İçeriğe geç

HER ŞEY BİR ÜNİVERSİTEDE BAŞLADI

Bölüm 4 · 5 dk okuma

HER ŞEY BİR ÜNİVERSİTEDE BAŞLADI

Bölüm 4

ADIM ADIM YAKINLAŞAN KAOS

Yorucu geçen derslerin ardından odama gelip kendimi sırtüstü yatağa attığımda derin bir iç çektim. Günün tüm gerginliği omuzlarıma çökmüş gibiydi. Gözlerimi tavana dikip bir süre zihnimi boşaltmaya çalıştım ama Deniz'in o mesafeli, soğuk bakışları bir türlü aklımdan çıkmıyordu.

Derken komodinin üzerindeki telefonum ardı ardına gelen bildirim sesleriyle titredi. Uzanıp telefonu aldım.

[WhatsApp - 'Çılgın Yörünge 🪐' Grubu]

Ayla: "Deryaaaaa! Gruba hoş geldiiiinnn! 🥳✨"

Ayla: "Bugün verdiğin numarayı anında gruba kaydettim ve seni resmi olarak kaosa dahil ettim!"

Tunç: "Hoş geldin Derya, Ayla'nın ekibine girmek kaçınılmazdı zaten."

Ahlas: "Hoş geldin."

Ayla: "Deniz hâlâ cevap vermedi ama neyse! Akşam ders çıkışı kampüsün arkasındaki tarihi çay bahçesinde buluşuyoruz, mazeret kabul edilmez!"

Yatakta doğrulup oturdum. Ayla’nın bu durdurulamaz enerjisi içimi ısıtsa da, Deniz ile aynı masada oturacak olma fikri zihnimde fırtınalar koparmaya yetiyordu. Ama kaçmayacaktım. Kaçarsam onun bu anlamsız soğukluğuna boyun eğmiş olurdum.

Akşamüzeri Ankara’nın o meşhur turuncu gün batımı kampüsün üzerine çökerken, çay bahçesindeki tahta masalardan birine geçtim. Rüzgâr sararmış yaprakları etrafa savuruyordu. Masada henüz sadece Deniz vardı. Tek başınaydı, elinde siyah bir kahve bardağı tutuyor, uzaklara bakıyordu.

Beni fark ettiğinde bakışları anlık bir duraksamayla üzerimde durdu. Yüzündeki o soğuk maskeyi yine takınmıştı. Çantamı masanın kenarına bırakıp karşısındaki sandalyeyi çektim.

"Merak etme, grubu ben basmadım," dedim düz bir sesle. "Ayla çağırdığı için geldim."

Deniz kahvesinden bir yudum aldı. Sesi, rüzgârın ayazı kadar pürüzsüz ve dondurucuydu. "Açıklama yapmana gerek yok Derya. İstediğin yere oturabilirsin, kampüs senin."

"Tavrın gerçekten çok yorucu Deniz," dedim başımı hafifçe iki yana sallayarak. "Nedir bu halin? Yıllar sonra karşılaştık diye benden nefret mi ediyorsun?"

Deniz sandalyesinde öne doğru eğildi, aradaki mesafeyi kısaltıp o hafif maviye çalan gözlerini benimkilere sabitledi. "Nefret etmek zaman ve duygu gerektirir Derya. Ben sadece geçmişi arkamda bıraktım. Ama sen hâlâ o küçük mahallede gibisin."

"Ben çocuk değilim Deniz Genç!" dedim sesimi fısıltılı tutmaya çalışarak. "Sadece senin aksine anılarımı çöpe atmadım. Ama haklısın, karşımdaki adam duygularını kaybetmiş buzdan bir yabancı."

Deniz dudaklarının kenarıyla alaycı bir şekilde kıvrıldı, gözlerini doğrudan gözlerime dikti. "Sen de çok değişmemişsin Yılmaz... Yine her şeyi dramaya bağlamakta üstüne yok."

Bana ilk defa soyadımla seslenmişti. Araya bilerek bir resmiyet, bir mesafe koyuyordu. "Sen öyle san," dedim bal rengi gözlerimle ona meydan okuyarak. "Alışsan iyi edersin, çünkü artık buradayım."

Tam o sırada Ayla, Tunç ve Ahlas masaya adeta bir kasırga gibi daldı. Masaya kurulduk, çaylar söylendi ve derslerden, hocaların çekilmezliğinden konuşmaya başladık. Sohbet öyle tatlı tatlı akarken ben ve Deniz ne zaman söze girsek birbirimize alt alttan ince laflar geçirmeden duramıyorduk.

Ayla neşeyle bir anısını anlatırken ben çayımı yudumlayıp "Tabii, bazı insanlar kendilerini çok erişilmez sandığı için o ortamlara gelemiyor," diye mırıldandım.

Deniz hiç beklemeden bardağını masaya bırakıp cevabı yapıştırdı: "Bazı insanlar da her ortama girmeye çalışıp sonra nerede duracağını bilemiyor."

Masada bir an sessizlik oldu. Tunç elindeki çay bardağıyla ikimizin arasında bakışlarını gezdirdi. Sohbetin tam ortasında, o samimi havanın içinde kafasını kaşıyarak sordu:

"Bir dakika ya... Sizin aranızda tam olarak ne geçti? Okulun başından beri sohbetin arasına illa bir laf sokma, bir atışma giriyor. Birbirinizi yiyecek gibi bakıyorsunuz."

Ayla da hemen fırsat bu fırsat diyerek gözlerini açtı. "Aynen! Ben de sabahtan beri bunu sorguluyorum! Deniz, Derya’ya 'mahalleden eski tanıdık' dedin ama aranızdaki gerilim fırtına öncesi sessizlik gibi. Çocukluktan kalma bir mevzu mu var?"

Deniz bakışlarını kaçırıp çayından bir yudum aldı. "Büyütülecek bir şey yok. Eski defterler," dedi kestirip atarak.

Ben de başımı dik tuttum. "Katılıyorum. Gerçekten üzerinde konuşmaya değmeyecek kadar önemsiz."

Tam o sırada Ahlas aniden gözlerini çay bahçesinin girişine dikti ve "Git" dercesine sert bir bakış attı. O tarafa döndüğümüzde Işıl ve Miray’ın bize doğru geldiğini gördük. Ahlas daha ağzını açıp 'gelmeyin' baskısı bile yapamadan, Işıl gıcık bir gülümsemeyle masanın başında bitti.

"Hiç öyle bakma ağabey. Bize de yer açın, biz de oturacağız," dedi Işıl ve kimseden izin istemeden boş sandalyelerden birini çekip pat diye masaya kuruldu. Miray da fırsat bu fırsat diyerek hemen arkasından sandalyesini çekip Ahlas’a yakın bir yere oturdu.

Işıl arkasına yaslanıp bacak bacak üstüne attı. "Ne o, özel toplantınızı mı böldük?"

Ahlas derin bir iç çekip kolunu masaya dayadı. Miray ise sandalyesini biraz daha yaklaştırıp şirin görünmeye çalışarak konuştu: "Ahlas Ağabey, aslında Işıl bugün kötü bir şey yapmayacaktı, ben kefilim..."

Ahlas gözlerini Miray’a çevirdi, bir süre kıpırdamadan kıza baktı. Sonra sesi tok ve net bir şekilde çıktı: "Miray... Sen kefil oluyorsan durum daha tehlikeli demektir."

Bu yanıt masada hafif bir gülüşmeye sebep olurken Miray yanakları kızararak önüne döndü. Ayla ise Miray’ın Ahlas’a bu kadar yakın durmasını göz ucuyla izliyordu. Yüzündeki neşeli ifadeyi bozmamaya çalışsa da bakışlarındaki o hafif kıskançlık kırıntısı fark ediliyordu.

Sohbet Ayla’nın neşeli gevezelikleri ve Işıl’ın gıcıklıklarıyla bir süre daha devam etti. Havanın iyice soğumasıyla herkes kalkma kararı aldı. Vedalaşıp evlere ve yurtlara doğru dağıldık.

Gece geç saatlerde... Yurt odasında Tunç, Ahlas ve Deniz takılıyorlardı. Tunç yatağına uzanmış, üst ranzada oturan Deniz’e bakarak bıyık altından sırıtıyordu.

"Hayırlı olsun kardeşim," dedi Tunç imalı bir ses tonuyla.

Deniz elindeki kitabı indirip kaşlarını çattı. "Ne diyorsun lan sen? Ne hayırlı olsun?"

Tunç kahkahasını tutmaya çalışarak doğruldu. "Oğlum Derya geldiğinden beri kimseyle konuşmadığın kadar laf dalaşına girdin. Gözün kızın üzerinden ayrılmıyor. Bize 'eski tanıdık' ayağı çekme yemezler."

Deniz ters bir bakış attı. "Saçmalama Tunç. Yok öyle bir şey."

O sırada masasında sessizce oturan, kulaklığını boynuna asmış olan Ahlas sandalyesinde geriye doğru yaslandı. Deniz'e doğru bakıp ağır ağır konuştu:

"Valla Deniz... Ben de fark ettim. Kız ne zaman bir şey dese gözlerin parlıyor, sinirden mi başka şeyden mi bilmem ama... Bayağı fark ediliyor."

Deniz ikisine de bakıp derin bir küfür savurur gibi nefes verdi. "İkiniz de saçmalamayı kesin ve yatın artık."

Yorganı kafasına kadar çekti. Ranzada sırtüstü uzanıp tavana bakarken zihninde tutmaya çalıştığı o kapı aralandı ve çocukluğuna dair bir anı bir anda gözlerinin önüne geldi...

Yedinci sınıfa gidiyorlardı. Mahallenin parkındaki ahşap salıncakta sallanırken Derya birden dengesini kaybedip sertçe yere kapaklanmıştı. Avuç içi yırtılmış, bal rengi gözleri hemen yaşlarla dolmuştu.

Deniz, parkın diğer ucunda futbol oynarken topu öylece bırakıp neşeyle koşarak yanına gelmişti. "Derya! İyi misin?" diye telaşla diz çökmüştü. cebindeki beyaz mendili çıkarıp Derya'nın kanayan eline sarmış, avucunun ortasına küçük bir öpücük kondurmuştu.

"Geçti bak, üfledim bile," demişti gülümseyerek. Derya gözyaşlarının arasından ona bakıp "Acıyor Deniz..." diye sızlanınca, Deniz onun ellerini sıkıca tutup bal rengi gözlerine bakmıştı. "Bundan sonra düşersen hep ben tutacağım seni, tamam mı Derya? Ben varken sana bir şey olmaz."

Deniz ranza yatağında gözlerini yumup sıkıca kapattı. Göğsünde beliren o sızıyı bastırmak istercesine yumruğunu sıktı. O zamanlar söz vermek kolaydı... Ama hayat, verilen sözleri tutamayacak kadar sertleştirmilşti .

"Artık o çocuk değilim Derya," diye fısıldadı karanlığa doğru. Ve o gece, Derya'nın bal rengi gözleri Deniz'in uykusuna düşen tek şey oldu.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.