İçeriğe geç

Her Şey Bir Yıldırım ile Başladı

Bölüm 19 · 12 dk okuma

Her Şey Bir Yıldırım ile Başladı

Bölüm 19

Bölüm 19: Açgözlülük

William, en büyük arzusunun esiri oldu. Güçlenmek bu dünyadaki en büyük arzusuyken, zenginlik önceki dünyasında yaşadığı en büyük arzuydu.

Şu anda elindeki kara demir parçasına bakarak ikisini birden hissedebiliyordu.

Aşağıdaki tünellere inip bakmak istedi. ‘Sadece biraz bakacağım, bulamazsam geri dönerim’ diye düşünüyordu.

Solucanın geldiği tünele yürüdü. Alevli kılıcını aşağı doğrulttu ve onun geçebileceği büyüklükte olduğunu gördü.

Kollarını sıvayarak aşağı indi. Tamamen, dik olarak yürüyemiyordu, hafif eğilmişti. ‘Bu tüneli yaratmak için ne kadar büyük bir solucan olması gerekirdi?’

Tünelin duvarları, neredeyse bir makine ile kesilmiş gibi düz ve temizdi. Hatta bazı yerler kılıcının ışığını yansıtacak kadar parlaktı. Yaklaşık elli metre derine ve yüz metre daha darğın merkezine yürüdüğünde, metal elementinin yoğunlaştığını hissetti. Bir şey varsa buralarda bir yerlerde olmalıydı.

Hala tüneller aynı boyutta ve duvarlar aynı şekildeydi. Sonunda elementlerin en yoğun olduğu bir duvarı, kılıcı ile oydu.

Düşen taşların arasından, solucanın içinden çıkardığının yarısı boyutunda bir kara demir buldu.

‘Bu henüz başlangıç!.’ Diye düşündü.

Daha fazlasını bulacağına emindi. Çünkü derinlere indikçe daha fazla yoğunlukta metal elementini hissedebiliyordu.

Şu anda burası bile aslında onun için meditasyon hızını bir kaç kata hadar arttırabilirdi.

William’ın gözleri parlıyordu. Haliyle, büyük ödül için daha derinlere girmek istedi.

Her ne kadar açgözlülüğünün esiri olsa da ve kesinlikle daha derinlere inmek istese de ölmekten korkan bir insandı.

Bu yüzden, kara demir parçasını boyutsal çantasına attıktan sonra son derece dikkatli ve yavaş bir şekilde yürümüye başladı.

Bir süre sonra karşısından gelen temiz havayı hissetmeye başladı.

‘Bu iyiye işaret’ diye düşündü. Çünkü böyle derin mağaralarda bir hava sirkülasyonu varsa kesinlikle bir çıkış yolu da vardı.

Yaklaşık yirmi metre daha derine ve elli metre ileriye gidince, karşısında çok zayıf bir ışık gördü. Ay ışığını benziyordu.

‘Çıkışa mı geldim?’ diye düşündü.

On metre kadar ışığa doğru yürüyünce yanıldığını anladı. Tünel, büyük bir mağaraya açılmıştı. Mağarının tepesindeki bir kova genişliğindeki delikten ay ışığı yansıyordu.

Gözünü çevirip ay ışığının yansıdığı zemine baktığında iliklerine kadar titredi.

‘Buraya kadar. Öldüm!’ dedi içinden.

Mağaranın içinde, bir ev genişliğinde ve mağaranın zeminini tamamen kaplayacak kadar uzunlukta bir solucan yatıyordu.

William, hareket etmeye cesaret edemedi. Bu yaratığın boyutundan seviyesinin çok yüksek olduğunu tahmin edebiliyordu. Yaratık onu fark etmemiş olsa bile onun uyguladığı baskıyı hissedebiliyordu. Vücudunun titremesini zar zor engelliyordu.

Yaklaşık yarım saat aynı pozisyonda kaldı. En sonunda yaratığın onu farketmeme ihtimaline kumarını oynadı ve alev adımlarını kullanarak hızlıca geri çekildi.

Bir üsre koştuktan sonra dönüp arkasına baktı. Herhangi bir hareket ses duymamıştı.

Yaratık onu takip etseydi eğer kesinlikle sürünme sesini dağın dışından bile duyabileceğine emindi.

O an aklına, açgözlülüğü bir düşünce yerleştirdi. ‘Acaba, çoktan ölmüş olabilir mi?’

Durduktan sonra, dikkatlice geri dönmeye karar verdi. Yüksekteki mağara çıkışına geldi. Solucana baktığında onun hala hareketsiz olduğunu anladı. Kesinlikle hiç kılını kıpırdatmamıştı. Uzaktan görebilidği kadarıyla bir yaşam belirtisi de yoktu.

Her ihtimale karşı, dünyanın en salakça ve aynı zamanda işe yarayan hareketini yaptı. Kılıcı ile sessizce bir kayadan ufak bir taş kesti ve yaratığın üzerine yavaşça attı.

Taş yaratığın vücuduna değidiği an, William tekrar alev adımları ile koşmaya başlamıştı. Az önceki ulaştığı noktaya geldiğinde yine bir hareket hissettmedi ve geri döndü.

Yaratık hala aynı pozisyondaydı. William tüm cesaretini topladı ve üç metre yükseklikten mağara zeminine atladı.

Atladığı zemin metalden yapılmış gibi sertti. Dikkatlice yaklaştıktan sonra, yaratığın vücudunda hiç yaşam gücü kalmadığını hissedebiliyordu. Yaratığın yaydığı baskı ise yaşarkenki hali kadar olmasa da William’I terletecek kadar büyüktü.

William ölü syaratığın bedenine kapı çalar gibi vurdu.

Kesinlikle bir metal kadar sertti. Bir süre dokunarak yaratığın bedenini hissetti.

Artık emindi. Bu küçük dağdaki metal elementini yayan kesinlikle bu yaratıktı. Çünkü ondan yayılan metal elementi, kesinlikle kara elflerin cevher odasındakinden daha fazlaydı.

Onun bedeninin üzerine çıktı ve spiral şekilde ölmüş yaratığın bedeninde gezindi. Sonunda alev kılıcını çıkarmaya cesaret etti ve etrafına bakmaya başladı. Mağarada ay ışığının göründüğü delik hariç, onlarca tünel daha vardı. Geldiği tünel bazılarına kıyasla küçük bile kalırdı. Kendisini bir karınca gibi hissetti.

Şimdilik görünürde herhangi bir canlı yaratık yoktu.

Solucanın etrafında gezinirken, etrafa yayılmış taşların aslıdna kara demir olduğunu farketti. Sanki yaratığa yakın olan her kaya parçası kara demire dönüşmüştü.

William, meditasyon yapmayı düşündü fakat burası kesinlikle güvenli değildi. Burayı da bu şekilde terk etmek istemiyordu. Öncelikle etrafta bulabildiği tüm kara demiri topladı. En az yüz kiloluk bir hasat elde etmişti.

En son kara demir parçasını topladığında, kendisini yaratığın başında buldu. Yaratık hala canlı gibiydi. Sanki ağzını açmış, bütün kırgınlığı ile bağırıyordu.

William’ın o an aklına bir fikir geldi. ‘Yaratığın içine girsem?’ diye düşündü.

Yaratığın ağzı, dişlerin ona ulaşamayacağı kadar genişti. Aralarından geçebileceğini düşündü.

Yaratığın agzına girdikten sonra, onun gerçekten çok uzun zaman önce öldüğünü anladı. Kim bilir kaç yıldır bu haldeydi.

Vücudunda elementler dışında herhangi bir salya gibi ıslaklık bulamadı. Bütün vücut parçaları kurumuş ete hatta metale dönmüştü.

Yaratığın içi bir mağara gibiydi. Alevli kılıcı ile yürürken bir yerde bu mağara daraldı. Dar noktadan sürünerek çıktında sonra, William hayatında unutmayacağı bir manzara ile karşılaştı.

Büyük, metalik parlaklık yayan devasa bir kalp, bir avize gibi, yaratığın beninden sarkıyordu. Bu William için gerçekten hayatının fırsatıydı. Kendisi bilmese bile, vücutlarını elementleştirmeye başlayan yaratıklar, William’ın idrak edemeyeceği seviyede güçlü yaratıklardı.

William, biraz açgözlü ve biraz da bilgisiz olduğu için. Metal kalbin çok değerli bir malzeme olabileceğini düşündü. Onu keserek çıkarmak istedi. Bütün gücü ile zıplayarak, kalp ile beden arasındaki damarlara kılıcını savurdu.

“DİNGGG!!”

Kılıcı vurduğu kadar büyük bir tepki kuvveti ile geri sekmişti. Neredeyse tüm gücü ile vurduğundan, elinde büyük bir acı hissetti. Az kalsın kanayarak yırtılacaktı.

William şu anki seviyesinde bu yaratığa zarar veremeyeceğini anladı. Tek yapabileceği, yaratığın içinde meditasyon yaparak gelişmekti.

Hemen kalbin altına oturdu ve meditasyona başladı. Kesinlikle kara elflerin cevher odasınının bir kaç katı daha fazla metal elementi hissedebiliyordu.

Bir süre sonra, meditasyonun veridği rahatlıkla gözlerini kapadı ve tamamen kendisi metal elemeneti ve Qi gücünü emmeye odakladı.

Meditasyon tekniği gerçekten etkiliydi. Şimdiden metal elementi kullanan saldırı ve savunma tekniklerinin güçlendiğini hissedebiliyordu. Bir kaç gün içinde kesinlikle demir seviyenin zirvesine ulaşabileceğini hissetti.

Sis şeklindeki qi gücünü, bir sıvı damlasına dönüştürmek onun için çocuk oyuncağı olacağını hissetti. ‘Tıpkı tencerenin tepesinde biriken su gibi.’ Diye düşünüyordu.

Tek yapması gereken sabırla meditasyon tekniğinin uygulamaktı.

Biraz yıla eti çıkarıp kılıcı ile pişirdikten sonra yedi. Ardından memnun bir şekidle tekrar meditasyona başladı.

Bu şekilde, meditasyonu bir kaç gün boyunca uygulamıştı. Çevresindeki, biraz azalmış olsa da hala bol olan metal elementini hissedebiliyordu.

Sürekli meditasyondan çok sıkılmıştı fakat böyle bir fırsatla bir daha ne zaman karşılaşacağını bilmediğinden bronz seviyeye kadar ilerlemek istedi.

Onun beklemediği şey ise, meditasyonunu kesen çığlık sesiydi.

Bu, öldürdüğü solucana benzer bir çığlıktı.

“Zİİİİİİ!!” “Zİİİİ!!!” “Zİİİİİ!!!”

Sadece bir tane de değildi. Birden fazla yaratığın sesini çeşitli tonlarla duyabiliyordu.

Dışarda sürünen yaratıkların sesini az da olsa duyabiliyordu. William, gitme zamanının geldiğini düşündü. Kesinlikle biraz daha beklerse daha fazla solucan ile karşılaşabilirdi.

Kalbi kesemediğinden bırakmaya karar verdi.

Solucanların, atalarının vücudunda bir şey olduğunu ve onun bedeninin gücünü emdiğini hissedebileceğini düşündü.

Her zamanki gibi çocuk, babasına haber vermeden sessizce uzaklaşmalıydı.

Dikkatlice tekrar dar delikten geçti. Yaratığın ağzına ulaştığında dışarda ona bakan, henüz demir seviye bile olmayan bir kaç solucan gördü. Hızlıca qi sini vücudunda dolaştırdı ve demir seviyesinin zirvesindeki gücünü gösterdi.

Buna rağmen, bu küçük yaratıklar çıldırmış gibiydi. Onu ne kadar güçlü olduğunu umursamıyorlardı.

William yaratığın ağzından çıakr çıkmaz ona atıldılar. William ona atılan solucanları atlatarak üçünü de tek bir kılıç darbesi ile kesti. Ölüp ölmedikleri veya değerli vücut parçaları umurunda değildi.

Çünkü arkasında daha büyük bir yaratığın sürünme sesini duyabiliyordu. William bir saniye daha burada kalamayacağını biliyordu. Geldiği mağaraya tek zıplamayla ulaştı ve koşmaya başladı. Neyse ki solucan hızlı değildi ve ya atanın bedenindeki eksik element dışında bir şey hissetmediğinden kovalamadı. William güvenli bir şekilde İlk öldürdüğü solucanın yanına gelebildi.

Solucan neredeyse tamamen kurumuştu bile, bir kaç yıl sonra taşa dönüşebilirdi.

Onu umursamayarak hemen mağaranın kapısındaki kayayı kendinin geçebileceği kadar kenara itti.

Kayayı itince karşılaştığı güneş, onun bir kaç saniye kör olmasına sebep oldu. Gözleri alıştıktan sonra ilk iş çevresini kontrol etmek oldu.

Etrafında herhangi bir hareketlilik göremedi. Bu yüzden hızlıca geldiği yöne doğru, ormanın içine koşmaya başladı.

O kadar korkmuş ve arkasına bile bakmadan koşmuştu ki fark etmeden yeşil ağaç yılanını öldürdüğü yere gelmişti. Beyninde hızlı rota olarak daha önce geçtiği yol kalmıştı belli ki.

Yılanın cesedi kaybolmuştu. Sadece şavaştıklarında etrafta ezilen çalılar ve ufak çıkurlar bir iz olarak kalmıştı. Büyük ihtimal başka yaratıklar için bedava yemek olmuştu.

Tekrar ağaçların dalına çıkıp zıplamak istediğinde, aynı yılanın pususunda karşılaştığı gibi kocaman bir ağız yine onu karşıladı. Kılıcı zaten elindeydi. Hızlıca ona gelen ağza doğru savurdu.

“DİNNNGG!!” Yine duymaktan nefret etmeye başladığı sesi duymuştu.

Yaratığın saldırısını savuşturduktan sorna yüzüne bakabildi. Bu yaratık, onu solucan dağına kadar kovalayan yaratıktı.

İkisi uzunca bir süre bakıştılar. Sonra yine o sinsi küçük kurt yavaşça yürüyerek geldi.

William onun gözlerine nefretle baktı ve bağırdı.

“Orospu çocuğu! Seni öldürmeyerek iyilik ettim fakat karşılığını böyle mi ödüyorsun!” dedi.

Sonra küçük kurda doğru tüm gücüyle atıldı.

Anne ya da baba kurt, artık her ne ise büyük bir çeviklikle küçük kurdun önüne atladı ve savunmak duruşuna geçti. Fakat William’a baktığında, onun iki adım attıktan sonra tüm gücü ile geri dönüp ormanın içine koştuğunu farketti.

Şaşıran kurt, sadece William’ın arkasına bakmakla yetindi. Yüz ifadesi o an aynı bir insan gibiydi.

Kendine geldiğinde William çoktan görünemyecek kadar uzaklaşmıştı bile.

Hemen ynaındaki küçük kurda hırladı ve William’ın arkasından koşmaya başladı.

William ise alev adımlarını kullanarak deli gibi koşuyordu. Eninde sonunda yakalanacağını biliyordu fakat akademiye ne kadar yakınsa o kadar destek bulma ihtimali vardı.

Sonuçta gümüş ay kurdunun hızıyla ondan kaçması imkansızdı. Üstelik orman, kurdun eviydi.

Kurdun pususunu karşıaldığında, William akademiden tarafa inmişti. Bu yüzden arkasını dönüp kaçabilmek için kendisine bir yol hazırlamıştı.

William arkasına dönüp baktığında, kurdun ona bir bulanıklık şeklinde hızla geldiğini gördü. Şimden bir kaç kilometre koşmuştu fakat etrafında hiç başka bir insan ya da yaratıkla karşlılaşmamıştı.

Bir süre sonra kurdun dişlerini ensesinde hissetti. Döndü ve yaratığı kılıcı ile karşıladı.

Tekrar bir “DİNG!!!” Sesi duyuldu. Bir kere de kesebileyim diye dua ediyordu.

William aslında kurttan fazla korkmuyordu. Sadece onunla bir dayanıklılık savaşına girmek istemiyordu.

Kendisi zaten demir seviyesinin zirvesine ulaşmıştı. Kurt soy gücünü kullanmadığı sürece onunla eşit bile sayılabilirdi.

İkisinin arasındaki ortam yine bir sanat filmine dönüşmüştü. İkisi de birbirlerine bakıyor, zayıf nokta arıyordu.

Bir süre bakıştıktan sonra yine küçük kurt geldi. Hala ona bir tilki gibi sinsice bakıyordu.

William daha fazla dayanamadı. Vücüdunda demir bedeni, alev adımlarını ve alev kılıcını uyguladı.

Küçük kurda bakarak, “Orospu çocuğu!” Sonra büyük kurda baktı.

“Bunu bir tilki ile mi yaptın. Sizden sıkıldım artık!” dedi ve büyük kurda atıldı.

Büyük kurt onun hakaretini anlamış olacak ki başını gökyüzüne kaldırıp kükredi ve sinirle William’a baktı.

Sanki şöyle diyordu. “Benim gibi asil bir gümüş ay kurduna nasıl böyle hakaret edebilirsin!”

İkisi karşılıklı savaşmaya başladı. Küçük kurt onların arasına giremeyeceğini bildiğinden sadece kenardan sakin bir şekilde gülümseyerek izliyordu. Suratı gerçekten bir tilki gibi görünüyordu.

William, kılıcı ile ne zaman kesme ya da saplama hareketi yapsa, kurdun dişleri veya pençeleri ile karşılaşıyordu. Kılıç sanatı konusunda yeteri kadar iyi olmadığından, onun zayıf noktasına ulaşabilecek kadar hızlı saldırılar yapamıyordu.

Bu süreçte bir kaç yara bile aldı! Kurdun pençeleri kesinlikle elindeki kılıçtan daha keskin ve sivriydi.

William bu işin böyle bitemeyeceğini anladı. Savaşın başından beri kalındaki fikri uygulaması gerekiyordu. Yavaşça kendini büyük bir ağaca doğru yaklaştırdı. Sonra yavaşça tekrar pozisyonunu değiştirerek kurdu ağaç ile kendisinin arasına sıkıştırdı.

Bütün gücünü ayaklarına vererek zıpladı. En az on metre havadaydı!

Kurt onun zıplaması ile kendisi de zıpladı, onu keskin dişleri ile ısırmak istedi. Şimdiye kadar bu kadar dayanabilen bir insanla karşılaşmamıştı.

William ona doğru gelen ağzı tüm gücünü kullanarak savuşturdu. Kılıcına daha fazla qi göndererek onu ağırlaştırmış daha fazla kuvvet uygulayabilmişti. Fakat bununla bile hala o nefret ettiği sesi duymuştu.

Büyük kurt hala havadayken, kendi ayakları ağacın dalına dokunmuştu. Dizlerini bir yay gibi büktü ve atıldı.

Hedefinde, kenardan izleyen küçük kurt vardı!

Küçük kurt onun kendine bir hamle yapabileceğini fark ettiği anda dönüp kaçmak istedi fakat William bu fırsatı kaçırır mıydı?

Hemen kurdun tepesine geldi ve tüm ağırlığı ile boynuna bastırdı. Ardından kılıcını boynunun altına doğrulttu ve bağırdı.

Henüz ayakları zemine yeni değmiş kurt, çocuğunun esir alındığını görünce hırladı ve uludu. Bu o kadar yüksek sesli bir ulumaydı ki sanki bir çağrı gibiydi.

Bir süre sonra korkulan olmuştu. Uzaklardan onlarca daha kurt uluması geldi. Hızlıca koştular ve William’ın etrafını sardılar. Bu kurtların neredeyse büyük çoğunluğu demir seviyeydi. Onu sevindiren, bronz seviye bir kurt olmamasıydı. Gerçi bu durudma bile rehinesi olmadan kaçamayacağını biliyordu.

Büyük kurt, William’ın elindeki yavruya baktı, ardından başını kaldırıp William’a baktı.

Sanki onu serbest bırakmasını söylüyor gibiydi. William eğer onu bırakırsa bu kadar gümüş ay kurdundan kesinlikle kaçamayacağını hatta elindeki yavru kurdun yemeği bile olacağını biliyordu.

Kurtların zeki olduğunu biliyordu. Muhtemelen konuştuğunda ne demek istediklerini anlayacaklardı.

William bağırdı. “Yaklaşırsanız, söz veriyorum önce onu öldürürüm.” Dedi.

Kurtlar hareketsiz kaldı. William konuşmaya devam etti.

“Tek istediğim evime dönmek. Söz veriyorum ormanın çıkışında onu bırakacağım. Şimdi yürü!” dedi altındaki yavru kurda bakarak.

Yavru kurt önce büyük kurda baktı. Büyük kurt başını salladı ve William’ın kaçmaya çalıştığı akademinin yönünü işaret etti.

Yavru kurt, sırtında William ile hızlıca koşmaya başladı. Bir an önce bu utanç verici durumdan kurtulmak istiyordu.

William ise gayet rahat hissetti. Kürkü bir koltuk gibi rahattı. Kesinlikle at sürmekten daha keyifliydi.

Bir süre sonra, orman çıkışına bir kilometre kalana kadar geldiler. Kurtlar hala sürü halinde William ve yavru kurdu takip ediyordu.

Büyük kurt, yavru kurdu hırlayarak durdurdu. William’a bakıp, ‘Bırak onu ve git!’ diyordu sanki.

William, sözlerini tutacağını düşünmedi fakat akademiye bu akdar yakınken onların saldırmaya cesaret edemeyeceğini biliyordu. Çünkü akademi artık onların toplu saldırılarına alışmıştı. Belki binlerce kardeşleri akademinin önünde can vermişti.

Yavru kurdu bıraktı. Yavru kurt hemen büyük kurdun yanına döndü ve nefretle William’ın yüzüne baktı.

Sanki arkadaşlarına rezil ettiği için William’ın bütün kanını içmek istiyordu.

William arkasını dönmeden geri geri yürümeye başladı. Büyük kurt ve sürünün gözleri önünde yavaşça geri çekildi.

Yeterli bir mesafeye ulaştıktan sonra kurtların uluyarak ayrıldığını gördü. Bununla birlikte kendisi de arkasını döndü ve akademiye doğru yürümeye başladı.

Akademi görünür olduğunda, ona doğru yaydan fırlamış ok gibi gelen bir adamla karşılaştı. Orta yaşlı adam bir öğretmendi. Onun göğsünde, akademinin öğretmenler için veridği bir rozet vardı.

“Az önce kurtlarla karşılaştın mı?” diye sordu.

William, omzundaki ve kollarındaki pençe izlerini göstererek, “Sizce?” dedi.

Öğretmen hiç şaşırmamış gibiydi.

“Sürü müydüler?”

“Evet fakat büyük değillerdi.”

“Hmm. Anladım, tamam. Bu aralar dikkatli olun, etrafta kurt sürüleri belirdi.” Dedi ve akademi yönüne hızla geri döndü.

William içinden, “Gerçekten mi? Bu kadar mı? Dikkatli mi olayım? Senin gibi öğretmenin ben!” dedi.

Aslında kurt sürüsünün güçlü bir demir seviye sürü olduğunu söylemedi.

O küçük veledi aklına kazımıştı. İntikamı için beklemeye karar verdi. Bronz seviye olduğunda, tüm kurt sürüsünü kendi başına kesecekti.

Akademiye doğru yürümeye devam etti.

…

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.