William, altı günde üç şehir ve üç kasaba geçerek başkente ulaştı. Akademi başkentte değildi fakat henüz bir hafta daha vakti vardı. Bu yüzden, ailesinin vasalı olduğu bu şehri gezmek istedi.
Şehir kapısından girişte, baronun oğlu ve mührü olmasına rağmen yine de para ödemek zorunda kaldı. Ücret on gümüştü. Baronun kendisi gelmediği sürece şehre giriş parası ödemesi gerekecekti.
Beş yüz altını olduğu için giriş ücretini umursamadı.
Başkente geldiğinde henüz yeni akşam oluyordu. Şehir kesinlikle başka hiç bir yere benzemiyordu. Sokaklar gri renkli güzel taşlarla döşenmişti. Her yerde çeşitli dükkanlar görülebilirdi. Her dükkan tabelasında el yazısı ile sanki tanrısal bir eşya satıyormuş gibi altın ile süslenmiş isimler kullanıyordu.
William çok acıktığından tabelasında ‘Anka Restoranı’ yazan bir yere girdi.
Girişte onu hemen güzel giyimli ve güzel bir vücudu olan bir kadın karşıladı. Ona birinci kattaki bir masaya kadar eşlik etti. Masa pencere kenarındaydı, sokağı ve yürüyen insanları rahatlıkla izleyebiliyordu.
Bir kaç gündür hanlarda kötü muameleye alıştığından, “Neyiniz var?” diye sordu.
Kadın ilk başta onu garipsedi fakat hemen onun daha önce bu şehre gelmediğini anladı ve masanın üzerinde duran bir kağıdı işaret etti.
“Ah! Menü mü var?” William şaşırmıştı. İlk defa menüsü olan bir yere denk gelmişti.
Menüyü açıp baktığında daha da şaşırdı. Çeşitli yaratıkların birden fazla yapım şekli ile yemek isimleri yazıyordu.
Fiyatlarına baktığında daha da şaşırdı. Menüdeki en ucuz yemek beş altındı. Parası iyi bir yemek yemeye yeterdi fakat sonrası için de saklamak istedi.
Menüden otuz altın fiyatındaki ‘Ateş Kuşu Güveci’ni seçti. Yanına da on altın fiyatında ‘Soğuk kış şarabı’nı seçti.
Garson siparişi aldıktan hemen sonra gülümseyerek ayrıldı. Yarım saat sonra yemek geldi. William onun tadına bayıldı. Üstelik yemeğin biraz ateş elementi barındırdığını hissetti. Şarap, daha az olsa da soğuk bir his veriyordu. İkisi birlikte mükemmel bir yemek oldu.
William karnını doyurduktan sonra restorandan ayrıldı. Bir kaç gün burada kalmak istediğinden hızlıca bir han buldu ve bir oda aldı. Başkenti daha sonra gezebileceğini düşündü.
Odasına girdikten sonra kapıyı kilitledi ve yatağına oturdu. Boyutsal çantasından, bir hafta önce öldürdüğü büyücüden çıkan malzemeleri çıkardı. Öncelikle hançeri incelemek istedi ve dikkatlice ona baktı. Sade ve klasik bir hançerdi. Her yerde bulunabilecek gibi görünüyordu fakat William ona tüm kuvveti ile vurduğunda bir çizik bile bırakamadı. Karşısındaki eğer güçlü birisi olsaydı kesinlikle bu hançerle kendi kılıcını kesebilirdi.
Hançerin görünüşünden bir şey anlayamayınca parmağını kesmeye karar verdi. Önce demir bedeni kullanmadan kesti. Hançer bir tereyağını keser gibi onun sert derisini kesmişti. William şaşırdı. Demir bedeni kullanmasa bile kesinlikle normal kılıçlardan alacağı hasarın çok az olacağından emindi.
Sonra demir bedeni kullanarak kesmeyi denedi. Hançer şimdi biraz zorlanmış olsa da derisini kesebildi.
Sonra William’ın aklından bir düşünce geçti. ‘Bu hançer, ‘büyülü silah’ dedikleri şey olabilir mi?’
Bu düşünceden bir kaç saniye sonra onun gerçekten de büyülü bir silah olduğunu anladı. Çünkü başı dönmeye başladı. Belli ki hançer zehir ya da felç eden bir etkiye sahipti. Vücudu yeterince dayanıklı olduğundan bir kaç dakika sonra hissettiği baş dönmesi ve uyuşukluk geçti. Fakat bir savaşta bu hançerden bir kesik alsa kesinlikle hızlıca öleceğine emindi çünkü hareket kabiliyeti neredeyse yarı yarıya azalmıştı.
Hançeri incelemeyi bitirdikten sonra tekrar boyutsal çantasına koydu. Sonra iksirleri incelemeye başladı. Hepsini tek tek aldı ve kokladı. Fakat daha önce hiç böyle bir şey gördüğünü hatırlamıyordu.
Zaten kendi kullandığı tek iksir de onun meridyen açmasını sağlayan, ruh gücü barındıran bir iksirdi. Bu iksirlerde ruh gücü olmadığını hissedebiliyordu.
Sonra hepsini kaldırdı ve parşömenlere bakmaya başladı. Başı dönmesine rağmen okumaya devam etti. Yarısına geldiğinde ise baş ağrısı başladı. Parşömeni tamamen bitiremeden okumayı bırakmak zorunda kaldı. Yoksa beyninin patlayacağından korktu. Fakat parşömenin ne içerdiğini biraz anladı.
Parşömenin görünüşü eski ve yıpranmıştı fakat içindeki kelimeler etkilenmemişti. Başlığında, “Bin Can, Bir Beden” yazıyordu. İçeriği ise aynı büyücünün anlatığı gibi fedakarlık ile yaşam gücünü artırıp, ömür kazanmak ile ilgiliydi. Kendisi genç olduğundan bu parşömende yazan büyüyü umursamadı.
Hem daha kendisinin büyücü olabileceğini bile bilmiyordu. Üstelik daha da kötüsü bu kötü bir büyüydü. Eğer onu satmaya çalışırsa sıkıntı çıkacağından da korkuyordu.
Diğer parşömeni okumaya bile çalışmadı çünkü tekrar baş ağrısı yaşayacağına emindi. Dinlendikten sonra okumaya karar verdi ve yattı.
Sabah olduğunda zinde ve yenilenmiş bir şekilde uyandı. Biraz esneme hareketli yaptıktan sonra, hanın restoranında kahvaltı yaptı. Yine de hanlar hala daha ucuzdu. Üç altın ödeyip ayrıldı.
Bugün başkentin ne kadar pahalı olabileceğini anlamıştı. Kesinlikle normal bir insanın burada normal bir yaşam sürmesi imkansıza yakındı.
Bir süre sokaklarda yürüdükten sonra, bir silah dükkanının önünde durdu. Vitrine sıra sıra güzel görünümlü silahlar işlenmişti. Kendisinin kılıcı çok eskimişti. Ayrılırken de yeni bir silah almadığı için bir bakabileceğini düşündü ve içeri girdi.
Aynı vitrin gibi dükkanın içide raflar ve üzerinde çeşitli silahlarla doluydu. Ağır baltalardan tutun da inçe fırlatma bıçaklarına kadar her şey mevcuttu.
Sabah saatleri olduğundan dükkanın içi boştu. İçerideki tezgahın arkasından bir kız çıktı ve onu karşıladı. Kız çok genç görünüyordu, en fazla 10-12 yaşları arasındaydı. ‘Dükkan sahibinin kızı falandır’ diye düşündü.
“Hoş geldiniz efendim, ne tür bir şey bakmıştınız?” dedi.
“Kılıçlara bakmak istiyorum.”
“Kılıçlarımızın hepsi bu tarafta efendim.” Dedi ve on metre ilerdeki bir rafın önüne geldi.
Rafta çeşitli kılıçlar diziliydi. Kimisi, mücevherlerle süslenmiş, gösterişli, kimisi de kendindeki gibi gayet sadeydi.
Kendisininkine benzeyen ama daha ince güze bir kılıç gözüne girdi. “Dokunabilir miyim?” diye sordu.
“Tabi efendim. Bir deneyebilirsiniz.” Dedi kız.
William kılıcı raftan aldığında son derece ağır olduğunu hissetti. Kendi kılıcından en az iki ya da üç kat ağırdı. ‘Bu inceliğini telafı etmeli.’ Diye düşündü.
Bir süre salladıktan sonra kendisine çok uygun olduğunu düşündü. “Ne kadar?”
“Efendim bu kılıç, usta Mu’nun elinden çıkmıştır. Değeri sekiz yüz altındır. İsterseniz beş düşük seviye ruh taşı olarak da ödeyebilirsiniz.”
William şaşırmıştı. Ruh taşının ne olduğunu bilmiyordu fakat düşük seviye ruh taşının bile yüz altından daha yüksek bir fiyatta olması değerli olduğu anlamına geliyordu. Fakat şu an ruh taşından önce düşünmesi gereken sekiz yüz altındı. Dayanamadı ve sordu.
“Neden bu kadar pahalı?”
Kadın ona bir salağa bakar gibi bir yüz ifadesi gösterdi. Sonra çulsuz ve bilgisiz birisi ile karşılaştığını düşündü ve morali bozuldu. Biraz sıkılmış bir şekilde.
“Efendim bu büyülü bir silahtır. Sekiz yüz altın olması normal. İsterseniz içine qi göndererek deneyebilirsiniz.” Dedi.
William kızın surat ifadesinden onun gitmesini istediğini anlayabiliyordu ama umursamadı. Qi gücünü kılıca gönderdi. Kılıç sanki daha keskin ve daha ağır olmuştu.
‘Demek büyülü silahlar böyle çalışıyor!’ dedi içinden.
Sonra kıza döndü. “Büyülü silah alıyor musunuz?”
Kızın gözleri hemen parladı. “Evet efendim, ne tür bir silahınız var?”
“Hançer.”
“Tabii efendim, hemen geliyorum.” Dedi ve tazgahın arkasındaki kapıdan ayrıldı.
‘Çalacağımdan korkmuyor mu?’ diye düşündü. Her ne kadar böyle düşünse de bu silahları yaratabilecek adam kesinlikle güçlü olacağından, böyle bir şeyi yapmaya cesaret edemedi.
Bir süre sonra, ellilerinde görünen bir adam geldi. Güçlü bir vücudu, uzun bir sakalı vardı. Sert biri gibi duruyordu.
Adam gelene kadar William zaten hançeri çıkarmıştı.
Kılıfsız hançeri karşısındaki adama uzattı.
Adam bir süre hançeri inceledikten sorna başını salladı. “Bu iki özelliği olan, gelişmiş çırak seviyesinde bir hançer. Sana verebileceğim fiyat üç yüz altın.” Dedi.
William hançerin fiyatını uygun buldu fakat eğer üç yüz altına satarsa kesinlikle o kılıcı alamazdı. Bu yüzden pazarlık yapmak istedi.
Raftaki kılıcı işaret ederek, “Efendim, bu kılıcı almak istiyorum, geriye beş yüz altın kalıyor biliyorum fakat dört yüz elli altınım var. Benim için bir şeyler yapabilir misiniz?”
Adam kaşlarını çattı, bir süre William’ın gözlerine baktı. William masum bakışlarını koruyordu.
Sonunda adam onun masum bakışlarına dayanamadı ve kabul etti. William sevinçle dört yüz altını daha çıkarıp verdi. Sonra raftaki kılıcı aldı.
“Bu birinci seviye bir kılıç mı?” diye sordu adama.
“Hayır, gelişmiş çırak seviyesinde.”
“Ne? Gelişmiş çırak mı? Beni kazıkladın mı?” dedi kaşlarını çatarak.
“Kazıklamak mı? Evlat, bizim dükkanımız dürüstlük esaslıdır. Elindeki kılıcın aslında üç özelliği var. Üstelik bir kilo kara demir cevheri kullanılarak dövülmüştür.” Dedi. Sinirlendiği belliydi.
“O zaman neden qi gücünü ilettiğimde iki özellik hissettim?” diye sordu.
“Çünkü ağırlık özelliği iki kere işlenmiştir. Onu aktive edebilmen için iki katı qi kullanmalısın.” Dedi.
William, adamın sözlerinden şüphelenmedi. Önce normal bir şekilde qi gücünü gönderdi ve iki özelliğin aktive edildiğini hissetti. Ardından iki katı daha qi gücü gönderdiğinde gerçekten bir özellik daha olduğunu anladı.
Elindeki zaten ağır olan kılıç, iki katı daha ağırlaşmıştı!
Hemen çok mutlu oldu. Biraz fazla qi harcayacaktı belki ama bu onun bir kozu olabilecek kadar değerliydi.
Hemen aklına bazı düşünceler geldi. ‘Eğer savaşın ortasında bunu kullanacak olursam, düşman kesinlikle şaşıracak ve savunamayacaktır.’ Diye düşündü.
Belki işe yarayabilirdi. Küçük bir ihitmal olsa da onun için faydalı ve güzel bir şeydi.
Silah dükkanından teşekkür ederek ayrıldı. Dükkan sahibi ona güzel görünen, deri bir kılıfta vermişti.
Boyutsal çantasını burada kullanmak istemediği için kılıcı beline astı. Şimdi gitar kutusuyla hem bir ozan hem de bir savaşçı gibi görünüyordu.
Silahı satın aldıktan sonra çok parası kalmamıştı. Bir sonraki durağı olarak bir iksir dükkanına gitmeye karar verdi.
Boyutsal çantasından gizlice iksileri çıkardı ve cebine koydu. İksir şişeleri bir parmak büyüklüğündeydi. Bu yüzden çok belli olmuyordu.
İksir dükkanını, dün yemek yediği restoranın karşısında olduğunu görmüştü. Hızlıca iki sokak geri gitti ve iksir dükkanına girdi.
Bu sefer onu karşılamaya gelen kimse olmadı. Yine aynı silah dükkanında olduğu gibi, raflar sıra sıra iksirlerle doluydu.
Bir şey satın almak istemediğinden direk tezgaha yöneldi. Tezgahın arkasında yirmilerinde gibi görünen bir kız vardı. Sarı saçları ve mavi gözleri ile mükemmel bir yüzü vardı. Bir kitap okuyordu.
William yaklaşıp, “İksir satmak istiyorum.” Dedi.
Kız kitaptan başını kaldırdı ve William’a bakarak, “İksiri masaya koy.” Dedi.
Öldürdüğü büyücüden üç iksir elde etmişti. Üçünü de çıakrdı ve masaya koydu.
Güzel kız önce renkleri kontrol etti, sonra kapağını açarak kokladı.
Yüz ifadesini değiştirmeden. “Tecrübeli çırak seviye bir sağlık iksiri için yirmi altın, tecrübeli çırak seviye ateş dayanıklılık iksiri otuz altın ve gelişmiş çırak seviye ‘zindelik’ iksiri için on altın. Kabul ediyor musun?”
“Evet, kabul ediyorum fakat bilmek istiyorum. Ateş dayanıklılık ve sağlık iksirinin ne işe yaradığını biliyorum ama bu ‘zindelik’ iksiri ne işe yarıyor?” diye sordu zindelik iksirini işaret ederek.
Kız hafifçe öksürdü ve suratı biraz kızardı. “Öhm, o zindelik verir. Anlarsın ya?” dedi göz kırparak.
William’ın gözleri büyüdü. ‘Bu lanet büyücüler büyüleri bu tür işlere de mi alet ediyorlar?’ diye düşündü.
‘Gelişmiş çırak seviye olmasına rağmen bu kadar ucuz olmasının sebebi bu olmalı.’
“Tamam.” Dedikten sonra kız bir çekmeceden aldığı ufak bir boyutsal çantadan altmış altın çıkarıp William’a verdi.
William parayı normal bir keseye koydu. Sonra tüm parasını hesapladı ve yüz dört altını ve bir kaç gümüşü kaldığını gördü.
Bu para başkentte bir kaç gün daha keyifle harcamasına yetmezdi. Bu yüzden henüz sabah erken olduğu için gitmeye karar verdi.
Hanın yanındaki ahırdan atını aldı ve doğuya sürmeye başladı.
Kendi baronlukları başkentin batısındaydı. Yani aslında ayrıldığı günden beri sadece doğuya doğru hiç sapmadan dümdüz ilerliyordu.
Akademi, başkentten iki günlük bir yolculuk mesafesinde bulunuyordu. Krallığın doğusundaki kara ormanın sınırlarındaydı.
William duyduklarından, nu dünyadaki akademi denilen yerin bir tarikata benzediğini anlıyordu.
Büyük ihtimal her şey katkı ile çözülüyordu. Bu yüzden kendini zihinsel olarak hazırlamıştı. Yeni teknikler, eşyalar ve güçlenmek için bol bol göreve çıkması gerekecekti.
Bu ona da uygun geliyordu. Hiç bir yere borçlu kalmak istemediğinden ve bulunduğu yer ile bir bağ oluşturmak ona ‘sıkıcı’ gelidğinden, katkı sistemi onu sevindiren bir şeydi.
‘Umarım beklediğim gibi olur.’ Diye düşündü ve atını sürmeye devam etti.
…