Işıl’ın güvenlik görevlilerinin arasından sıyrılıp "Ahlas! Arabanın anahtarlarını at, disipline gitmek istemiyorum!" diye bağırdığı o kargaşa anı, kampüsün ortasında adeta küçük bir fırtına koparmıştı.
Ahlas, çene hatları gerilmiş halde gözlerini devirdi. Cebinden çıkardığı anahtarlığı parmağında çevirirken tek bir kelime bile etmedi; sadece tek kaşını kaldırıp başını hafifçe iki yana salladı. Bu sert ve "Bana bulaşma, anahtarı da rüyanda görürsün" diyen tek bir bakışı, Işıl’ın yerinde çivilenmesine yetti.
Işıl’ın arkadaşı Miray ise o sırada ne güvenlikten kaçmayı umursuyordu ne de disiplini... Bakışları tamamen Ahlas’ın o umursamaz, sert profilinde kilitli kalmıştı. Ahlas'a ilk günden beri içten içe sırılsıklam aşıktı. Işıl, Miray'ın kolunu hızla dürtüp "Kızım yürüsene, ne bakıyorsun ağabeyime hâlâ!" diye fısıldayarak kızı kolundan çekti ve kalabalığın arasına karışarak gözden kayboldular.
Ben ise bu kargaşayı fırsat bilip arkamı dönmüş, rüzgârın yüzüme çarpan soğukluğuyla hızlı adımlarla oradan uzaklaşmıştım. Yürürken zihnim adeta kendi içinde savaş veriyordu. Yıllar sonra karşılaşmamız böyle mi olmalıydı?
Ancak kampüsün büyüklüğü, Ayla’nın enerjisinden kaçmaya yetmiyordu.
İki ders arasında kafeteryanın bahçesindeki bir bankta oturmuş, elimdeki sıcak kahve bardağıyla zihnimi toparlamaya çalışıyordum. Neden böyle yapıyordu ki? Düşünmekten beynim uyuşmuştu. Yıllar önce o çınar ağacının altında bana "seni her şeyden koruyacağım" diyen, saçlarıma deniz kabukları dizen o çocuk nerede, karşıma geçip bana adeta bir çöp parçasıymışım gibi "mahalleden eski bir tanıdık" diyen bu adam neredeydi? Neydi onu bu kadar değiştiren, bu kadar taş kalpli yapan şey?
"Buldum seni!"
Kulağımın dibinde patlayan neşeli sesle irkilip kahvemden bir yudum döküyordum az kalsın. Başımı kaldırdığımda Ayla, siyah uzun saçlarını geriye atarak nefes nefese yanıma oturdu. Yüzünde kocaman, pırıl pırıl bir gülümseme vardı.
"Ayla? Sen... beni nasıl buldun?"
"Valla kampüsü altını üstüne getirdim desem yeridir!" dedi neşeyle. "Kızım sen niye kaçar gibi gittin oradan ya? Ben tam 'Ayla bu kızı çok sevdi, kesin kanka olmalıyız' derken bir baktım yoksun."
Hafifçe gülümsedim. "Dersim vardı, bir de... sizi o kadar kargaşanın arasında rahatsız etmek istemedim."
"Ne rahatsızlığı aşk olsun!" Ayla koluma girdi. "Hayır, kabul etmiyorum. Bak bizimkiler ilerideki çardakta oturuyor. Geliyorsun, birer çay içip adamakıllı tanışıyoruz. İtiraz istemem!"
"Ayla, gerçekten hiç gerek—"
"Hadi ama Derya! Lütfen, kırma beni."
Ayla o kadar içten ve tatlı bir dille ısrar ediyordu ki, direnmek imkânsızdı. Ancak masaya doğru yaklaştığımızda kalbim yine o ritimsiz çarpmaya başladı. Çünkü çardakta Tunç, Ahlas ve... Deniz oturuyordu. Masaya yaklaştıkça Ankara'nın rüzgârı bile sanki daha bir soğuk esmeye başladı.
Tunç, bizi görünce hemen oturuşunu dikleştirdi ve genişçe gülümsedi. "Ooo, Ayla avını yakalamış!"
"Aynen öyle!" dedi Ayla gururla. "Derya’yı kaptım geldim."
Ahlas, masadaki kahve bardağıyla oynuyordu. Geldiğimizi görünce gözlerini bana çevirdi. Hiç konuşmadı ama hafifçe başını eğerek "hoş geldin" der gibi bir mimik yaptı. Bakışlarındaki o sakin sessizlik, sanki gruptaki her şeyi anladığını ama konuşmaya gerek duymadığını anlatıyordu.
Deniz ise... Önündeki kalın ders kitabına bakıyordu. Geldiğimizi hissettiği halde kafasını kaldırmadı. Sadece çenesinin sıkılaşmasından gerildiğini anladım.
"Otur Derya şöyle," dedi Tunç nazikçe yanındaki boş yeri göstererek. "Ben Tunç bu arada. Beden Eğitimi Öğretmenliği ikinci sınıf. Sene başı kargaşasına hoş geldin."
"Memnun oldum Tunç, ben de Psikoloji birinci sınıfım," dedim tebessüm ederek.
"Vay, psikolog olacaksın yani!" dedi Ayla heyecanla. "Sana çok işimiz düşecek Derya. Özellikle şu Deniz ile Ahlas’ın sessizlik krizlerini çözmen lazım!"
Ahlas bu lafa karşılık sadece hafifçe sırıtıp gözlerini devirmekle yetindi. Tek bir kelime etmeden bile "bırak bu işleri Ayla" demeyi başarabiliyordu.
Tunç söze girdi: "Bizim grup biraz böyledir Derya. Ayla konuşur, biz dinleriz. Ahlas bakar, biz ne demek istediğini anlarız. Deniz de..." Tunç bir an duraksayıp Deniz’e baktı. "Deniz de kafasına göre takılır işte."
Deniz en sonunda kitabını pat diye kapattı. Maviye çalan o hırçın gözlerini bana çevirdi. "Gerek yok Tunç. Derya'nın kalacağını sanmıyorum, işleri vardır."
Sesindeki o soğukluk, beni orada bir yabancı gibi hissettiren o imalı tavır bardağı taşıran son damla oldu. Masadaki herkes bir an sessizleşti. Ayla şaşkınlıkla Deniz’e baktı.
"Ben bir çay alayım," dedim dik tutmaya çalıştığım sesimle. Ayla’ya dönüp gülümsedim. "Sohbetiniz için teşekkürler."
Ayağa kalkıp kafeteryanın iç kısmına doğru yürüdüm. Göğsüm hızla kalkıp iniyordu. Yıllar sonra karşılaştığım çocukluk arkadaşımın bana bu kadar soğuk davranması içimi yakıyordu.
Çay kuyruğuna girdiğimde arkamdaki adım seslerini duydum. Yanıma yaklaşan gölgeyi tanıdık kokusundan hemen anladım. Deniz’di. Kalabalığın biraz gerisinde, koridorun tenha bir noktasında iki kişi kalmıştık.
Bana doğrudan bakmıyordu ama tam yanımda duruyordu. Aradaki o birkaç santimlik mesafede bile mesafeli duruşunun yarattığı baskıyı hissedebiliyordum.
"Ayla insanları çabuk benimser," dedi düz, duygusuz bir sesle. "Masa seni rahatsız ettiyse kusura bakma."
Hızla ona döndüm. Bal rengi gözlerimi onun maviliklerine diktim. "Pardon? Anlayamadım? Sence beni rahatsız eden Ayla mı Deniz?"
"Bilemem," dedi gözlerini benden kaçırıp koridorun sonuna bakarak. Sesi dümdüz, buz gibiydi. "Geçmişten gelen her şeyi bugüne taşımaya gerek yok Derya. Herkes kendi yolunda. Zaten bu yüzden zorlamanın da bir anlamı yok."
Sözleri bir bıçak gibi saplandı içime. Ama başımı asla eğmedim. Gururum şaha kalkmıştı, bal rengi gözlerimde en ufak bir geri adım izi yoktu.
"Sana meraklı olduğumdan değil," dedim, gözlerinin tam içine bakarak çayımı elime aldım. "Sen ne kadar soğuk bir duvarsan, ben de o duvara çarpmayacak kadar akıllı biriyim Deniz Genç."
Arkamı dönüp yanından geçerken rüzgârımız birbirine çarptı. Deniz arkamda kımıldamadan durdu.
Zihnim o an bir anda günümüzden sıyrılıp yıllar öncesine, o mahalledeki yaz gününe kaydı...
Henüz sekiz yaşındaydım. Mahalledeki o koca çınar ağacının altında dizlerimi kabuk bağlamış yaralarımla göğsüme çekmiş ağlıyordum. Diğer çocuklar oyunda beni aralarına almamış, üstelik en sevdiğim kırmızı tokamı da düşürüp kırmışlardı. Derken çalılıkların arasından o tanıdık çocuk fırlamıştı. Sarı saçları alnına dökülmüş, hafif maviye kaçan gözleri panikle bana bakıyordu.
"Derya! Ne oldu, kim üzdü seni?" diye yanıma çömelmişti Deniz. Ağlamaktan konuşamıyordum, sadece kırılan tokamı gösteriyordum. Deniz hemen cebinden küçük bir deniz kabuğu çıkarmış, kırık tokanın yanına koymuştu. "Bak, bu deniz kabuğu senin artık. Ben oldukça kimse seni üzemez, tamam mı? Söz veriyorum." Sonra da küçük eliyle gözyaşlarımı silip beni gülümsetene kadar karşımda komik suratlar yapmıştı.
O gün o çınar ağacının altında, deniz kabuğunu elime tutuşturan o çocuk... dünyadaki en güvenli limanımdı.
Derin bir nefes alarak günümüze, Ankara'nın soğuk rüzgârına geri döndüm. O çocuk gitmişti. Artık yoktu.
Masaya, Ayla, Tunç ve Ahlas'ın yanına geri döndüğümde Deniz henüz gelmemişti. Ayla endişeyle bana baktı. "Derya, iyi misin? Deniz bir şey mi dedi sana?"
"İyiyim Ayla, sorun yok," dedim zoraki tebessüm ederek.
Tam o sırada patlatılan bir konfeti sesiyle hepimiz irkildik. Işıl ve arkadaşı Miray, güvenlikleri bir şekilde atlatmış, kahkahalar atarak çardakların olduğu alana doğru koşuyorlardı. Işıl kendini doğrudan Ahlas'ın oturduğu bankın kenarına attı.
"Kurtulduk!" diye bağırdı Işıl neşeyle. "Ağabey, güvenlik çemberini yardık! Nasıl ama?"
Ahlas hiç istifini bozmadan kolunu bankın arkasına yasladı. Tek kaşını kaldırıp Işıl'a baktı. Yüzündeki "yine ne saçmaladınız siz" ifadesi her şeyi anlatıyordu. Tek bir kelime etmeden sadece derin bir iç çekti.
Miray ise Işıl'ın arkasında durmuş, saçlarını arkaya atarken gözlerini Ahlas'tan ayıramıyordu. Yanakları hafifçe kızarmış bir halde, Ahlas'ın o umursamaz haline hayranlıkla bakıyordu.
Işıl masadaki çayı fark edip hemen bir yudum aldı. "Ağabey ya, o anahtarları verseydin ne olurdu sanki? Bizi güvenlik disipline yollayacaktı az kalsın! Miray olmasa yakalanmıştık!"
Ahlas sonunda konuşmaya karar verdi, sesi alçak ve uyarır gibiydi: "Işıl, okulun ilk gününden disipline gitseydin en azından biraz uslanırdın."
Miray hemen atıldı, sesi hafif heyecanlı ve tatlıydı: "Şey... Ahlas Ağabey, valla Işıl'ı ben durdurmaya çalıştım ama dinlemedi beni. Sprey boyayı ben alacaktım elinden..."
Ahlas gözlerini Miray’a çevirdi, Miray anında lafını unutup yutkundu. Ahlas hafifçe başıyla "eyvallah" der gibi yaptı ama yine uzatmadı.
Işıl ise bana döndü, çenesini kaldırıp süzdü: "Aaa, siz kimsiniz? Yeni üye mi?"
Ayla heyecanla girdi araya: "Derya o! Benim yeni arkadaşım. Ayrıca Işıl, sizin bu marjinal takılmalarınız bizim gruba uymaz, lafımı kestirmeyin yine!"
Tam ortam hareketlenmişken Deniz masaya doğru yaklaştı. Bakışları üzerimizden geçti, Işıl ve Miray'a kısa bir göz attıktan sonra çantasını omzuna taktı.
"Ben kütüphaneye geçiyorum," dedi düz bir sesle. Kimseyle göz teması kurmadan arkasını dönüp yürüdü.
Işıl arkasından bağırdı: "Aman Deniz Ağabey, yine çok eğlencelisin!"
Deniz duymamazlıktan gelip uzaklaşırken ben çay bardağımı daha sıkı kavradım. Ankara'nın soğuğu içimi üşütüyordu belki ama kalbimdeki gurur ateşi hiç olmadığı kadar sıcaktı.
