla, “William Aureus, Haydut Görevi Hakkında Rapor.” Başlık atılmıştı.

“William, ne ile karşılaştın?”

“Matama köyü.” Dedi.”Matama köyünde onlara teslim olmayan, kadın, çocuk ve bütün yetişkinleri öldürmüşler. Çok cani bir şekilde.”

“Anlıyorum. Bu üzücü bir şey. Şu an ben bile keşke aynı gün seni gönderseydim diyorum.” Hafif bir iç daha çekti. Masasında duran zili çaldı. Bir süre sonra bir hizmetçi kapıyı çalıp içeri girdi. Saygıyla eğildi.

“Bize kara ormanın ‘Vahşi Çayından’ getir.” Dedi.

Hizmetçi ayrıldıktan sonra tekrar William’a döndü.

“William, her ne kadar bedenin bir yetişkin gibi olsa da hala küçüksün. Özellikle bu dünya için, çok daha küçüksün.”

“Baba, sen de henüz demir seviyeyi yeni aştın. Ne demek küçüksün?” William belli ki anlamamıştı. Bu yüzden böyle bir gereksiz soru sordu.

“Savşçı gelişimini bir kenara bırakalım, konumuz bu değil. Asıl konumuz, aslında yaşadığımız dünyanın ne kadar vahşi olduğu.”

Ardından hizmetçi geldi. Bir demlik çay ile iki tahta bardak getirmişti. İkisine de birer bardak doldurduktan sonra ayrıldı.

Theo bir yudum aldıktan sonra, “Bu çay özeldir, Qi gücüne katkısı vardır.” Dedi.

William bir yudum aldıktan sonra gerçekten de biraz Qi gücünü yenilediğini hissetti.

“Her neyse, sana şunu söylemek istiyorum. Eğer, bu yolda yürümek ve güçlenmek istiyorsan, kesinlikle bu tür manzaralar ile bol bol karşılaşacaksın. Hatta bir gün belki sen de o insanlar gibi olacaksın.”

“Asla!” dedi William.

“Hemen karar verme.” Diyerek elini kaldırdı Theo.

“Bunu aslında şöyle de düşünebilirsin, arkadaşlarınla bir takım oluşturup avlanmaya gittiniz diyelim. Çok değerli bir hazine buldunuz, bu durumda sen öldürmek istemesen bile onların seni öldürmek istemeyeceğini nereden bilebilirsin. Bu yüzden, belki istemeyerek te olsa, bir gün elini kana bulamak zorunda kalabilirsin.” Dedi. Yüzü ciddiydi. Babadan oğula bir ders verir gibi anlatıyordu.

“Hatta şimdiden bu yolun kenarında bir yerde de olsa, yürümeye başladığını söyleyebilirim. Sonuçta o haydutları öldürdün değil mi? Belki de aralarından bazıları daha önce hiç insan öldürmemişti? Hiç sorgulamadan hepsini öldürdünüz?” dedi.

William şaşırdı. Babasının onları izlemek için birilerini gönderdiğini tahmin etti. Bir süre düşündükten sonra, “O zaman bunu, zamanı gelince düşüneceğim.” Dedi.

“Düşünmekte hızlı olmalısın evlat, yoksa ilk ölen sen olabilirsin.”

“Olacağım!” dedi William. Sonra bir şey düşünmüş gibi göğsünden iki adet deri parşömen çıkardı.

“Bunları demir seviye haydutların çadırında bulduk. Özellikle toprak elementi savunma tekniği bizim demir bedene yakın bir savunma gücü sağlıyordu.” dedi.

Theo’nun bunları beklediği belliydi. Hemen gözleri parladı ve William’ın elinden parşömenleri aldı.

Bir süre göz gezdirdikten sonra, “Güzel! İşimize yararlar.” Dedi.

“Bu ateş adımlarını sen de geliştirebilirsin. Hızını artıracaktır.”

“Ben de düşündüm fakat ateş kılcını kaybetmek istemiyorum.” William hafif üzgündü.

Theo ona garip bir şekilde, şaşırmış gibi baktı. “Ha? Ne demek kaybetmek istemiyorum?”

“Şu anda ateş kılıcının meditasyon tekniğini uyguluyorum. Eğer onu geliştirirsem, ateş kılıcını kaybetmez miyim?” dedi.

Sonra Theo eli ile kafasına vurdu. “Salak kafam! Sen demir seviye olduktan sonra sana hiç bir şey öğretmedik tabi. Şu an meditasyon yaptığında bir şey hissediyor musun?” dedi.

William şaşırmış bir şekilde, “Sadece eksik Qi’m yenileniyor ama gelişemiyorum.” Dedi.

“Tabi gelişemezsin!” diye çıkıştı Theo.

“O zaman sana her şeyi baştan anlatmama izin ver.”

William tüm dikkati ile onu dinleyebilmek için oturuşunu düzeltti.

“William, bu dünyada sayısız teknik vardır. Bazı teknikler, başlangıç için özel olarak değiştirilmiştir. Bunun sebebi, henüz Demir savaşçı olamamış kişilerin bile kendini koruma gücüne sahip olmasını sağlamak. Kullandığın ateş kılıcı ve demir beden bunlara örnek olarak verilebilir. Fakat demir savaşçı olduktan sonra işler değişir. Kendine bir meditasyon tekniği seçmen gerekir. Bu meditasyon tekniği sadece bulunduğun seviyeye özeldir. O seviye boyunca ilerlemeni sağlar ve bazı ek faydalar getirebilir. Örneğin demir bedenin keskinliği yada delmesi gibi. Anlayabildin mi?” dedi.

William da kendisine salak olup olmadığını sorgulamaya başlamıştı. Bu güne kadar nasıl düşünememişti. Neredeyse bir kaç haftadır, gelişimi hiç ilerlemeden aynı yerde kalmıştı. Şu anda sadece çok düşük seviye bir meditasyon tekniği kullandığından bu durumdaydı.

“AnlIyorum.” Gözleri dalgın başını sallıyordu.

“Bir de teknikler var. Dikkat et, bunlar sadece ‘teknik’.”dedi.

“Bir insan, ne kadar güçlü ve kapsamlı teknikler biliyorsa, o kadar güçlüdür. Meditasyon tekniği tektir. Özel durumlar hariç birden fazlasını aynı anda uygulayamazsın fakat sana saldırı, savunma ve çeşitli yetenekler kazandırabilecek teknikleri birden fazlasını aynı anda öğrenebilirsin. Örneğin, ateşe yakınlığın var, bu yüzden hem ateş kılıcı hem de ateş adımlarını öğrenirsen, iyi bir ikili olurlar.” Dedi.

Bardaktaki çayın son yudumunu da içti.

“Sana sadece şunu söyleyebilirim ki, başkentteki akademiye gittiğinde ne kadar çok teknik olduğunu anlayabileceksin. Ne kadar birbiri ile uyumlu ve birbirlerini tamamlayan teknikler öğrenirsen, o kadar güçlü olursun.”

“Anlıyorum baba. Peki bana bir meditasyon tekniği vermeyecek misin?” dedi.

“Hayır. Bizim meditasyon tekniklerimizi kullanamazsın. Bundan sonra hiç bir şey yapmanı istemiyorum. İki yıl sonra seni akademiye göndereceğim. Kendine biraz zaman ayır.”

William kaşlarını çattı. Biraz sinirlenmişti. ‘Bu iki yılın bana neler kaybettireceğini kim bilir?’ diye düşündü.

“Peki iki yıl boyunca hiç bir şey yapmadan oturacak mıyım? Bu iki yılda akranlarım benden daha güçlü olursa ne yaparım?”diye sordu.

Theo uzun bir iç çekti. “Ah! William, ne kadar önde olduğunu hiç bilmiyorsun oğlum. Akranların şu anda hala eğlence peşinde koşmakla meşgul, neredeyse hepsi hala anne sütü için yalvarıyor. Akademinin on dört yaş sınırı koymasının bir sebebi var.” dedi.

William yine de biraz kırgındı. Olabildiğince güçlenmek istiyordu. Bu yüzden önündeki iki yıl için geniş bir planlama yapması gerekiyordu.

Theo onun önüne ateş adımlarını koydu ve gülümsedi. “Önümüzdeki iki yıl, seni tecrübe kazanman için arada bir görevlere göndereceğim.” Dedi.

William somurtkan yüzüyle parşömeni aldı. Yine de saygıyla eğildi ve annesinin yanına gidip Wilson ile oynamak istedi. Odasına vardığında annesi kitap okurken, Wilson küçük tahta atları ile oynuyordu.

William, küçük Wilson ile oynarken sordu. “Anne, büyücü olmak nasıl bir şey?”

Sophia kitabın okuduğu sayfasının köşesini büktü ve kapattı. Biraz düşündükten sonra, “Nasıl anlatsam bilmiyorum fakat sanırım ‘büyülü’ diyebilirim.” Dedi.

William alaycı bir bakışla konuştu. “Ben de büyülü olduğunu biliyorum anne.”

Sophia hemen onu kesti. “Hayır, o anlamda söylemedim. Sadece, zor ve gizemlerle dolu olduğundan böyle tanımlamak istedim. Öncelikle büyü dili denilen bir dil var, başlı başına ‘büyülü’ bir dil. Aslında çoğu büyücü sadece bu dili konuşur. Hatta çoğu savaşçı bile.” Dedi.

William büyücülere ait bir dil olduğunu duyunca şaşırmıştı. Hemen öğrenmek istediğinden sordu.

“Öğrenebilir miyim?”

“Evet, sadece dilse, kesinlikle öğrenebilirsin.” Dedi.

İkisi yarın eğitime başlayacaklarını kararlaştırdılar. William sürekli ‘keşke daha önce sorsaydım’ diye söyleniyordu. Bir süre daha Wilson ile oynadıktan sonra odasına gitti.

Öncelikle bir plan yapması gerekiyordu. İki yılı boşa harcamak istemiyordu.

Odasındaki, pencere kenarında duran masasına oturdu. Bir tüy kalem ve parşömen alarak zaman tablosu çizdi. Başına ‘yarın’ sonuna da ‘ikinci yıl’ yazdı. Sonra arasını doldurmaya başladı.

Öncelikle büyücülerin dilini öğrenecekti. Sonrasında ise ateş adımları ve henüz tamamen ustalaşmadığı ateş kılıcı tekniğine çalışacaktı. Bunun için volkandaki kampa gitmeyi düşündü. Orada bol bulunan ateş elementi sayesinde hızlıca gelişeceğini düşünüyordu.

Teknikleri de yazdıktan sonra önünde hala 1.5 yılı kalmıştı. Bu zamandı da eski dünyasında yapmak istediği fakat yapamadığı şeyler için ayırdı. Üstelik Theo’nun ona ne kadar sıklıkta görev vereceğini de bilmiyordu, bu yüzden aralık bırakarak yazmıştı.

Bu bir buçuk yıllık boşluğa yazdığı şeyler arasında, çeşitli silahların kullanımını, demircilik ve kesinlikle en çok istediği olan, bazı müzik aletlerini öğrenmek yer alıyordu.

Diğer dünyasından o kadar fazla şarkı hatırlıyordu ki, bu dünyaya onları tanıtmaması büyük bir kayıp olurdu.

Babasının verdiği bir kaç ziyafette ve sokaklardaki ozanların çaldığı müzik ona çok yavan gelmişti. Bu dünyada gitara benzer bir müzik aleti görmüştü, özellikle onu öğrenmek istiyordu. Hatta daha ileri giderek, kendisine özel bir tane yaptırmak istedi. İyi bir marangoz bulması gerekecekti. Beyaz demir ağacından bir gitar istiyordu. Sesinin nasıl çıkacağını şimdiden merak ediyordu.

Bu dünyada eğlence araçları pek olmadığından, sıkıntıdan ölmek istemiyordu. Hatta planı tamamen yazdıktan sonra hemen başka bir parşömen çıkardı ve aklında kalan bütün şarkıları tek tek yazmaya başladı.

Onlara ‘Dünya’ denilen yerin müziğini tattıracaktı!

…

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.