İçeriğe geç

Her Şey Bir Yıldırım ile Başladı

Bölüm 18 · 11 dk okuma

Her Şey Bir Yıldırım ile Başladı

Bölüm 18

Bölüm 18: İlk Görev

Ertesi gün, William sabah erkenden doğu kapısındaki muhafızlara mührünü gösterip çıkışını bildirerek kara ormana doğru yürümeye başladı.

Kendisi için üç günlük bir yolculuk düşünmüştü. Bir gün gitmesi, bir gün avlanması ve bir gün de geri dönüşü için ayırmıştı.

William ile birlikte ormana giren bir kaç takım daha vardı fakat hiç kimse William’ı umursamadı.

William bir süre ormanın içinde yürüdükten sonra gerçekten bir binek edinmesi gerektiğini anladı.

Ormanın bu bölgesi genellikle bataklıklardan oluşuyordu. Bazen bir çamurun içine batar, çıkmak için uzun süre çabalaması gerekirdi.

Öğlene kadar yürüdüğünde sonunda bataklıklardan çıkabildi. Şimdiye kadar ne bir insan ne de yaratık görmüştü.

Bataklıktan çıkınca onu küçük tepeler karşıladı. Bu tepeler çeşitli ağaçlarla dolu, bir yağmur ormanı kadar sık olmasa da rahatsız edici derecede nemliydi.

Sabahtan beri herhangi bir yaratık görmediği için endişeleniyordu fakat bir süre sonra bu endişesi yersiz çıktı.

Ona sinsice bakan bir gümüş ay kurdu ile karşılaştı. Gümüş ay kurdunun seviyesinin henüz meridyen açmada olduğunu görünce rahatladı. Aynı seviyede iken bir gümüş ay kurdu ile karşılaşmak istemiyordu çünkü gümüş ay kurtları soylarına özgü yetenekleri kullanabilirlerdi.

Kendi becerileri dışında kullandıkları soy yeteneği onlar çok güçlü kılıyordu. Bu beceri özellikle geceleri kullanılırsa daha da ölümcüldü. Bu beceriye isnanlar ay ışığı adını vermişlerdi.

Gümüş ay kurdu soy gücünü kullandığında, onun vücudu bir ay ışığı ile kaplanır, ona fazladan hız kazandırırdı. Yani geceleri güçlü bir gümüş ay kurdu ile karşılaşırsan, kaçmak neredeyse imkansıza yakındı.

Kurdun gözlerine bakarak kaşlarını çattı. Qi’yi vücudunda dolaştırdı ve aurasını serbest bıraktı.

William, boşuna savaşa girip çevredeki insanların veya hayvanların dikkatini çekmek istemedi. Bu yüzden böyle bir yol seçmişti.

Kurt son derece kokmuş gibi göründü. Arkasını dönüp kaçarken arada bir sinsice arkasındaki William’a bakıyordu.

William zeka meridyeninden sonra yaratıkların da bilinç kazandıklarını ve düşünebilme yetilerine sahip olduklarını biliyordu. Bu yüzden kurdun bakışlarını farkedince tüyleri diken diken oldu.

Hemen hızlıca gitmek istediği yöne doğru son hızı ile koşmaya başladı.

Ormanda herhangi bir yol olmadığından arada bir ağaçların dallarına zıplıyor, bir maymun gibi daldan dala zıplıyordu.

Bir kaç tepeyi geçtikten sonra artık kurdun bir tehlike olmayacağını düşündü. Tam ağaçtan atladığı sırada sağ tarafında kocaman bir kafa hissetti. Gözünü hafifçe çevirdiğinde, ona bakan kocaman bir ağız ve devasa iki diş gördü.

Hemen boyutsal çantasından kılıcını çıkardı.

“DINGG!”

Diş ve kılıçların çarpışması ikisini de biraz geri itti. Ona gizlice saldıran ve tek lokmada yutmak isteyen, bir yeşil ağaç pitonuydu.

William önceki hayatında yılanlardan çok korkardı fakat bu dünya için geçerli değildi. İlk defa bu dünyada yılan etini denemiş ve çok lezzetli olduğunu düşünmüştü.

Dudaklarının kenarını yaladı ve, “Bu akşam yemekte yılan var.” dedi.

Hemen kılıcı alev aldı ve yılana atladı. Yeşil ağaç yılanı çevikliği ile bilinen bir hayvan değildi. Avlanmak için genelde ağaçlarda pusuya yatar ve avı ağzının dibine geldiğinde onu yutardı.

William’ın rakibi demir seviye bir yılandı. Bu yüzden savaşın yorucu olabileceğini biliyordu.

Bu yüzden sadece alevli kılıç yeteneğini kullandı.

Demir beden yeteneği karşısındaki piton için işe yaramazdı. Çünkü pitonun iki saldırı yöntemi vardı; düşmanı ısırıp yutmak ve sıkarak boğmak.

“DING!” Yılanın dişleri ve kılıcı tekrar buluştu. Henüz kılıcına qi aşılamamıştı fakat buna rağmen yılanın dişlerinin kendi kılcından daha sert olabileceğini farketti.

Yılanın yavaşlığından yaratlanarak hemen başının kenarına doğru kaydı. Kılıcını tüm gücüyle yılanın boynuna savurdu.

Yılanın boynunda bir el genişliğinde bir kesik açıldı fakat yılanın devasa boyutuna kıyasla hiç bir şeydi. Sadece yılanın acıdan biraz ciyaklamasına yetmişti. O sırada yılanın kuyruğunun ona geldiğini gördü.

Bir kırbaç gibi savrulan kuyruktan kurtulmak için havaya zıpladı. Yılan belli ki avlanma konusuda becerikliydi. Çünkü William, zıpladığı anda yaralı kafası ona dönmüş ağzı bir kova gibi açılarak onu yutmak için geliyordu.

William yine kılıcını kaldırdı ve savurdu. Savunamazdı çünkü yılanın ağzı onu kılıcı ile birlikte yutabilecek kadar genişti.

Yılan ve William yine bir kaç adım gerilediler. William ağzından kurtulup aşağı düşerken tekrar gövdesini kesmişti. Bu seferki derinlik daha fazlaydı. Yılan normalden daha fazla tısladı.

William yılanın onun üzerine tekrar geldiğini gördü. Bu sefer tek saldırıda işini bitirmeyi düşündü.

Savaşın başından beri kullanmadığı alev adımlarını kullandı ve yılanın ağzı onunla buluşacakken havaya zıpladı. Yılanın tüm boynu açıkta kalmıştı. Kılıcına qi sini gönderdi ve kılıcın ağırlığı ile birlikte hızlıca düşmeye başladı. Düşerken kılıcına destek verdi ve kesti.

Bu sefer yılanın başı neredeyse kopmuştu. Yılan, sahip olduğu yaşam gücünün bolluğundan, uzun süre kan dökmeye ve debelenmeye devam etti.

Bir on dakika sonra artık tamamen hareketleri kesilmişti.

William elindeki kılıca hayranlıkla bakıp düşündü. ‘İşte insanlar ve yaratıkların ayrıldığı nokta. Bu kılıç olmasaydı. Eminim ilk önce düşen ben olurdum.’

İnsanlar ve yaratıklar arasında gerçekten de büyük bir fark vardı. Yaratıkalr doğuştan güçlüydü. Hiç bir meditasyon tekniği uygulamadan, çevredeki ruhsal gücü vücutları doğal bir şekilde emecek ve güçlenecekti. Üstelik doğumdan itibaren yemek için veridikleri savaş yüzünden, deneyim konusunda da insanlardan üstünlerdi. Bu sebeple, insanlar hiç bir zaman yaratıkalra karşı galip gelememiş her zaman gerilerinde kalmışlardı.

Hatta bazı tarih kitaplarına göre, ‘Doğanın Kudreti’ , ‘Kadim Yaratıklar Ansiklopedisi’ gibi, insanlar eski yaratıklar doğal olarak öldükten sonra artık kendilerine yaşam için biraz alan kazanabilmişlerdi.

Şu anda bile, Yeşim rüzgar krallığının iddia ettiği toprakların yarısı kara orman içindeydi fakat alamıyorlardı. Hatta üstüne, arada karşılaşmak zorunda kaldıkları yaratık dalgası yüzünden büyük kayıplar veriyorlardı.

Yeşim rüzgar krallığının sürekli akademiye dua etmesi gerekiyordu. Akademi inşa edildiğinden beri doğudan gelen yaratık dalgaları neredeyse sonlanmıştı.

William fazla düşünmedi. Hemen dişlerini ve kalbini hızlıca kesti. Akşam yemeği için de biraz et kesti.

Yaratığın en değerli iki organı bunlardı. Gerisini alamayacak kadar vücudu büyüktü. Onu ormandaki diğer yaratıklara hediye olarak bıraktı.

Boyutsal çantanın işlevselliği de işte burada kendini gösteriyordu. Sırtında kanlı bir çanta ile gezmek kesinlikle yaratıkları çekerdi.

Hemen doğuya doğru koşmaya başladı. Bir süre koştuktan sonra onu kemiklerine kadar donduran bir uluma duydu.

Bu uluma belli ki bir gümüş ay kurduna aitti. Alev adımlarını kullandı ve son sürat koşmaya başladı. Ayağındaki alevler arkasında iz bıraksa bile koşmak zorundaydı çünkü bir kez görülürse işi biterdi.

Gümüş ay kurdu her ne kadar onu kokusundan takip edebilecek olsa da, görmediği sürece yön değiştirip bir şekilde kaçabilirdi.

Fark etmeden solucan dağlarına gelmişti bile. Önünde yükselen, büyük kayalıkları ve toprak elementinin zenginliğini hissedebiliyordu.

Arkasına dönüp baktığında, onu ağaçların arasından izleyen gümüş ay kurdunu rahatlıkla görebiliyordu. Yanında daha önce korkutup kaçırdığı demir seviye olmayan kurt vardı.

‘Onu öldürmeyerek iyilik etmiştim bir de!’ diye lanet etti içinden.

Şimdi bir de annesini getirmişti. Diğer kurt, yavrusuna kıyasla en az üç kat daha büyüktü. Neredeyse üç metre boyu ve başından kuyruğuna kadar uzunluğu beş metreye yaklaşıyordu.

Onu korkutan bir şey vardı belli ki. William’I gözüne kestirmiş olsa bile, kayalıkların arasına girmek istemedi.

William onun bu tereddütünü fırsat bilerek hemen bir mağara aramaya başladı. Ay, onun gözleri için büyük bir ışık yaktığından bulması çok kolay olmuştu.

O kurdun genişliğinde bir mağara girişiydi. William hemen kenardan bir kaya aldı ve mağara girişine koydu.

İçini kontrol ettikten sonra, kayayı kapı olarak mağara girişine kapatacaktı. Kılıcını alev aldı ve bir meşale gibi karanlık mağarayı aydınlattı.

Mağara on beş metre civarı bir derinliğe sahipti. İçeride herhangi bir tehlike göremedi. Mağaranın en dibine gidip oturdu ve yılan etini çıkardı. Biraz kopardı ve kılıcının üzerine koydu. İçerde herhangi bir tahta parçası olmadığı için kamp ateşi yapacak bir şey yoktu.

Yılanın biraz sert ama lezzetli etini yedikten sonra uykuya daldı.

Yaklaşık bir kaç saat sonra, gecenin derinliklerinde, bir sürtünme sesi ile uyandı. Duyularının keskinliği sayesinde altında gezinen solucanın sesini duyabiliyordu.

Belli ki mağaranın tabanı o kadar kalın değildi. Altında bir tünel olması kuvvetle muhtemeldi.

Hiç kıpırdamadan sessizce solucanın geçmesini bekledi.

Çeşitli özelliklere sahip solucanlar vardı. Kimisinin gözü yoktu fakat duyguları güçlüydü, kimisinin gözü olmasına rağmen kördü. Çok farklı mutasyonlara sahip yaratıklardı.

Yer yüzü solucanı için William’ın tahminine göre büyük ihtimal kördü ve bu açığını diğer duyu organları ile kapatması gerektiğini biliyordu. Gözü olmasa bile kesinlikle duyabilir veya hissedebilirdi.

Bu yüzden bir kılını dahi kıpırdatmadan geçmesini bekledi.

Bir süre sonra sürtünme sesi kesildi. William tekrar başını koyup uykuya dalmaya cesaret edemedi fakat uzanıp rahatlamak istedi.

William bedenini hafifçe hareket ettirdiğinde, hiç karşılaşmak istemediği bu olay başına geldi. Hemen mağaranın en dip köşesindeki taşlık yukarı doğru şişti. İçinden hızlıca bir solucan çıktı.

Solucanın boyutu önceki karşılaştığı yılan kadar büyük değildi. Fakat bu solucanlar toprak elementine sahip yaratıklar olduğu için savunması daha güçlüydü.

William, bu dar mağaradan hızlıca çıkamayacağını biliyordu. Üstelik çıksa bile ormanda onu bekleyen bir kurt yerine burada solucanla savaşmayı tercih ederdi.

Solucanın çıkış anını fırsat bilerek kılıcı alev alarak solucana atıldı. Sessizce onun ağzına yada herhangi bir yere kılıcını saplamak istedi.

William zaten yakındı. Artık kayalardan yaratığın vücudu görünmese bile genel hattı belli oluyordu. Şanslı olacak ki kılıcı direk yaratığa saplandı. Sanki plastik bir boruyu delmişti. Kılıç, girerken önce biraz güç harçamış, sonra boşluğa düşmüş ve tekrar güçlükle saplanmıştı.

“Zİİİİİİİİİ!!!!!”

Yaratık acıyla kafasını bir sağa bir sola sallamaya başladı. Onun gücünden dolayı az kalsın William kılıcını kaybedecekti.

Hızlıca yaratığa direndi ve kılıcını çekti. Yaratik ona, hala kanayan kafasıyla, bir kırbaç gibi saldırdı. William hafifçe geriye sıçradı. Yaratığın seviyesinin kendisininki ile aynı olduğunu biliyordu. Bunu hem derisini kesebilmesinden, hem de acı anında attığı tiz çığlıkla saldığı auradan hissetmişti.

Sonunda yaratık William ile daha rahat savaşabilmek için mağara yüzeyine çıkabildi. Boyu yaklaşık on metreydi. Mağara dar olduğu için bir yılan gibi kıvrılmıştı. Genişliği ise yine aynı bir yılan gibi bir kova boyutundaydı. Sadece gövdesinin ortası iki kova boyutundaydı.

Gözleri yoktu. Sadece kulaklarının olması gereken yerde iki oyuk vardı. Oyukların hemen yanında, William’ın saldırısının izleri duruyordu. Ağzı aynı bir kova gibi genişti. İçerisine sanki dişleri tohum serpiştirir gibi atmışlardı. Her bir dişi en az bir parmak uzunluğundaydı. Korkunç görünüyordu.

William her zamanki gibi sakin kaldı. Endişelenmek yersizdi. Bu gibi durumlar ile uzun zamandır başa çıkıyordu zaten. Sadece çoğu zaman yalnız değildi ama şu an yalnız olması, onun endişesini arttırmıyordu.

Güçlenme yolculuğunda bundan daha beterleri ile karşılaşacağını biliyordu.

İlk önce solucanın saldırısını bekledi. İkili yaklaşık beş saniye ‘bakıştılar. Her ne kadar solucanın gözleri olmasada.

Sonra solucan tiz bir çığlıkla ağzını açarak William’a atladı. William’ın kafasını tek seferde yutabilirdi.

William ateş adımları, ateş kılıcı ve demir bedeni harekete geçirmişti bile. Bu önceki yılan gibi ateşe karşı zayıf olan ağaç elementine ait bir yaratık değildi. Savunmasını geçmek istiyorsa bütün gücünü kullanmalıydı.

Tam solucanın başı karşısına geldiğinde hafifçe sola sıyrıldı ve aşağıdan bir kesme hareketi yaptı. Kılıç bir kaç santim kesmişti. Kan çok az damlıyordu.

William’ın beklemediği ise solucanın bir sonraki hamlesi olmuştu.

Kafasını tutturamayan solucan, bir yılan gibi sağa döndü ve William’I sarmak istedi. William’ın mağara çok dar ve solucan çok uzun olduğu için, solucanın gövdesine saldırmaktan ve onu vazgeçirmekten başka şansı yoktu.

Onun bir yılan gibi kıvrıldığını görünce kendi de şaşırmıştı.

Hemen kılıcına qi göndererek, yılanı öldüren hamlesinı yaptı. Ağır kılıcı solucanın en kalın yerine, gövdesinin ortasına indir. Kılıç gözden kaybolana kadar içeri girmişti. Yaratık acıyla haykırdı.

Yaratık, diğer yeryüzü yaratıkları kadar olmasa da yine de zekiydi. Biraz daha burada kalırsa, büyük ihtimal bu çevik adamın elinde öleceğini anlamıştı.

Kaçmak istedi. William’a saldıran baş sanki bir balon gibi söndü. Bu sefer yaratığın kuyruğu gibi görünen taraf hareketlenmeye başladı. Sanki iki başı varmış, ikisinin arasında geçiş yapıyormuş gibiydi.

Solucan için mantıklı bir hareketti. Çünkü diğer başı geldiği deliğe daha yakındı. Hemen atlamak istedi fakat hem kendi hızı bir yılan ile aynı değildi, hem de William’I hafife almıştı.

William onun kaçacağını anladığında saplanmış kılıcını çekti ve tekrar saldırdı. Yaratık hareket etmeye çalışıyordu fakat vücudunun büyük bir bölümüne söz geçiremiyordu.

Bu yoldan kaçamayacağını anladığında, başı tekrar bir kuyruk oldu ve diğer taraf tekrar başa dönüştü.

Bu sırada William üçüncü saldırısını yapıyordu. Bu saldırı solucanı ikiye böldü.

Solucanlar yaşam gücü açısında zengin yaratıklardı. Vücütları bir kaç parçaya bölünse bile hareket edebilirdi.

Genelde çift cinsiyetli olarak doğarlardı. William az önce hangisini öldürdüğünü bilmiyordu fakat artık bir tane kalmıştı. Ve bu öncekinden daha kısaydı.

Solucan bedeninin ikiye bölündüğünü görünce çıldırdı. Yarım bedeni hala kan sızdırıyordu. Hızlıca iyileşebilecek kadar yaşam gücüne sahip değildi. Bunun sebebi bedeninin yarısını kaybetmesinden dolayıydı.

Tüm gücünü bir yılan gibi atlayarak düşmanının kafasını koparmaya koydu. Gerindi ve zıpladı.

William ona atlayan yaratığı görünce kılıcı ile bir saplama hareketi yaptı. Kılıç havadaki solucanın ağzından girdi ve beyninin olması gereken yerden çıktı.

William ölüp ölmeyeceğini bilmediğinden garantiye almak istedi. Saplanmış kılıcı sertçe kendine çekti ve aradaki bölgeyi tamamen kesti. Yaratığın ağzının kenarını kesmişti.

Az önce yaratığın gerçekten beynini kesmiş olacak ki yaratık anında öldü ve ayaklarının dibine yığıldı. Görüntüsü ile orantısız olarak aslında çok ağırdı.

William, solucanın uzun bedenine oturarak soluklandı. Bir süre sonra yaratığın kanını alması gerektiği aklına geldi.

‘Salak kafam!’ dedi içinden ve hemen boyutsal çantasından bir fıçı çıkardı. Son öldürdüğü solucanın kısa vücudunu tutarak kanını fıçıya boşalttı. Dolduğunda hemen içine yine boyutsal çantasında pıhtılaşma önleyici sıvıyı çıkardı ve kılıcı ile karıştırdı. Ardından ağzını kapadı ve tekrar boyutsal çantasına koydu.

Aslında çok bir çaba harcamadan ilk günden görevi tamamlamıştı. Fakat şu an çok yorulmuştu.

Geri dönmesi için öncelikle qi gücünü yenilemesi gerekiyordu ve yeni aldığı meditasyonu hala denememişti.

Bu yüzden oturdu ve çantasından kopyaladığı meditasyon yöntemini çıkardı. Bir kez daha doğru hatırladığını kontrol ettikten sonra geri koydu ve meditasyona başladı.

Gerçekten de seviyene göre meditasyon yöntemi en iyisiydi. Şimdiden yorgunluğunun hafiften azaldığını hissedebiliyordu.

Yaklaşık bir saat sonra, qi gücü neredeyse yenilendiğinde, elemental bir tepki hissetti.

Bu tepki solucanın karnından geliyordu.

Merakına yenik düşerek meditasyonu bıraktı. Ayağa kalkıp, tepkiyi hissettiği yöne gitti. Solucanın alt bölgesinden geliyordu. Onu yararak açtı.

Normalde bu solucanların hangi parçasının değerli olduğunu bilmiyordu o yüzden bırakmaya karar vermişti. Bir kaç altın için boyutsal çantasında yer harcamak istemiyordu.

Yaratığın karnını açtığında onu bir sürpriz karşıladı.

İçerisinde bir bebek yumruğu boyutunda siyah demir vardı!

Buraya gelmeden önce değerli cevherleri araştırmıştı, hatta kendi kılıcı da bir kilo siyah demir içeriyordu.

Bir kilo siyah demir kesinlikle, bir kılıcı elindeki gibi değerli kılabilirdi. Üstelik şu anda karşılaştığı siyah demir en az on kiloydu!

William eline siyah demiri aldı ve bir süre inceledi.

İçinde bir merak ve açgözlülük oluşmaya başladı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.