İçeriğe geç

Her Şey Bir Yıldırım ile Başladı

Bölüm 20 · 15 dk okuma

Her Şey Bir Yıldırım ile Başladı

Bölüm 20

Bölüm 19: İlk Ders

Akademiye geldiğininde, William kendini zorlukla odasına taşımıştı. Aldığı yaralar bir kaç güne iyileşecek olsa da şu anda yaşadığı yorgunluk onu öldürmeye yeterdi.

Hemen yatağında oturdu ve hızlcıa yaralarını sarmak için boyutsal çantasından ufak bir kutu vardı. İçerisinde iyileştirici merhemler, yarasını sarmak için uzun ince bezler ve iğne iplik vardı.

Yaralarının dikişe ihtiyacı yoktu. Bu yüzden sadece sardı. Sonra hızlıca yatağına uzandı ve görevin ödülünü bile düşünmeden uykuya daldı.

Uyandığında şafak henüz sökmemişti. Bu kadar yorgunluğun üzerine açlıktan midesi guruldamaya başladı.

Henüz yemek saati olmadığından, bir kaç gündür yediği yılan eti onun tek çaresi olmuştu.

Her zamanki gibi kılıcının üzerinde pişirdi ve yedi. Bugün, vucudunun bazı kısımları acısa da çok zinde bir şekilde uyanmıştı. Enerjik hissediyordu.

Ufak penceresinden yavaşça doğan güneşe baktığında, bugün güzel bir hava olacağını hissetti.

Erkenden giyinerek dışarı çıktı. Dünkü giydiği kıyafetler artık parçalanmıştı. Neyse ki annesi düşünceli bir insandı ve ona yedek kıyafet hazırlamıştı.

Yine basit bir kıyafetti, fakat bu dünyadaki insanların moda anlayışına nazaran William’ın düşünceleri farklı olduğu için, pantolonu ve gömleği biraz daha dardı. Tüm vücuduna oturduğundan çok yakışıklı ve seksi göründüğünü düşünüyordu.

Gitarını da kutusu ile birlikte boyutsal çantasından çıkarmış sırtına asmıştı.

Elinde kocaman bir fıçı tutuyordu.

Biraz yürüdükten sonra görev binasının kapısına geldi.

Görev binası henüz açılmamıştı bu yüzden yarım saat kadar daha bekledi.

Görev binasının görevlileri geldikten sonra kapıda garip birisinin beklediğini gördüler ve şaşırdılar.

“Görev teslim etmek için mi buradasın?”

“Evet.”

“Bugün ortak ders var. Sen gitmiyor musun?”

“Ortak ders mi?” William ilk önce biraz şaşaırdı fakat daha sonra ne yaptığını farkedince bağırmaya başladı.

“Lütfen kapıyı açın. Hızlıca görevi teslim edip derse gitmem lazım.”

“Tamam, önemli değil.” Görevli hızlıca kapıyı açtı ve masanın arkasına geçti.

Wiliam hemen fıçıyı masaya koydu ve görev kağıdını teslim etti.

Görevli kağıdı bir kaç saniye inceledikten sonra, “Malesef bu görevi akademimiz vermemiş. Görev sahibine teslim etmelisin.” Dedi.

“Görev sahibi kim?”

“Bilmiyor musun? Her neyse, o bizim akademimizin ücretli bir büyücüsü. Kuzeydeki villalarda kalıyor. Ikinci sokak dördüncü villa.” Dedi.

William aceleyle, “Teşekkür ederim!” diye bağırdıktan sonra son sürat koşmaya başladı. Kapıdan çıkar çıkmaz fıçıyı ve kağıdı boyutsal çantasına koydu.

Geldiği yoldan geri dönüyordu çünkü derslerin olduğu sınıf binası kaldığı yurdun arkasındaydı.

Hızlıca yurt binasına ulaştığında, hala gençlerin yavaşça, sohbet ederek sınıfların olduğu binaya yürüdü.

Hatta Merlon, Dullan ve Leslie’nin de sohbet ederek yürüdüğünü fark etti.

Merlon onu görünce hemen yanına koştu.

“William, bu bir kaç gündür neredeydin?”

“Uzun zamandır çok yorgundum, biraz dinlenmek istedim.” Dedi.

“Hey! Bu nasıl yorgunluk böyle? Bir haftadan uzun bir süredir ortalıkta yoksun. Odanın kapısını kaç kere aşındırdım biliyor musun?” bunu söyledikten sonra duraksadı. William’ın gömleğinin altında rahatlıkla görülebilen bandajları fark etti.

William’ın kıyafetleri ipek olduğundan, beyaz gömleğinin altındaki vücudu rahatlıkla görülebiliyordu.

“Görev yapmaya mı gittin yoksa?” dedi şaşkın bir şekilde.

“Evet sayılır. Ama talihsizliklerle karşılaştım. Bu sıralar kurt sürüleri geziyor. Siz de dikkatli olmalısınız.” Dedi.

“William, çok acelecisin. Henüz doğru düzgün meditasyon tekniğini bile uygulayamıyoruz. Alışma sürecindeyiz. Bir ay içinde bir göreve çıkacağımızı sanmıyorum.”

“Ah! Öyle mi? Ben de siz çoktan bir görev tamamlamışsınızdır diye düşünmüştüm.”

“Hayır William. Güçlenme yolu aceleye gelmez.” Dedi, sonra devam etti.

“Aslında bende çıkmadan önce sana uğramıştım fakat benden önce ayrılmışsın. Bana müzik yeteneğin için lazımsın.” Dedi.

“Neden? Akademinin işlettiği özel bir restorant var diye hatılıyorum, üstelik müzikliydi?”

“Hayır hayır, bu öyle resmi bir şey değil. Arkadaşlar arasında diyelim. Yeni başlayanlar arasından bir kaç kız bulduk, anlarsın ya?” göz kırptı.

“Onların kalbini müziğinle fethetmen lazım!” dedi.

“Merlon, aramızda lafı mı olur? Hem bende kendi yaptığım müzikleri size dinletmek isterim. O zaman ders sonrası buluşalım? Ne dersin?” dedi. William’ın da işine gelmişti. Henüz, eski dünyasının şarkılarını, bu dünyada kimseye dinletmemişti. Onun için de bir fırsat sayılırdı. ‘Görevi sonra da teslim edebilirim.’ Diye düşünüyordu.

Leslie ve Dullan onları beklemişti. Dörtlü bir süre daha sıradan konulardan konuşup sınıfa girdiler.

Söylenilene göre, ilk ders en önemlisiydi. Kesinlikle çoğu insanın sır olarak sakladığı bilgiler bile anlatılacaktı.

Dörtlü, beşyüz kişinin sığabileceği kadar büyük bir sınıfta, önlerde bir yerlere oturdu.

Sınıfın tamamı kısa sürede dolmuştu. William’ın giriş testinde görmediği yüzlerce insan sabırla bekliyordu.

Bir kaç dakika erken geldikleri için güzel bir yer bulabilmişlerdi. William en soldaydı.

Oturduktan sonra etrafına bakındı ve ona doğru gelen üç kişi gördü. Tüm koltuklar dolu olduğundan oturacak başka bir yer yoktu.

Ortada ve diğer ikisinden önde yürüyen adam, zayıf olmasına rağmen, sarı saçı, altın sarısı gözleri ile mükemmel yakışıklıydı.

William’ın önüne gelince, ona parmağı ile ‘kalk’ kalk hareketi yaptı. Sanki konuşarak ağzını kirletmek istemiyordu.

William gerçekten çok şaşırmıştı. Daha önce büyücü ile yaşadığı klişeyi yok sayabilirdi fakat şu an karşılaştığı bütün klişelerin babası gibi bir şeydi.

William eğlenmek istedi. Olayların nasıl gelişeceğini o da merak ediyordu. Gitar kutusunu yanındaki Merlon’a verdi.

Dirseğini koltuğun dayama yerine yasladı ve eli ile yüzünü destekledi. Yakışıklı gence, dünyanın en iyi performans sanatçısı gibi ilgiyle bakıyordu.

Genç, William’ın bu hareketin görünce çok sinirlendi. Fakat o daha konuşmadan arkasındak iki koruma tipli genç bağırmaya başladı.

“Nasıl hala kalkmazsın! Hemen genç efendinin koltuğundan kalk! Yerini bil, hadsiz!”

“Genç efendinin kim olduğunu biliyor musun? Hemen kalkmazsan bir daha kalkamayana kadar seni döveceğim!”

İki koruma birden, aynı anda William’a bağırıyordu. Eğer korumalar araya girmeseydi, William kesinlikle izlemeye devam ederdi fakat onların rahatsız edici sözleri onu ‘birazcık’ sinirlendirdi.

Ayağa kalktı. Sarışın gencin karşsında bir bayrak direği gibi dikeldi. Sarışın gençle aralarında en az iki baş boy farkı vardı. Arkasındaki iki yardakçı onun hızla ayağa kalktığını bile farket memişti, hala bağırıyordu.

William, akademide birisini öldürmek istemediğinden, avucunun içi ile alınlarına ‘yavaşça’ vurdu.

Önündeki genç, arkasındaki korumaların bir kaç metre uçarak bayıldığını fark etmemişti bile.

Fark ettiğinde ise şok oldu. Kendisini kasabın devasa bedeninin karşısında bir kuzu gibi hissediyordu.

William’ın gözlerine bakmak istedi fakat onu sadece belirsiz bir karartı karşıladı. Sarışın genç terlemeye başladı. Altına işemek istiyordu fakat az önce yaptığından tüm mesanesi boştu.

William, bir kaç saniye onun gözlerine baktıktan sonra elini kaldırdı. Karşısındaki yakışıklı genç, titreyerek ve terleyerek ona bakıyordu. Sesini bile çıkaramayacak kadar korktuğunu fark etmişti.

Elini sarışın gencin başına koydu. Onu tıpkı bir bebek gibi ters yöne çevirdi. Genç başı ile birlikte bedenini de ters çevirmişti. Şimdi yerde yatan adamlarını görebiliyordu. Sonra kıçında keskin bir acı hissetti. Havada bir kaç metre uçarak kendi adamlarının üzerine düştü.

William onu tekmeledikten sonra koltuğuna tekrar oturmuş, gitarını kucağına alıyordu.

Merlon gitar kutusunu verirken konuştu. “William! Çok güçlüsün! Ölüm meridyenini açtın mı?”

William gülümseyerek yanıtladı. “Aşağı yukarı.”

İkisi küçük sohbetlerine dalmışken arkada büyük bir kargaşa dönüyordu.

Sarışın gencin kıçından tekmelendiğini gören kalabalık heyecana gelmişti.

Herkes, işaret ederek ve sarışın genci küçümseyerek gülüyordu. Beş yüz kişilik bir kalabalığın önünde aşağılandığını görmek, kesinlikle kalbinde ağır bir yara açmıştı.

Ağrıyan kıçını bile umursamadı. Adamlarının üzerine düştüğünden, yerden sert bir darbe almamıştı.

William’a nefretle bakarak içinden bağırdı. ‘Seni öldüreceğim orospu çocuğu! Umarım avlanmaya gidersin!’

William ona birisinin baktığını fark edince başını çevirdi. Ona nefretle bakan sarışın genci gördü. Alayla gülümsedi.

Sarışın genç hemen bakışlarını kaçırdı ve adamlarını orada bırakarak sınıfın en arka köşesine doğru gözden kayboldu.

Willim ufak bir iç çekti. ‘Bazen, insanın elinden bir şey gelmez. Dayak isteyene, bir tutam dayağı hor görmemelisin.’ Diye içinden güşündü.

Bir kaç dakika sonra, girişte bir öğretmen göründü. Göğsünde gümüş bir rozet vardı.

Kısa beyaz saçları, uzun sakalı vardı. Zayıf görünüyordu. Fakat William, insanların aurasını görmeden önce onları yargılamaması gerektiğini biliyordu.

Öğretmen sakince koltukların önündeki uzun ve geniş platforma çıktı.

Ardından hemen konuşmaya başladı. Sesi çok yüksek değildi fakat yine de çok net bir şekilde en arkadaki bile duyabiliyordu. Sanki öğretmen kulaklarının dibinde konuşuyordu.

William bu gibi qi gücü kullanarak sesi iletebilen tenkiklerden haberdardı fakat hiç ilgilenmemişti.

Bugün ilk defa kullanan birini gördü ve öğretmen gibi yüzlerce kişiye karşı aynı anda konuşan birisi için gayet kullanışlı olduğunu hissetti.

“Hepinize, akademimize hoş geldiniz diyorum. Benim adım Yura Merlbourne, bana ‘Öğretmen Yura’ diyebilirsiniz. Bugün sizlere savaşçının ve temellerinden bahsedeceğim. Bunları bilmeniz kesinlikle size fayda sağlayacaktır.”

Biraz soluklandıktan sonra devam etti.

“Savaşçılar bildiğimiz kadarı ile demir, bronz, gümüş, altın ki akademi müdürümüz bu seviyededir ve son olarak platin seviye vardır. Malesef daha yukarıda ne olduğunu bilemiyoruz çünkü henüz altın seviyenin üstü bir savaşçı çıkmadı.”

Herkes nefesini tutmuş, öğretmen Yura’yı dinliyordu. Bu bilgiler William için bile yeniydi.

Örneğin altın seviyesinin de üzerinde platin seviyesinin olduğunu bilmiyordu. Daha da yüksek seviyeler olması gerektiğini tahmin etti. Çünkü efsanelerde tanrılar ile savaşabilen insanlardan bahsediyordu.

“Bir savaşçının gücü özellikle vücut eğitimi üzerinde şekillenir. Bu gücü ölçmek için büyücüler ile bir araya gelip, güç sütunu adı verdiğimiz aleti yaptık. Hepiniz giriş sınavında bunu kullandınız. Bundan sonra eğitim salonuna gidip kendiniz deneyebilirsiniz. Şimdi size seviyeler için ideal yumruk gücünü açıklayacağım. Eğer bu seviyelerde yumruk gücünüz gerekeni karşılamazsa, normalden daha güçsüzsünüz demektir.”

Boğazını temzikledikten sonra devam etti.

“Demir savaşçıdan öncesi önemli değil fakat demir savaşçı olduğunuzda yumruk gücünüz en az 1 ton olmadır, zirvesine ulaştığınızda ise 10 ton uygun seviyedir. Demir seviyeden sonra sürekli daha da güçlenmeniz gerekir. Bu yüzden bronz seviyede 10-20 ton, gümüş seviyede 20-50 ton ve son olarak altın seviyede 50-100 ton arası bir güç sergilemeniz gerekir. Güç sütunu bu ağırlığı kaldırabilecek seviyededir.”

Onu merakla izleyen öğrencilere dikkatle baktı.

“Şimdi de seviyeler ve gerektirdikleri hakkında konuşacağım. Aslında bunları bilmenize gerek yok. Her seviyenin kendine has bir zorluğu ve işleyişi vardır. İnsan kendi keşfeder ise daha doğru olur. Fakat yol gösteren birinin olması zarardan çok fayda sağlar.”

“Demir seviyeye ilerlemek için vücuttaki dokuz meridyen açılmalı ve qi havuzu keşfedilmelidir. Demir seviyede ise biriktirdiğiniz sis şeklindeki qi yi üç damla halinde biriktirmeniz, sonra onları birleştirmeniz gerekir. Bunu yapmak için bazen bir aydınlanma bazen de sadece şans yeterlidir. Bronz seviyede ise işler biraz zorlaşmaya başlar. Üç damladan oluşturduğunuz qi yi büyütmelisiniz, meditasyon yönteminize göre yeterli boyuta ulaştığında, bu damlayı zemine yaymayı ve gerçek bir havuz oluşturmayı başarmalısınız.”

“İnsanların genelde en çok zorlandığı kısım burasıdır. Bu yüzden krallıklarınızdaki güçlü dediğiniz insanların çoğu hala bronz seviyeye takılıp kalmıştır. Bu aşamayı ne yaparsa yapsın geçemezler. Çünkü idrak ve irade gücü gerektirir.”

“Gümüş seviyede ise bu oluşturduğunuz havuzu gölete çevirmeniz gerekir. Gümüş seviyenin aslında pek bir zorluğu yoktur, tıpkı bronzdan gümüşe ilerler gibi gümüşten altına ilerlersiniz fakat akademimiz öğretmenleri de dahil çoğumuzun yaşadığı sıkıntı burada başlıyor. Gümüş seviyede muazzam bir qi emmeli ve onu gölete eklemelisiniz. Size bir havuz ile göletin farkını anlatmak istemiyorum. Boyut olarak ikisini kafanızda kıyaslayabilirsiniz.”

“Seviyeler konusunda size anlatacaklarım bu kadar. Şimdi, demir seviye meditasyon yöntemini anlatacağım.”

William Öğretmen Yura’nın bundan sonraki açıklamalarını dinleyemedi. Yeni öğrendiği bilgiler, onun yolunu aydınlatmıştı.

Güçlenme yolunda karşılaşacağı en büyük engelin, gümüş seviyede olacağını anladı.

Bu seviyeyi tamamlayıp altın seviyeye ulaşmak için muazzam bir element ve qi gücü gerekiyordu.

‘Demek bu yüzden kimse altın seviye olamıyor.’ Diye düşündü. Çünkü altın seviyeye ilerlemek için gereken kaynaklar ancak kara ormanda bulunabilirdi ve bu tür kaynakları tekelinde bulunduranlar yaratıklardı.

İnsanlar güçlenemediği ve yaratıkları yenemediği için neredeyse bir kısır döngüye hapsolmuştu.

‘Akademi müdürü bile bu döngüyü kıramıyor mu?’ dedi zihninde.

‘Kara ormanda, platin seviye ve üstü yaratık mı dolu?’

William düşüncelere dalmışken, öğretmen Yura konuşmasını bitiriyordu bile.

“Büyücüler konusunda fazla düşünmeyin. Onlar bizden daha zor durumdalar. Henüz üçüncü seviyenin üzerinde bir büyücü yok.”

“Her neyse, bu ayki dersimiz bu şekilde sona eriyor. Yıl sonundaki sınava iyi hazırlanın, belki birisi sizi öğrenci olarak alabilir.” Dedi ve ayrılmak için kapıya yöneldi.

Öğretmen Yura ayrılınca bütün öğrenciler şaşkın yüzlerinden uyandı.

Merlon yanındaki William’a seslendi.

“Bu gerçekten faydalır bir dersti.”

“Evet. Gerçekten faydalı.” Dedi William düşünüyormuş gibi yaparak.

Ayağa kalktı ve gerildi. Merlon ve diğerleri de ayağa kalktı. William’ın omzuna dokunarak heyecanlı bir yüzle, hadi gidelim, kızları almalıyız.”

Lesli araya girdi. “Onları sen alıp gelsen? Biz önce gidelim.”

Merlon küçümsedi. “Peh! Prensimiz iki kadının peşinden korkmaya çekiniyor mu?”

“Hayır, sadece bunun uygun olmadığını düşünüyorum. Sonuçta biz statü olarak daha yüksek soylularız.”

Merlon neredeyse onun suratına tükürecekti. “Leslie, burada prens değilsin. Sen burada sadece öğrenci Leslie’sin!” dedi.

Merlon aslında onunla çocukluk arkadaşıydı. Leslie’nin normal biri gibi arkadaş edinmesini ve eğlenmesini istiyordu. Amacı onu küçümsemek veya alay etmek değildi. Sadece arkadaşının mutlu yüzünü görmek istiyordu. Sekiz yaşından beri doğru düzgün konuşmamışlardı. Sarayda ona ne öğrettilerse insanlara karşı soğuk olmaya ve tepeden bakmaya başlamıştı.

Leslie yine konuşmadı. Sessizliği tercih etti. Boyu uzun olsa kesinlikle ellerini göğsünde kavuşturur, ona tepeden bakardı.

Merlon, ekibe onu takip etmelerini söyledi. Yavaşça yurdun önüne geldiler ve beklemeye başladılar. Bir süre sonra Merlon sıkıldı ve içeriye sormak için girdi.

Üzgün bir yüz ifadesi ile bir kaç dakika sonra geri çıktı.

“Onlar önce gitmişler. Hadi gidelim.” Dedi.

William umursamadı, zaten bir kaç gün dinlenmesi gerekiyordu.

Akademinin güneyine yürüdüler. İlk defa akademinin bu bölgesine gelmişti William. Buradaki neredeyse her bina eğlence amaçlı yapılmıştı. Hatta Merlon’un işaret ettiği yerlerden birisi genelevdi!

‘Akademi öğrencilerini çok düşünüyor!’ dedi içinden.

Bir süre sonra, ufak bir göletin kıyısında inşa edilmiş tamamen ahşap bir binaya geldiler.

Manzara çok güzeldi. Gölette bir kaç kayık, kenarında balık tutan öğrenciler ve bazı yaşlılar, etrafına çeşitli çiçekleri olan büyük ağaçlar dikilmişti. Göletin yanındaki bu bina da kesinlikle sakinliği ve huzuru temsil eden yeşile mavi-yeşile boyanmıştı.

William ilk görüşte manzaraya aşık oldu. Henüz öğlen olmadığı için güneş rahatsız etmiyordu. Burası tıpkı bilgisayarındaki duvar kağıdı ile aynı seviyedeydi.

Dörtlü hep birlikte içeri girdiler. Girişte bir hizmetçi onalrı karşıladı.

“Buyrun efendim, boş masalarımız bu tarafta.” Dedi ve içeriyi işaret etti.

“Tamam, arkadaşlarımız bizden önce gelmiş olmalı. Dört kız.” Dedi içeriye bakmaya çalışırken.

“Evet efedim, ikinci kattalar. Bu taraftan.” Diyip yol gösterdi.

Ekip ikinci kata çıktı. Burası daha sessizdi. Büyük masada oturan dört genç kız vardı.

Merlon hemen hızlıca yürüdü ve selamladı. Kızlar zaten üçlüyü tanıyordu. Bir tek William’I bilmiyorlardı.

William aslında bu tür randevular için çok heyecanlıydı fakat karşısındaki kızların Merlon ve diğerleri ile yaşıt olduklarını görünce hemen aklındaki tüm düşünceleri sildi. Bu dünyada evlilik yaşı on altı olsa bile kendisi on sekiz yaşından önce bir ilişkiye gireceğini düşünmüyordu.

Beynine on sekiz yaş, sınır olarak kazınmıştı. Üstelik olgun kadınlardan hoşlanıyordu.

Fakat onun için davet edilen dördüncü kız, önceki hayatında tanıdığı birine çok benziyordu.

Merlon, William’I tanıtırken, William’ın gözleri kızın üzerine düştü. Gözlerini ondan alamadı.

“Kızlar, tanıştırayım. Bu yakışıklı William! Kendisi müzik ve gitar üstadıdır!” dedi.

Kızlar, william’ın olgun ve yakışıklı yüzüyle süslenmiş büyük vücudunu görünce, avını kollayan kaplana dönüştüler. Hmene gözleri parladı ve ayağa kalktılar. Onu selamlamak ve tanışmak istediler.

“Merhaba William! Tanıştığımıza memnun oldum! Ben Elin!” dedi en soldaki kız. Kahverengi uzun saçları ve yüksek bir burnu vardı. Kırmızı bir gömlek ve altına kahverengi bir pantolon giymişti. Bu dünyada kadınlar da savaşçı olmak için eğitim alıyorlardı. Fakat çoğunluk, soylu geleneğine göre evde çocuk bakmak ve gününü eşini tatmin etmekle geçiriyordu.

Sadece açık zihniyete sahip aileler onları akademi gibi yerlere güçlenmeleri için gönderirdi.

“Merhaba William! Ben Venil!” dedi diğer kız. Çok çekici değildi. Tıpkı Dullan ile birlikte olmak için yaratılmıştı sanki. Diğerlerinden biraz daha uzun boyu ve biraz daha güçlü bir vücudu var gibi görünüyordu.

“Merhaba William! Ben Camille!” dedi üçüncü kız. Açık mavi rengi saçı ve güzel bir yüzü vardı. ‘Merlon ile mükemmel bir ikili olurlar.’ Diye düşündü.

Fakat gözü hiç onlara takılmadı. İçeri girdiğinden beri gözleri neredeyse hep dördüncü kızdaydı.

O kız, ölmeden önce öptüğü son kız olan Merve’ye çok benziyordu!

Bir an için ‘Acaba, Merve de benimle birlikte mi öldü?’ diye düşünmüştü.

Sonra bu fikri hızlıca reddetti. Öldüğünde merve ondan en az üç metre uzaktaydı. O şimşek üç metreden daha kalın değildi. Kesinlikle, eski dünyasında Merve hala sağlam ve hayattaydı.

Fakat karşısındaki kızın olgunlaşmamış yüzü, neredeyse mervenin kopyasıydı.

Hafif kalkık burnu, ay gibi bir yüzü, kömür karası saçları ve beyaz teni ona gerçekten insanların ikiz yaratıldığını düşündürdü. Önceki dünyasında söylenen bu atasözü sanki onun gibi biri tarafından söylenmişti.

William’ın tüm dikkati ile ona baktığını gören genç kız çok utandı. Bir pancar gibi yanakları kızardı.

William, öne iki adım attı ve hala oturan kızın karşısına geldi. Ellerini uzattı.

Kız her ne kadar utanmış olsa da, William’a karşılık olarak ellerini uzattı.

William, elini tutup bir soylu gibi öperek konuştu.

“Ben William, sizinle tanışmak bir zevk hanımefendi.” Dedi.

Merlon, William’ın şu anda tüm krallıktaki en asil erkek olduğuna yemin edebilirdi.

Kız pancar kırmızısı suratı ile cevap verdi. “Merhaba William, ben Clarice.” Dedi.

Aslında William, zihninde karşısındaki kızın Merve olmadığını doğrualdıktan sonra daha fazla bakmayı ve umursamayı kesmişti. Sadece kibar görünmek istemişti. Bu kızlardan herhangi biri ile ilişki düşünmüyordu. Onun en büyük amacı bu dünyayı tanımak ve keşfetmekti. Bu yüzden, evlilik gibi meseleler ona çok basit fikirli geliyordu. Ona göre evlilik, dünyanın kargaşasından kaçmanın bir şekiliydi sadece. Özellikle şu an yaşadığı durum ona biraz da sıkıntılı geliyordu. Hala bu dünyanın bazı kurallarına alışamamıştı. On altı yaşında evlilik bile ona fazla geliyordu.

William ismini öğrendikten sonra tekrar doğruldu ve karşısındaki koltuğa oturdu.

Dört kız dört erkek karşılıklı oturmuşlardı. Hepsi çay sipariş etti.

Bir süre sonra Clarice de kırmızı suratından kurtuldu. Masada dönen muhabbet onların arasını kaynaştırdı. Hızla birbirlerine alıştılar. Artık rahatça konuşabiliyorlardı.

Üçüncü çayları bittiğinde, Merlon’un söylediği sözler, kızların ilgisini çekti.

“Kızlar, biliyor musunuz? William mükemmel bir şair ve ozandır!” dedi.

Kızların gözleri parladı. Elin hemen konuştu. “William! Bize bir şeyler çalabilir misin? Lütfen.” Dedi yalvarır gözlerle. Dört kızın da en çok William ile ilgilendiği belliydi.

Merlon bunu söylediği için şimdiden pişmanlık hissetmeye başlamıştı bile. Diğerlerinin de yüzü kasvetliydi.

William onalrın düşüncelerini umursamadı ve cevap verdi.

“Aslında evet. Kendime ait bir tarzım var fakat beğeneceğinizi garanti edemem.” Dedi.

Kızların onun kötü çalmasını bile umursamadığını nereden bilebilirdi?

William, pencereden yükselen güneşe baktı. “Dışarı çıkalım mı? Bugün ahva çok güzel.” Dedi.

Hep birlikte dışarı çıkıp, göletin kenarındaki çimenlere oturdular. Çaylarını dışarı servis edilmesini istediler.

William gitarını kutusundan çıkardı. Kızlar böyle bir aleti ilk defa görüyorlardı. Daha önce telli çalgılarla bir çok kez karşılaşmışlardı fakat böyle bir alet ilkti.

Üstelik, aletin üzerine büyük bir ‘W’ Sembolü boyanmıştı. William, ilerde bir miras bırakırsa, kendine ait olduğu anlaşılsın diye böyle bir şey yapmıştı. Hatta gitarın içersinde en sevdiği şarkı bile yazıyordu.

“Bu, benim uzun uğraşlar sonucu, kendi yaptığım bir müzik aleti.” Dedi.

Kızlar onun, bir müzik aleti bile yapabilecek kadar yetenekli olduğunu öğrenince daha da heyecanlandılar. Büyük bir merakla beklediler.

William gitar kutusunu bir kenara koydu. Gömleğinin kollarını sıvadı ve gitarın tellerine parmaklarını koydu.

“O zaman, bu şiir, tüm yolculara gelsin.” Dedi ve parmağı tellerle temas etti.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.