İçeriğe geç

Her Şey Bir Yıldırım ile Başladı

Bölüm 16 · 9 dk okuma

Her Şey Bir Yıldırım ile Başladı

Bölüm 16

Bölüm 16: Akademi

William öğlen saatlerinde akademiye en yakın olan kasabaya ulaştı. Bu kasaba, akademiye girecek öğrenciler için bir durak ve toplanma noktasıydı.

İnsanlar şimdiden kasabayı doldurmuştu. Kimisi korumalarıyla gelmişken kimisi de yalnızdı. Kasaba çiftçilik ile geçindiğinden normalde hiç böyle insan akınına uğramazdı. Sdece senede bir iki hafta akademi için gelen insanlar tüm kasabayı doldurur ve iyi bir gelir bırakırlardı.

William, karnını doyurmak ve konaklamak isteyerek bir hana girdi. Kasabadaki tek han olduğu için içerisi çok kalabalıktı.

Bulabildiği tek boş yer, üç kişinin oturduğu, dört kişilik bir masaydı.

Masaya yaklaştı ve sordu. “İzninizle, oturabilir miyim?”

Köeşede tek oturan, sarı saçlı yeşil gözlü yakışıklı genç ona bakıp, “Tabi, oturabilirsin.” Dedi.

William oturduğunda, karşısındaki iki gencin de ona garip ve biraz kaşlarını çatıarak ona baktığını gördü. Umursamadı ve çok yorgun görünen garsona yemek ve bira sipariş etti. Hanlarda biradan başka bir şey içilmeyeceğini öğrenmişti.

Siparişi verirken yanındaki üç gence de sordu. “Bir şey içmek ister misiniz? Ben ısmarlıyorum!” dedi.

Fakat üç genç hiç ilgilenmemiş gibi yaptı.

Kendi yanındaki yakışıklı genci saymazsak, karşıdakiler de iyi görünümlü sayılırdı. Birisinin hafif maviye çalan saçları ve mavi gözleri vardı. Diğeri ise kendi gibi siyah saçlı ve normal görünümlü birisi olsa da kendisinden çok daha yakışıklıydı.

Bir süre sonra yemeği ve içkisi geldi ve acele ile yemeye başladı. Boğulacak kadar hızlı yiyordu.

“Biraz daha yavaş yiyemez misin?”

Karşısındaki mavi saçlı genç sordu.

“Bir kaç gündür yollardayım, çok acıktım.”

“Sen bir ozan mısın? Ne işin var burada?” Sırtındaki kutuya şüphelenerek bakıyordu.

William bir yandan yemek yerken bir yandan cevap veriyordu.

“Evet bir ozanım, akademinin öğrenci aldığını duydum. Bu yüzden şansımı denemek istedim.”

“Soylu musun?”

“Sayılır, siz?”

William sorusunu sorduğunda üçlünün bakışları değişti. Artık onun kesinlikle bir salak olduğuna inanıyorlardı. Üzerindeki kıyafetlerden bariz değil miydi?

“Evet, biz de soyluyuz. Hangi ailedensin?”

“Önce siz.” Dedi yemeğinin son lokmasını ağzına atarken.

“Ben Esse ailesinden, Merlon Esse. ” Dedi mavi saçlı genç. Sonra yanındakilere baktı.

Siyah saçlı genç gülümseyerek, “Ben Gizmo ailesinden, Dullan Gizmo.” Dedi.

William, sarı saçlı gence döndüğünde, onun sanki hiç söylemek istemediğini fark etti.

Esse hafif alaycı bir bakışla konuştu. “O ise Mill ailesinden, Leslie Mill. Saygın prensimiz burdan sonra statünün anlamsız olduğuna hala katlanamıyor. Hehe.” Dedi.

Sonra William’a bakarak, “Sen kimsin peki?” diye sordu.

William gülümseyerek cevap verdi. “Ben Aureus ailesinden, William Aureus.” Dedi.

Mavi saçlı kız şaşırmıştı. Kendi bilgi ağları geniş olduğundan ve eğitimleri son derece ciddi olduğundan bütün soyluları biliyordu. William da buna dahildi. Fakat karşısındaki bu genç kesinlikle yirmi yaşında gibi görünüyordu. İlk başta zihninde ikisini bağdaştıramadı.

Biraz morali bozulmuş gibiydi. Üzgün bir şekilde, “Kardeşim neler yaşadın bilmiyorum ama umarım bundan sonra her şey istediğin gibi olur.” Dedi. Onun bu yaşta böyle büyük görünebilmesi için büyük acılar atlatmış olabileceğini düşündü.

Bir yandan haklıydı fakat William bunu kendisi seçmişti. Hem ‘Lanet olsun, buna eğitim derler. Güçlenmek derler!’ diye zihninde küfrediyordu.

Konuşmadı. Sadece birasını yudumlayarak kasabanın sokaklarını izlemeye devam etti.

Fakat mavi saçlı genç çok konuşkandı. Sürekli dörtlüyü muhabbet etmeye zorladı. Bir süre sonra herkes mecburen cevap verdiğinden ortamdaki buzlar eridi. Sürekli bira sipariş ettiler ve eğlendiler. William’ın alkol direnci demir seviye bir savaşçı olduğundan son derece iyiydi.

Diğerleri hafiften sarhoş olmaya başlamıştı. William tek ayık kişi olarak hancıdan bir oda istedi fakat sadece bir kaç kişilik odalar boştu. Tek kişilik odaların hepsi alınmıştı. Bu yüzden dört kişilik bir oda aldı ve diğer üçünü yatırdı. Sonra kendisi de yattı.

Bir kaç gün sonra sonunda akademiden bir öğretmen onları almaya geldi.

Öğretmen orta yaşlı, geniş cüppeler içerisinde son derece sakin birisiydi.

Onları kasabadan aldı ve yol gösterdi. Herkes çeşitli bineklerle onu takip etti. Buradan itibaren bütün adaylar yalnızdı. Hiç bir koruma gibi yancı kişiler akademiye giremezdi.

Öğretmen onları bir şehir kadar büyük bir yere getirdi. Burası gerçektende başkent ile kıyaslanabilirdi. Yüz metre yüksekliğe yakın devasa surları siyah bir metalik ışık yayıyordu. Tüm akademinin iki adet devasa kapısı vardı. Birisi batı tarafında, başkent yönüne diğeri doğu tarafında olan kara orman yönüne açılıyordu.

Kalabalık, başkent kapısından girdi. Kapının yanında devasa bir ahır avardı. Herkes bineğini oraya bıraktı.

Yüz metre kadar daha öğretmeni takip ettikten sonra büyük bir binaya geldiler. Öğretmenin liderliğinde içeri girdiler. Burası adeta bir depo gibiydi. İçerisi boş sayılırdı. Sadece binanın en uzak köşesine bir masa yerleştirilmiş başında da birisi oturuyordu.

Öğretmen herkesin girdiğini onaylayınca konuşmaya başladı.

“Burada yetenek testini yapacaksınız. Geçenler kalacak, geçemeyenler dönecek.” Dedi acımasız bir şekilde. “Şimdi tavsiye mektuplarınızı çıkarın.”

Herkes tavsiye mektubunu çıkarıp verdi.

Öğretmen herkesin yüzlerine bakarak ve mühürlerini kontrol ederek aldı.

Sonra herkese masanın önünde tek sıra olmasını söyledi.

William ortalardaydı.

Test çok basitti. Elini sihirli küreye koyuyordun sonra köşedeki taştan süruna yumruk atıyordun. Büyük ihitmal bu sutün yumruk gücünü tespit ediyordu çünkü üzerinde sihirli bir şekilde sayıların belirdiğini görebiliyordu.

Prens olarak bahsettikleri Leslie en önlerdeydi. Testi ilk yapanlardan birisiydi.

Masada oturan adamın işareti ile elini sihirli küreye koydu.

Bir kaç saniye sonra sihirli küre biraz ışık yaymaya başladı.

“Altın seviye yetenek, ışık yakınlığı. İyileştirme meridyenini açmış. Güzel. Şimdi şuradaki sütuna yumruk at.” Adam onu biraz övdükten sonra yumruk atması için işaret etti.

Prens Leslie sütunun önüne geldi ve tüm gücü ile gerinerek yumruk attı. Bir süre sonra sayılar herkes için görünebilir oldu. Sütunun üzerinde ‘321’ sayısı belirdi. Adam “Yeni başlayan birisi için fena değil.” Diyerek onu sol taraftaki köşeye işaret etti ve “Geçti!” diye bağırdı.

“Sıradaki!”

Merlon hemen William’ın önündeydi. Prens hariç üçü önlü arkalı sıraya girmişti. William’a döndü ve konuştu. “Kraliyet ailesinden olmanın ayrıcalığı işte bu.” Dedi. Sonra devam etti. “ışık elementi çok nadir bir element. Bu yüzden moralin bozulmasın. Senin yatkınlığın baban gibi mi?”

William biraz şaşırmış olsa da “Evet, sonuçta onun oğluyum.” Dedi.

William’ın şaşkınlığının sebebi aslında yolculuğunda öldürdüğü adamdı. Işık ve karanlık yetenekleri çok nadir olduğundan, karşılaştığı büyücünün de çok güçlü olması gerekirdi. William ise onu kolayca alt etmiş, eşek cennetine yollamıştı.

‘Umarım arkasında güçlü birileri yoktur.’ Diye düşündü.

Bu bir kaç günde Merlon’dan bazı haberler almıştı. Çünkü Kont Seymour ve babasının ilişkileri fena değildi. Kont Seymour, babası büyük Seymour ile birlikte oğlunu başkente götürmek için şehri terk etmişlerdi. Bu yüzden geride bıraktıkları şehir, neredeyse hiç bir savunma olmadan yalnız kalmıştı.

Büyücü ise durumu fırsat bilip, son derece nadir olan teknik ile insanların canını feda etmişti.

Kont seymour haberi alır almaz dönmüş fakat boş bir şehirle karşılaşmıştı. Bunun yüzünden kraldan bir kınama mektubu bile almıştı!

Büyücüler için insan hayatı pek önemli olmasa da savaşçılar için önemliydi. Büyücüler bireyselliğe öncelik verirken, savaşçılar askeri çoğunluğa ve birlikteliğe önem verirdi.

O düşünürken, sıra çoktan önündeki Merlon’a gelmişti.

Merlon elini sihirli küreye koydu. Küre parlamaya başladı.

“Altın seviye yetenek. Su yakınlığı. Acı meridyenini açmış. Güzel. Şimdi yumruk at.” Adam tıpkı Leslie’ye karşı konuştuğu gibi onu da övdü.

Merlon sütunun önüne gelerek, zayıf görünen bir yumruk attı. Sütünün üzerinde ‘399’ sayısı belirdi.

Bir meridyen bile olsa farkı belli oluyordu.

“Geçti!”

“Sıradaki!”

Sıra William’a gelmişti. Şimdiye kadar kalan kimse olmadı. O da rahatça geçeceğini düşündü.

Zaten tavsiye mektubunu öyle boş kimselere vermezlerdi. Sonuçta her alımda yalnızca bir hakları vardı.

William elini sihirli küreye koydu ve bekledi. İçine qi gücünü yönlendirmesine bile gerek yoktu. Küre Leslie ve Merlon’unki kadar parlamamıştı fakat çok geri kalır bir yanı da yoktu.

“Gümüş seviye yetenek, Ateş ve Metal yakınlığı, demi…” adam sanki bir şey görmüş gibi konuşmayı kesti.

William’ın yüzüne bakarak konuştu. “Evlat, kaç yaşındasın?” dedi.

William adamdan yayılan baskıyı hissedebiliyordu. Korku ile saygı karşımı bir duygu hissediyordu.

Daha fazla baskıya maruz kalmamak için hızlıca cevap verdi.

“Efendim! Bir kaç hafta önce on dört yaşıma girdim!” dedi.

Adam, biraz şaşırmış gibi yaptı. Onları buraya getiren öğretmene seslendi. “Bu çocuğun tavsiye mektubunu getir!”

Öğretmen hemen William’ın tavsiye mektubunu buldu ve ona verdi.

Adam hızlıca okuduktan sonra. “Tamam, güzel, aferim. Hırslısın. Bunu sevdim. Şimdi yumruk at bakalım.” Dedi.

Adamın sözleri ile William hemen sütunun önüne geçti ve tüm gücünü kullanarak vurdu.

“BOOOM!!” Sanki birisi kale kapısına koç başıyla vuruyordu.

William, demir bedenin ona yardımcı olamayacağını biliyordu. Çünkü sadece savunma amaçlıydı. Kişisel gücüne pek bir katkısı yoktu.

Sütünün üzerinde ‘1.5’ sayısı belirdi. William şaşırmıştı fakat testi yapan adam sevindi.

“Geçti!”

“Sıradaki!” dedi.

O anda sırada bekleyen kalabalık şaşırmış ve fısıldaşmaya başlamıştı. Sonunda zayıf görünen bir genç sıranın sonlarından bağırdı. “Onun puanı bir buçuk nasıl geçebiliyor! Bu haksızlık!” diye bağırdı.

O genç belli ki salağın önde gideniydi. Öğretmen bile sesini çıkarmamıştı, o nasıl buna cesaret edebildi?

Testi yapan adam, kaşlarını çattı ve çocuğu azarladı. “Sanane lan! Beğenmiyorsan siktir git! Geçti diyorsam geçti! Beğenmiyorsan kapı orada!” diyerek işaret etti.

Çocuk, aptal gibi boş bakışlarla sesini çıkaramadan bakakaldı. Sadece o değil kimseden ses çıkmıyordu.

William, adamın soluna geçip Merlon’un yanına geldiğinde, Merlon ona meraklı bir şekilde sordu.

“Nasıl geçebildin?” dedi.

William, sağ kolunu kaldırdı ve kol kaslarına bir öpücük kondurdu. “Heheh! Çünkü güçlüyüm!” dedi.

Geçen herkes, Merlon ve Prens Leslie dahil, onun bu hareketine ve konuşmasına tiksintiyle yanıt verdi.

Hatta Prens Leslie, “Peh! Güçlüymüş. Kıçım!” dedi.

William umursamadı. Testi yapan adamın onun seviyesini açıklamadığı için mutluydu. Çünkü şu anda onunla birlikte akademiye girenlerle kesinlikle arasında bir uçurum vardı. Ve bu uçurum ancak William bir kaç yılı yatarak geçirirse kapanacak bir şeydi.

William yerinde durmayacağından, sürekli gerisinde kalacaklardı.

William onların çocuksu tavrını umursamadı. Sabırla testin devamını izledi. Dullan’da altın seviye yeteneğe sahipti. Ayrıca Güç meridyenine kadar açmıştı. Bu yüzden sütuna vurduğunda şok edici bir ‘631’ sayısı çıktı. Herkes şaşırmış ve fısıldaşmaya başlamıştı. Dullan ile arkadaş olmak isteyen çok kişi vardı.

Bu sayıları ve sütunu, William önceki hayatındaki boks makineleri gibi olduğunu hissetti.

Büyük ihtimal çıkan sayılarda, kilogram değerinde yumruk gücünü hesaplıyordu. Kendisinin yumruk gücü kesinlikle bir tonu aştığından ve sütunun sadece dört hane gösterebileceğini düşünerek bir buçuk ton civarı bir güce sahip olduğunu düşündü.

Ayrıca her meridyenin yaklaşık yüz kilo güç sağladığını da anladı. Bu durumda kendi gücü gayet yerinde ve yeterli diye düşündü.

Kısa süre sonra herkesin testi bitti. Geçemeyen yoktu, sonuçta tavsiye mektuplarını boşa harcayan bir soylu çıkmamıştı.

Öğretmen onları alarak, şehrin doğusunda bir büyük binaya getirdi. Burası gelecekte onların evi olacaktı.

William, 1. Kattaki 28 numaralı odadaydı. Bu binada en az 1000 oda olması gerektiğini düşündü. Çünkü kendi odasının yanından bakınca en uzaktaki odayı göremiyordu.

Odaların genişliği fena değildi. Bir yatak, bir çalışma masası, boş bir kitaplık ve küçük bir banyo vardı.

Öğretmenin onlara söylediğine göre odalarda ruh gücü toplamaya yarayan bir büyülü çember bile vardı. Tabiki bu düşük seviyeli bir versiyondu ve belirli elementler için özel değildi.

Yine de belirli elementlerin, ruh gücü toplama çemberinin olduğu özel yerler de vardı. Fakat bunalrı kendilerinin keşfetmeleri gerektiğini, akulun ne kadar faydalı olabileceğini kendi gözleri ile görmelerini istedi.

Son olarak öğretmen şunları ekleyerek ayrıldı. “Her öğrenci, yeni katıldığı için okuldan bir ücretsiz meditasyon tekniği ve bir normal teknik alabilir. Bunun için Teknik Binasına gitmelisiniz.”

William, meditasyon tekniği için ne kadar acele etmek istese de henüz ona demir seviye bir meditasyon tekniği verip vermeyeceklerini ible bilmiyordu.

Bu yüzden bir kaç gün sessiz kalıp, akademiyi keşfetmek onun planları dahilindeydi.

Zaten sonrasında büyük ihtimal avlanmak için kara ormana girecekti. Duyduğuna göre kara ormanın da farklı bölgelerinde farklı yaratıklar yaşıyordu.

Kendi bölgelerinde, seviyesindeki bütün yaratıkları görmüştü neredeyse. Yeni yaratıklara merak duyuyordu. Belki kendisi de bir tane evcilleştirebilirdi. Şu anki atı, ona geçmişte çok yardımcı olsa da artık sıradan bir attan farkı kalmamıştı.

Gördüğü bazı genç efendiler gibi kaplanlara hatta kuşlara binmek istedi. Uçmak hala insanlık için büyük zevklerden biriydi.

Gitarını kutusundan çıkardı ve zaman geçirmek için çalmaya başladı.

“Tatlı dillim,

Güler yüzlüm,

Ah ceylan gözlüm.”

…

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.