“
Days and nights I'ma walking alone
Like the wind, nowhere I belong
Days and nights I'ma walking
Days and nights I walk alone
Like the wind that is blowing
There is nowhere I belong
Under sky is where I call home
And till I die since I was born
i don't know how i am
I'm going night and day
Day night, day night
Day night, oh All x2 ”
William, elini gitarın telinden çekip, karşısındakilere baktı. Hepsinin gözleri parlıyordu. Bu sefer sadece kızlar değil, onunla birlikte gelen üçlü de şaşkın gözlerle ona bakıyorlardı.
Onun sadece sıradan bir ozan gibi basit, eğlenceli bir şeyler çalacağını düşündüler. Fakat bu şarkı onları neredeyse gözyaşına boğacaktı. Yollarda yalnız bir gezgini hayal etmişlerdi dinlerken. Onları bir rügardaki kum tanesi gibi günlerce sürükleyen..Yalnızlık kalplerine işlemişti. Gezginde kendi yüzlerini hayal ettiler.
“William, daha fazla şiir varmı sana ait?” Venil sordu. Gözlerinin kenarındaki yaş, düşmemek için bir dala tutunan dağcı gibiydi.
William gülümseyerek cevapladı. “Var ama seveceğinizi garanti edemem.”
“Önemli değil, bunun gibiyse hiç önemli değil.” Dedi dört kız aynı anda.
William gülmemek için kendini zor tuttu.
“O zaman, sıradaki bir şiir değil de, şarkı olsun? Ne dersiniz? Aşkı anlatıyor.” Dedi.
Erkekler dahil hepsi olur anlamında kafa salladı.
Willim yine gitarın tellerini biraz hissetti ve çalmaya başladı.
“
You left me alone in dark
And made a pain just like a shark
There's no need for talking
Don't get tired for explaining
Nothing will be the same again
And our love never will begin
Stop telling me about your regrets
You'd never touch my soul again
And never search my hearth again
cause i don't wanna hear your usual lies
”
William’ın gitara daha sert bastırması ile, yüksek bir nota ve William’ın hafifçe haykırması herkesi rüyalarından uyandırdı.
“
wowww, it's too late
i'm afraid ex love, i started to hate
.”
Onun eski bir aşkından bahsettiğini duyanlar artık gözyaşlarını tutamamaya başladı. Hepsi en az bir yada iki aşk hikayesi dinlemişti. Bu ayrılık ve hüznün bulaştığı şarkı, onların içindeki gizli kalmış duyguları uyandırdı. Fark bile edemeden gözlerinin kenarlarından yaşlar süzülüyordu.
Bu dünya daha önce, eğlence temasına sahip olmayan depresif sözler duymamıştı hiç
“
I deeply felt as i die
understood lately everything was lie
Faught with my soul and heart
Try to push you away so hard
Nothing will be the same again
And our love never will begin
Stop telling me about your regrets
You'd never touch my soul again
And never search my hearth again
cause i don't wanna hear your usual lies
wowww, it's too late
i'm afraid ex love, i started to hate
”
William sonunda gitarını bıraktı. Tekrar kutusuna kaldırdı. Bu sırada hiçbiri ağır yüklü duygu selinden henüz uyanamamıştı.
‘Galiba bu sözler, bu dünyaya biraz fazla.’ Diye düşündü ve gitar kutusunu sırtına asarak ayrıldı.
Derin duygularda boğulmuş kızlar ve diğer üçlü, William’ın ayrıldığını bile fark etmemişti. Bir süre sonra kendilerine geldiklerinde. Hepsi zihninden kendine bir söz verdi. Bu dünyayı pişmanlığa yer bırakmadan dolu dolu yaşamak istiyorlardı. Ne gerekiyorsa ellerinden geleni yapacaklardı.
Hiç biri depresyona kapılmadı. Her ne kadar duygular onları bu dünyadan bir kaç dakikalığına alıp götürse de, basit görünen bu iki şarkı şimdiden onların bakış açısını değiştirmeye başlamıştı bile.
Kimisi bu sözleri yanlış anladı, kimisi doğru. Fakat bundan sonra verecekleri kararlarda önemli rol alacakları belliydi.
…
William güneşin tepeden yavaşça kaymaya başladığını fark etti ve büyücünün yaşadığı villaya doğru yürüdü.
Bir süre sonra kapısına geldiğinde kıyafetini düzeltti, boyutsal çantasından malzemeleri çıkardı.
Dikkatle kapıyı tıklattı.
Üçüncü tıklamasında kapı açıldı fakat kapıyı açan kişinin yolunu tıkayacak kadar devasa boyutlarda olduğunu fark etti.
İki buçuk metrelik kapı bile karşısındaki adama küçük geliyordu. Göğsünden yukarısını göremiyordu.
Gülümseyerek, “Efendim, görevinizi teslim etmeye geldim!” dedi.
Adam son derece boğuk bir sesle onu içeri davet etti.
“Ah? Demek bitirebildin. Gel, şöyle içeri koy.”
William kan dolu fıçıyı taşıyarak içeri girdi. Sonunda adamın yüzünü görebildi. Tam olarak tek kelimeyle bu adamı açıklamak isterse, ‘dev’ kelimesi en uygun olurdu.
Üç metreye yakın bir boyu vardı. Kel kafası ve alnının ortasındaki bir nokta benzeri dövme ile tanımamak zordu.
Büyücü, devasa ve sert görünümüne rağmen çok cana yakındı.
Hatta ona görevi hakkında endişelerini bile anlattı.
“Aslında birisinin görevi almasını beklemiyordum. Senin görevimi aldığını görünce çok endişelendim ve iptal etmek istedim fakat sen çoktan ayrılmıştın.” Dedi.
“Efendim, görevi verdiğinize göre ihtiyacınız olmalı değil mi? Öyleyse neden iptal ettireceksiniz?”
“Görevli bana senin bu sene katılanlar arasında olduğunu söyledi.”
“Ah! O konu hakkında endişe etmeyin efendim!” Gülümsedi. “Ben her ne kadar yeni katılsam da..” Vücudunda qi gücünü dolaştırdı. “Aslında onlardan farklıyım. Demir seviyeyim!” dedi.
Devasa büyücü William’ın gücü konusunda şaşırdı. Yeni katılan birisi olarak demir seviyenin zirvesinde olmasını beklemiyordu. Bu onu rahatlattı.
“Peki, yollar nasıldı? Herhangi bir tehlikeli durum var mıydı?” diye sordu.
“Aslında vardı evet, fakat solucanlardan dolayı değil bir kurt sürüsünden dolayı. Yolda iken kurt sürüsünün takibine katlanmak zorunda kaldım.” Dedi William başını sallayarak.
“Ah! İyi olman güzel.”
William onun endişesinin hafiflediğini hissedince kendisi de bilmeden kendini biraz daha yakın hissetti.
“Bir daha görev yayınlayacak mısınız efendim?” dedi.
“Bana efendim demene gerek yok, yaş olarak senden büyük olsam da güç olarak benimle eşitsin. Bana Baldur diyebilirsin. Ve evet, kesinlikle daha fazla solucan kanına ihtiyacım var.”
William onun solucan kanına olan ilgisini merak etmişti.
“Eğer sormamda sakınca yoksa, ne için bu akdar solucan kanına ihtiyacın var Baldur?” dedi.
Baldur zaten araştırmasının akademi tarafından finanse edildiği için söylemekte bir sakınca görmedi. Sonuçta William da akademinin bir öğrencisiydi ve belki solucan kanı tedarikinde ona daha fazla yardımcı olabilirdi.
“Bunun için.” Dedi ve uzun mavi cüppesini çıkardı.
Altında yatan devasa, elle yontulmuş gibi görünen kasları gösterdi.
“Baldur? Sen büyücü değil misin? Neden vücudunu geliştirmekle uğraşıyorsun?”
“Aslında hep savaşçı olmak istedim fakat yeteneğim neredeyse hiç yok sayılırdı. Büyücü olmayı ise tesadüfen başardım. Gezgin bir büyücü bana yeterlilik testi yaptı ve minimum standartları zorlukla karşılamayı başardım. Benimle birlikte çalışan diğer arkadaşlarımdan kesinlikle daha şanslıydım ve başarı ile birinci seviye büyücü olmak için ilerledim.” Dedi. Sanki eski günleri anımsamıştı.
“Sonra tabii ki en korkulan şey oldu. Yeteneğim tükendi. Savaşçı yeteneğim zaten yerlerdeydi ve büyücü olarak da başarılı sayılmazdım.”
“Öyle deme baldur, şu anda birinci seviye bir büyücü değil misin?” dedi William onun moralini biraz düzeltmek isteyerek.
“Evet öyleyim ve aynı zamanda savaşçıyım. Hatta ikisinde de zirvedeyim. Ufak bir atılımla bronz savaşçı yada ikinci seviye bir büyücü olabilirim.” Dedi hafifçe gülümseyerek.
William daha fazla merak etti ve sordu.
“Peki ya sonra? Seni değiştiren neydi?”
Baldur, William’ın bileği kadar kalın olan parmaklarıyla masadaki fıçıyı işaret etti.
“Onun sayesinde, solucanlar bana yardım etti.” Dedi.
“Nasıl yani?” William şaşırmıştı. Biraz solucan kanının ona nasıl yardımı olacağını düşünemedi. Sadece yeni başlayan kişilerde vücut kondisyonunu ve gücünü arttırırdı fakat yeteneğe bir faydası yoktu. Üstelik sağladığı güç, normal birine göre çok azdı.
“Ben bir büyücüyüm, doğal olarak iksirler hakkında biraz bilgim vardı. Bir gün, iksir yaparken eski çocuk masallarını hatırladım. Bu masallarda insanların kuşa, ejderhaya yada kaplana dönüşüp savaştığı yazıyordu. Eminim bunları Argos’ta doğan her çocuk bilir.”
“Evet, ben de biliyorum. Anka kuşu Agnes’I nasıl unutabilirim?” dedi.
“Evet, ben de ondan bahsediyorum. Yaşım sonuna yaklaşıyordu. Benim de aklıma gelen ilk fikir, canlılığı güçlü olan yaratıkların kanını damıtarak onların soy gücünü çıkarmak oldu. Ve gördüğün gibi biraz başarılı oldum.” Dedi gülümseyerek.
“Henüz bu iksiri tamamlayamadım fakat bir gün tamamlayacağıma eminim. Bakma bana öyle, iksir tam olarak doğru olmadığı için bu haldeyim. Boyut olarak büyümem, fazla canlılığın bir yan etkisi. Vücudun bunu emebilmesi için gereken kan konsantrasyonu aslında çok yüksek olmalıdır. Kendi hesaplarıma göre şimdiye kadar yapabildiğim en yüksek oran yüzde beş.” William’ın şaşkın bakışlarını görünce açıklama ihtiyacı duydu.
William aslında onun azmine hayran kalmıştı. Güçlenme ve ya ölümden kaçış için kendine yeni bir yol çizmişti ve başarılı olmuştu.
“Peki, bu iksir ne kadar güvenilir?” diye sordu.
“Aslında çok güvenilir. Çeşitli testler yaptım ve en fazla faydayı daha yüksek seviyeli yaratıklardan aldığımı fark ettim.” Dedi, masanın arkasında bir bira fıçısı vardı. İki bardak doldurdu ve birini William’a uzattı.
William biranın tadını şimdiye kadar içtikleri arasında en iyisi olarak zihnine kazıdı.
Baldur devam etti. “Tahmin ettiğim, büyü dünyasında çığır açacak bir teorim var fakar doğrulayamıyorum.”
“Nedir?” diye sordu William hala biranın keyfini çıkarıyordu.
“Eğer düşüncelerim doğruysa, yüzde ellinin üzerinde bir konsantrasyon, soy gücü denen şeyi sağlayabilir. Fakat bırak yüzde elliyi, yüz bin yıl daha ömrüm olsa bile yüzde ona ulaşabileceğimi düşünmüyorum.”
“Soy gücü mü? O nedir?” William’ın kafası daha da karışmaya başladı.
“Bilmiyor musun? Tıpkı anka kuşuna dönüşen Agnes gibi. Benim teorime göre bu hikaye gerçek. Sezgilerim bana her hikayenin ardında bir gerçeklik payı olabileceğini söylüyor. Üstelik, büyücü kulesinde, erişimin olan bütün kitapları okudum. Neredeyse hiç bir kitapta bu tür iksirlerden veya güçlerden bahseden bir şey duymadım.”
Sonra birasından bir yudum aldı ve William’a sordu.
“Hiç ‘Etha’nın Seyahat Günlüğü’nü okudun mu?”
“Evet, en sevdiğim kitaptır.”
“Oradaki, mini hikayeyi hatırlıyorsundur o zaman?” dedi.
“Şu, adada mahsur kaldığı mı?” diye sordu şaşkınlıkla.
“Evet o. William, sana söylemek isterim ki, bizim yaşadığımız kıtada bir ada yok!”
“Ne?” William beyninden vurulmuşa döndü. Gözleri kocaman açıldı ve sadece Baldur’a bakabilmekle yetindi. Ağzına götürdüğü bira bile yarıda durmuştu.
“Evet, bu kabul edilmesi zor bir durum olabilir fakat benim inancıma göre bunu bilmek, kıtada yaşayan her vatandaşın hakkı. Herkesi bilgilendiremiyorum çünkü bunu yaparsam kesinlikle ilk önce öldürülürüm.”
“Ama…Ama Etha, gerçek bir adada olduğunu söylüyordu. Hatta içerisinde bir şehir ve yaratıklarla doluydu?”
“Evet, aslında Etha’nın bir kitabı daha var. Bu kitap büyücü kulesinde saklanıyor. İkinci kitapta her şeye açıklık getiriyor.” Birasından bir yudum daha aldıktan sonra devam etti.
“William, bütün bunları sana babamın oğlusun, arkadaşımsın veya akrabamsın diye söylemiyorum. Eninde sonunda senin de bu çıkmazda kapana kısılacağını biliyorum. Bunu sana söylüyorum ki aklında bir fikir, anlayış gelişsin. Bu söylediklerimi ilerde benden duymasan bile, eğer gümüş seviye ve üzerine ulaşabilirsen kesinlikle öğreneceksin.”
“Ne demek istediğini anlıyorum. Emin ol, bunlar benim kaldıramayacağım kadar ağır sözler değil. Bana anlatabilirsin, kesinlikle bu konuyla ilgileniyorum.” William biraz düşündükten sonra cevap verdi. Öğretmenin anlattıklarından kesinlikle daha ciddi bir konuydu. Belki onun geleceğini etkileyebilecek sözlerdi.
Eğer söyleyecekleri onun hayalleri ile çakışıyor ve Baldur’un amacı ona yolunda yürüyebilmesi için bir ateş böceği kadar ışık yaksa bile yardım edecekti. Babası konusunda hissettiklerinin aynısını aşağı yukarı Baldur’a karşı da hissediyordu.
Baldur, önceki dünyasında karşılaştığı sevimli yaşlı amcalara benziyordu. İyi geçinebilir, arkadaş olabilirdin fakat bazen söyledikleri acıtabilirdi. Bu yüzden Baldur’a karşı da aynısını hissetti. Onun sözleri acıtsa bile dinlemesi gerektiğini hissetti. Sonuçta ömrünün sonuna kadar burada kalıp yaratıkları avlamak istemiyordu.
Baldur, ciddi bir yüz ifadesi takındı. Sanki bir sonraki sözleri William’ın dostu ya da düşmanı olacağını belirleyecekti. Bu yüzden yavaş ve tane tane konuştu.
“Bu, akademi ve büyücü kulesinin sırlarını da içeriyor? Öğrenmek istiyor musun?”
William, bu ciddi soru karşısında, yaslandığı sandalyeyi çekti ve üzerine ters bir şekilde oturdu. Sırt yaslama yerine kollarını koydu. Bütün dikkati ve ciddiyeti ile karşılık verdi.
“Evet, istiyorum. Etha’nın ikinci kitabında ne var?” diye sordu.
“O zaman kulaklarını aç ve iyi dinle.”
Baldur birasını tek seferde bitirdi. Ardından ayağa kalktı ve tekrar bir bardak daha doldurdu.
Koltuğuna oturduktan sonra, elini çenesine koyarak sakince konuşmaya başladı.
“Etha, güçlü bir adamdı…”
…