Mayıs ayının ortasına gelirken kampüs tamamen final sınavlarının o yoğun, hafif panik havasına bürünmüştü. Kütüphanenin kapısında sabahın erken saatlerinde uzun kuyruklar oluşuyor, çimlerin üzerindeki masalar ders notlarıyla dolup taşıyordu.
Gruptaki herkes kendi sınav maratonuna gömülmüştü. Tunç antrenman ve teorik ders notları arasında mekik dokuyor, Ayla ve Ahlas ise kendi sessiz rutinlerinde ders çalışıyordu. Ama bu koşturmacanın ortasında benim için zamanın ritmi tamamen değişmişti.
Çünkü artık ne zaman arkama dönsem ya da kafamı ders notlarından kaldırsam, orada Deniz’i buluyordum.
Perşembe akşamüstü, saatlerdir edebiyat tarihi sınavı için not özetliyordum. Kafam kazan gibi olmuştu. Kalemi masaya bırakıp şakaklarımı ovarken omzuma hafifçe dokunan sıcak bir el hissettim.
Başımı kaldırdığımda Deniz elinde iki karton bardakla bana gülümsüyordu.
"Yeter bu kadar kafa patlattığın," dedi alçak bir sesle, kimseyi rahatsız etmek istemeyerek. "Terasta beş dakika mola veriyorum, sen de geliyorsun."
İtiraz etmeme fırsat kalmadan elimden tutup beni masadan kaldırdı. Kütüphanenin üst katındaki terasa çıktığımızda baharın serin akşam rüzgârı yüzüme çarptı ve anında rahatladım. Teras sakindi; aşağıda kampüsün ışıkları tek tek yanıyordu.
Deniz karton bardağı bana uzattı. "Adaçayı aldım sana, zihnini açsın diye. Şeker atmadım, sevmediğini biliyorum."
Bardağı alırken parmaklarımız birbirine değdi. Gülümsedim. "Beni benden iyi takip ediyorsun galiba?"
Deniz terasın demirlerine yaslandı, çayından bir yudum alıp doğrudan gözlerimin içine baktı. "İşin aslı, seni izlemeyi seviyorum Derya. Ders çalışırken kaşlarını hafifçe çatmanı, anlamadığın bir yer olunca kalemin arkasını ısırmanı... Bunları fark etmek çok zor değil."
Yanaklarımın ısındığını hissettim. Rüzgârdan saçlarım yüzüme dökülünce Deniz elini uzatıp saçlarımı nazikçe kulağımın arkasına itti. Parmak uçları yanağıma teğet geçtiğinde içimde tatlı bir ürperme patladı.
"Deniz..." dedim sesim hafifçe titreyerek. "Bazen sana bakarken şaşırıyorum. Yani... yıllardır tanışıyoruz ama son zamanlarda yanımda bambaşka bir Deniz var gibi. Ya da ben seni yeni keşfediyorum."
Deniz gülümsedi. O her zamanki güven veren, sıcacık tebessümü yüzüne yayıldı. Bana doğru bir adım daha yaklaştı.
"Ben hep buradaydım Derya," dedi sesi derinleşerek. "Sadece doğru zamanı bekliyordum. Senin beni sadece 'çocukluk arkadaşı' olarak değil, gerçekten görmeni bekliyordum."
"Görüyorum," dedim hiç tereddüt etmeden. "Artık çok net görüyorum."
Deniz elini uzatıp benim açıkta kalan elimi tuttu. Parmaklarını parmaklarımın arasına kenetledi. Bir süre hiç konuşmadan, sadece elimizi tutarak Ankara’nın geceye bürünen ışıklarını izledik. O an masadaki dersler, yaklaşan sınavlar ya da etrafımızdaki hiç kimse umurumda değildi. Bütün dünya sadece ikimizden ibaretti.
Gece Gelen Mesaj ve Saklı Anlar
Gece saat birde yurttaki odamda yatağıma uzanmış, tavana bakıyordum. Kafam derslerle doluydu ama kalbim sadece Deniz’in kütüphane terasında söyledikleriyle atıyordu.
Telefonumun ekranı ışıldadı.
Deniz: Uuyudun mu?
Hemen cevap yazdım.
Derya: Uyuyamadım. Notlar kafamda dönüp duruyor.
İki saniye sonra telefonum çaldı. Arayan Deniz’di. Sesi uykulu ama sıcacıktı.
"Pencereye çıksana bir," dedi fısıltıyla.
Şaşırarak yataktan fırladım ve yurdun bahçeye bakan penceresini açtım. Aşağıdaki sarı sokak lambasının altında, elinde siyah montuyla Deniz duruyordu. Başını kaldırıp yukarıya, bana bakıyordu.
"Deniz! Senin bu saatte erkekler yurdunda olman gerekmiyor muydu? Nasıl geldin buraya?" diye fısıldadım telefona.
"Aşağıda güvenliğe nöbetçi tıpçı kartımı gösterdim, hafif bir acil durum süsü verdim," dedi kıkırdayarak. "Sadece uyumadan önce sesini duymak ve yüzünü görmek istedim. Çok mu saçma?"
Yüzümde kocaman bir tebessüm açıldı. Kalbim göğüs kafesimi delip çıkacak gibiydi. "Hiç saçma değil... Aksine inanılmaz tatlısın."
"Yarın sabah kütüphaneden önce kahvaltıyı beraber yapıyoruz tamam mı? Kimse olmadan, sadece sen ve ben," dedi Deniz. Bakışları üçüncü kattaki pencereden bana kilitlenmişti.
"Tamam," dedim sessizce. "Sadece sen ve ben."
"Şimdi kapat ve güzelce uyu. İyi geceler Derya’m."
"İyi geceler Deniz..."
Telefonu kapattığımda "Derya’m" kelimesi zihnimde bir melodi gibi çalıyordu. Yatağa geri uzandığımda yüzümde engel olamadığım bir gülümseme vardı.
Ertesi sabah saat sekizde, kampüsün arka tarafında, ağaçların arasında saklı kalmış küçük bir çay bahçesinde buluştuk. Masada taze simitler, peynir ve sıcacık çaylar vardı. Bu sabah tamamen ikimize aitti.
Deniz bana taze çayı uzatırken yüzündeki o yorgun ama mutlu ifadeyi izledim.
"Sınavlar bitince ne yapıyoruz peki?" diye sordum çayımdan bir yudum alırken. "Plânın var mı?"
Deniz arkasına yaslanıp bana baktı. "Var. Seni alıp şehirden biraz uzaklaştırmak istiyorum. Sadece ikimizin olacağı, kimsenin ders ya da dert konuşmayacağı bir gün. Ne dersin?"
"Sadece ikimiz mi?" dedim takılarak. "Tunç 'ben de geliyorum' diye darlamaz mı?"
Deniz güldü. "Bu sefer Tunç’a konum bile atmayacağım. Sadece sen ve ben Derya. Artık ertelemek istemediğim çok şey var."
"Neyi erteliyorsun ki?"
Deniz masanın üzerinden uzanıp elimi tuttu. Başparmağıyla elimin üstünü okşadı.
"Seni ne kadar çok sevdiğimi sana her an hissettirmeyi," dedi net bir sesle.
O an etraftaki kuş sesleri, çay kaşıklarının şıngırtısı, hafif rüzgâr... Her şey durdu. Deniz’in gözlerindeki o netlik ve samimiyet içimdeki bütün tereddütleri eritti.
Bizim hikayemiz belki gürültülü patırtılı başlamamıştı; ama bir ilkokul parkındaki tırmanma demirinin altında başlayan o sessiz bağ, şimdi hayatımızın en güzel, en gerçek hikayesine dönüşüyordu. Ve ben bu hikayenin her bir cümlesini Deniz ile yazmaya hazırdım.
&
Final sınavlarının o bitmek bilmeyen stresi nihayet geride kaldığında, sınavların bitimiyle birlikte herkes birkaç günlüğüne kendi kabuğuna çekilmiş, haftalardır uykusuz kalan bedenlerini dinlendirmeye çalışmıştı.
Ama Deniz sözünü tutmuştu.
Sınav ertesi, kimseden habersiz, Tunç’a bile tek bir konum atmadan beni alıp Bolu yakınlarındaki o sakin göl kenarı kasabasına götürmüştü. Sadece ikimizin olduğu o üç gün, hayatımın en huzurlu anlarıydı. Ne tıp kitapları, ne edebiyat analizleri, ne de kampüsün o bitmek bilmeyen fısıltıları... Sadece gölün üzerine vuran sabah güneşi, ahşap bir iskelede içilen sıcak çaylar ve Deniz’in elimi bir an olsun bırakmayan sıcacık tutuşu vardı.
Kasabadaki o küçük pansiyonun bahçesinde yürürken Deniz’in bana anlattığı çocukluk hayalleri, akşamları göl kenarında otururken söylediği o içten sözler... Yıllardır aradığımız ama adını koyamadığımız o huzuru sonunda bulmuştuk. İkimiz de Ankara’ya dönerken bambaşka iki insandık; aramızdaki bağ artık fırtınalara göğüs gerecek kadar güçlü ve netti.
Pazartesi öğleden sonra, vizelerden beri doğru düzgün tam kadro toplanamadığımız için kampüsün arka tarafındaki o geniş piknik masasında buluşmaya karar vermiştik. Masaya ilk gelenler ben ve Deniz’dik. Yan yana oturmuş, geçirdiğimiz o üç günün fotoğraflarına bakıp kendi aramızda fısıldaşarak gülüşüyorduk.
Çok geçmeden Tunç elinde iki büyük soğuk kahveyle masaya yanaştı. Yüzünde muzip bir sitem vardı.
"Bak bak bak!" dedi Tunç, tepsiyi masaya bırakıp karşımıza otururken. "Sosyete çiftimiz nihayet halkın arasına dönmeyi akıl edebilmiş! Oğlum Deniz, üç gün boyunca telefonun kapalıydı lan! 'Acaba Deniz’i ayılar mı kaptı, Derya’yı kurtlar mı kaptı' diye endişeden spor salonunda bench press yaparken göğsüme ağırlık düşürüyordum az kalsın!"
Güldüm. "Abartma Tunç! Alt tarafı üç gün kafamızı dinledik. Sınavlar bizi bitirmişti zaten."
"Ayrıca," dedi Deniz, kolunu arkamdaki ahşap sandalyeye atarak. "Haber verseydik masanın yarısı peşimize takılacaktı. Sadece ikimize ait bir zamana ihtiyacımız vardı."
"Aşk olsun birader," dedi Tunç gülümseyerek ama gözlerinde imalı bir pırıltı vardı. "Yine de bir konum ataydınız. Neyse ki biz de buralarda boş durmadık, kendi başımızın çaresine baktık..."
Tunç bu cümleyi kurarken bakışları kütüphane merdivenlerinden masaya doğru yürüyen Işıl’a kaydı. Işıl masaya yaklaştıkça Tunç’un duruşu hafifçe dikleşti, yüzündeki o abartılı gürültücü ifade yerini daha sakin, dikkatli bir tebessüme bıraktı.
Işıl masaya gelip çantasını bıraktı. "Selam millet," dedi. Sonra doğrudan Tunç’un karşısındaki sandalyeye oturdu.
"Hoş geldin Işıl’cım," dedi Tunç, ses tonu bir anda değişerek. "Kahveni kapıp geldim ben de, buzlu filtre kahve, az sütlü. Tam senin sevdiğin gibi."
Işıl kahveyi alırken başını kaldırdı, gözleri Tunç’un gözleriyle buluştu. İkisinin arasında masadakilerin fark etmediği, sadece birkaç saniyelik çok özel bir elektrik geçişi oldu. Işıl’ın dudaklarında saklamaya çalıştığı tatlı bir kıvrım belirdi.
"Sağ ol Tunç," dedi Işıl, sesi her zamankinden biraz daha yumuşak çıkarak. "İyi düşünmüşsün."
Haftalardır gruptan sakladıkları, ders aralarında kütüphanenin kuytu koridorlarında ve akşam yürüyüşlerinde büyüttükleri o gizli aşk, aralarındaki bu minik temaslarda kendini hissettiriyordu. Tunç o her zamanki patavatsız halini Işıl’ın yanında bir kenara bırakıyor, Işıl ise sadece Tunç’un bildiği o yumuşak tarafını ortaya çıkarıyordu.
Derken Ayla ve Ahlas da masaya dâhil oldular. Ayla her zamanki gibi nazikçe selam verip Işıl’ın yanına oturdu. Ahlas ise tepsisindeki çaylarla masanın diğer ucuna geçti.
Masa tamamlandığında tatilden, sınav sonuçlarından ve yaz planlarından konuşmaya başladık. Deniz ile ben tatilde yaşadığımız komik anıları anlatırken masada neşeli bir hava esiyordu. Tunç yine espri yetiştiriyor, Işıl ona laf çarpıtıyor, biz kahkahalarla katılıyorduk.
Ayla da konuşulanlara gülümsüyor, arada bir soru soruyordu. Ancak her zamanki gibi Ahlas masada ne zaman bir şey söylese ya da Ayla’ya hitaben bir cümle kursa, Ayla’nın yüzündeki o samimi tebessüm anında donuyor, yerini son derece resmi ve buz gibi bir nezakete bırakıyordu.
Ahlas çayından bir yudum aldı. Gözleri uzun uzun Ayla’nın üzerindeydi. Geçen haftalardan beri alttan alıyor, susuyor, Ayla’nın bu mesafesini anlamaya çalışıyordu. Ama Ayla’nın bu bitmek bilmeyen, duvar gibi soğuk tavrı ve sanki Ahlas masada bir yabancıymış gibi davranması artık sınırları zorluyordu.
Ahlas elindeki çay bardağını tabağına bıraktı. Çay kaşığının tabağa vurmasıyla çıkan tıkırtı masadaki gülüşmeleri bir anda kesti. Ahlas’ın duruşu ciddileşmişti.
"Ayla," dedi Ahlas. Sesi son derece sakin, olgun ama bir o kadar da yorgun çıkıyordu. "Bir şey soracağım."
Ayla başını kaldırıp sakince Ahlas’a baktı. "Dinliyorum Ahlas?"
Ahlas derin bir nefes verdi. "Haftalardır kavgadan beri bir mesafe koydun. Anladım, hak verdim. 'Zaman lazım' dedin, sustum. Tek bir kelime etmedim, üstüne gelmedim, sınırlarına saygı duydum. Ama bu masada otururken bile bana bir yabancıymışım gibi davranman, sırf ayıp olmasın diye yüzüme soğuk soğuk tebessüm etmen ne zaman bitecek?"
Masadaki bütün neşe bıçak gibi kesildi. Deniz ile ben birbirimize baktık.
Ayla kaşlarını hafifçe kaldırdı. Sesi yine o pürüzsüz, duygusuz tondaydı. "Ben kimseye yapmacık davranmıyorum Ahlas. Masadayım işte, herkesle nasıl konuşuyorsam seninle de öyle konuşuyorum. Ortada büyütülecek bir şey yok."
Bu cevap Ahlas’ın içindeki son sabır kırıntısını da eritti. Mavi gözlerinde ilk defa çaresizlik değil, net ve sert bir kararlılık belirdi.
"İşte tam olarak bu," dedi Ahlas, sesi bu kez daha sert ve keskin çıkarak. "Ortada bir şey yokmuş gibi davranman. Bu yapmacık kibarlık, bu bitmek bilmeyen soğuk tavırların artık gerçekten bayıyor Ayla. Çocuk oyuncağı değil bu."
Ayla’nın yüzündeki o sakin maske ilk defa çatladı. Gözleri kısıldı. "Bayıyor mu?"
"Evet, bayıyor!" dedi Ahlas, masaya doğru hafifçe eğilerek. "Bir problem varsa çıkarsın, açıkça söylersin. 'Ben seni affetmiyorum, seninle olmuyor' dersin, biter. Ama böyle yanımda oturup beni yok sayarak, sürekli bir ceza keser gibi davranarak ne yapmaya çalışıyorsun? Ben senin bu bitmek bilmeyen imalarını, soğuk savaşını çekmek zorunda değilim."
Ayla dikleşti. Sesi ilk defa buz gibi bir öfkeyle titredi. "Ben sana ceza kesmiyorum Ahlas! Sen o gün kavgada beni nasıl tek kalemde silip yok saydıysan, ben de şu an tam olarak hissettiğim gibi davranıyorum. Hazmedemiyorsan bu senin sorunun!"
"Ben o gün bir hata yaptım ve özür diledim!" dedi Ahlas net bir sesle. "Ama sen haftalardır o hatanın arkasına saklanıp aramızdaki her şeyi çürütüyorsun. Eğer senin gözünde benim tek bir hatam bütün yaşattıklarımı silip atacak kadar değersizse, zaten biz hiç olmamışız demektir."
Masadakiler nefeslerini tutmuş ikisini izliyordu. Kimse araya girmeye cesaret edemiyordu çünkü iki tarafın da ipleri kopardığı o an gelmişti.
Ayla gözlerinin dolmasını engellemek için çenesini sıktı. "Belki de gerçekten hiç olmamışızdır Ahlas," dedi, kelimelerin üzerine basa basa. "Çünkü ben bir kriz anında beni arkasında bırakan bir adamla ilerleyemem."
Ahlas oturduğu kütükten hışımla ayağa kalktı. Yüzünde ne bir öfke ne de bir pişmanlık vardı; sadece derin bir kabulleniş ve sert bir çizgi vardı.
"Tamam," dedi Ahlas, Ayla’nın gözlerinin içine bakarak. "Bunu duymak yetiyordu zaten. Oyun oynamayı bırakmamız iyi oldu. Bundan sonra ne sen kendini zorla soğuk tutmak zorunda kalırsın, ne de ben o duvarı yıkmak için uğraşırım. Bitti."
Ahlas arkasını dönüp sırt çantasını omzuna takarak kütüphaneye doğru hızlı adımlarla yürümeye başladı. Ayla ise titreyen elleriyle çantasını toplayıp tek bir kelime bile etmeden aksi yöne doğru yürüdü.
Masada derin bir sessizlik çökmüştü. Rüzgâr ağaç yapraklarını hışırdatırken hepimiz olduğumuz yerde kilitlenip kalmıştık.
Tunç ellerini başının arasına aldı. "Oğlum siz ne yaptınız ya?" dedi fısıltıyla. "Şaka mı bu? İkisi de gözümüzün önünde bir anda her şeyi bitirdi."
Deniz derin bir nefes verdi, sırtını ahşap banka yasladı. "Bekleniyordu Tunç. İkisi de günlerdir içlerinde patlamaya hazır bir bombayla geziyorlardı. Ahlas çok gururlu, Ayla da kırgınlığını buzla kaplamış durumda. Böyle patlaması kaçınılmazdı."
Işıl gözlerini Ayla’nın gittiği yoldan ayıramıyordu. "İkisi de can havliyle saldırdı birbirine. Ahlas'ın o 'bayıyor artık' demesi çok ağırdı, Ayla hayatta o lafın altında kalmazdı zaten."
"Ben Ayla’ya bir bakayım mı?" diye sordum endişeyle.
Deniz elimi tutup hafifçe sıktı. "Şu an yalnız kalması daha iyi Derya. Üstüne gidersen kendini kapatır. Biraz sindirsin."
Işıl sandalyesinden doğruldu. "Ben abimin, yani Ahlas’ın peşinden gideyim. O öfkeyle kendine ya da birine zarar vermesin, biliyorsunuz gözü kararınca ne yaptığını bilmiyor."
"Ben de geleyim seninle," dedi Tunç panikle.
Işıl elini kaldırıp Tunç’u durdurdu. Bakışlarındaki o gizli şefkat bir anlığına belirdi. "Yok Tunç, sen kal. Ben abimi tanırım, yalnızken daha rahat açılır bana. Hallederim ben."
Işıl, kütüphanenin arka tarafındaki çam ağaçlarının altındaki bankta tek başına oturan Ahlas’ı buldu. Ahlas dirseklerini dizlerine dayamış, başı hands nin arasında yere bakıyordu. Yanına yaklaşıp sakince banka oturdu.
"Abi..." dedi Işıl yumuşak bir sesle.
Ahlas başını kaldırmadı. Sesi boğuk çıkıyordu. "Işıl, lütfen 'git konuş' deme. Gerçekten gücüm kalmadı."
"Sana git konuş demeyeceğim," dedi Işıl. "Sadece yanındayım. Ama çok sert çıktın abim ya... O 'bayıyor' lafı çok ağırdı."
Ahlas başını kaldırıp kardeşine baktı. Mavi gözleri kızarmıştı ama bakışlarında geri adımı olmayan bir kesinlik vardı. "Yoruldum Işıl. Günlerdir yüzüme bakmıyor, bir yabancıymışım gibi 'teşekkür ederim Ahlas', 'gerek yok Ahlas' deyip duruyor. Hakaret etse bu kadar canım acımazdı. Ben onun için her şeyi göze alırken o beni tek bir hatamda tamamen sildi. Zaten kafamda bir süredir bir şey vardı..."
Işıl kaşlarını çattı. "Ne vardı?"
Ahlas cebinden telefonunu çıkardı, ekrandaki bir e-postayı açıp Işıl’a uzattı. "Tıp fakültesinin yurt dışı değişim ve eğitim programı vardı ya... Almanya’daki üniversiteden kabul mektubu geldi. Hani geçen ay başvurmuştum, Berk'lerin lafını ettiği o kontenjan."
Işıl e-postaya bakarken gözleri büyüdü. "Abi... Bu kabul edilmiş! Ama sen Ayla ile aranız düzelir diye bunu askıya almamış mıydın?"
Ahlas acı bir tebessümle başını salladı. "Evet. Onun için gitmeyi düşünmüyordum. Buradaki geleceğimi onun üzerine kuracaktım. Ama az önce gördün... Artık beni burada tutacak hiçbir şey kalmadı. Tıp eğitimimin geri kalanını orada tamamlayacağım. Yani üniversite bitene kadar dönmüyorum Işıl. İki hafta içinde gidiyorum, nakil işlemlerini başlatacağım bugün."
Işıl panikle abisinin koluna yapıştı. "Abi saçmalama! Okul bitene kadar ne demek?! İki hafta sonra kaçar gibi gidip yıllarca gelmeyecek misin? Ayla için tüm hayatını, buradaki düzenini bir anda terk mi edeceksin?"
"Kaçmıyorum Işıl," dedi Ahlas kararlı bir sesle. "Geleceğime yatırım yapıyorum. Burada kalıp her gün onun bana o buz gibi bakışlarını izleyemem. Yıllarca aynı kampüste birbirimize yabancı gibi bakmaktan daha iyidir. Sözleşmeyi imzalayıp dekana vereceğim."
Bir saat sonra Işıl masaya geri döndüğünde yüzü bembeyazdı. Deniz, Tunç ve ben merakla ayağa kalktık.
"Ne oldu Işıl? Konuştunuz mu?" diye sordum heyecanla.
Işıl derin bir nefes aldı. "Millet... Ahlas gidiyor."
"Nasıl yani nereye gidiyor?" dedi Tunç
"Hayır," dedi Işıl, sesi titreyerek. "Almanya tıp eğitimi kabulü gelmiş. İki hafta içinde gidiyor. Üniversite bitene kadar da dönmeyecek, naklini oraya aldırıyor."
"Ne?!" diye gürledi Deniz. "Saçmalamasın o! Bir kavga yüzünden okulu bitirene kadar ülkeyi mi terk edecek? Ben onunla konuşacağım!"
"Deniz dur!" dedi Işıl. "Adam kaçmıyor, zaten başvurmuştu. Ayla için gitmiyordu ama şimdi 'beni tutan bir şey kalmadı' diyor. Kararı kesin."
Ben bir an bile düşünmeden çantamı aldım. "Ben bunu Ayla’ya söylemeliyim. İkisi de gurur yüzünden hayatlarının hatasını yapıyorlar!"
Hızla mimarlık fakültesinin arkasındaki yurt binasına doğru koştum. Ayla’nın odasının kapısını vurup içeri girdiğimde Ayla masasında oturmuş, maket bıçağıyla bir kartonu kesmeye çalışıyordu. Yüzü dümdüzdü ama ellerinin titremesinden kartonu düzgün kesemediği açıkça görülüyordu.
"Ayla..." dedim nefes nefese.
Ayla başını kaldırmadı. "Derya lütfen... Konuşmak istemiyorum. Kendi kararı, kendi hayatı."
"Ayla dinle beni!" dedim masaya yaklaşarak. "Ahlas gidiyor."
Ayla’nın elindeki maket bıçağı durdu. Ama başını yine de kaldırmadı. "Nereye gidiyormuş?
"Almanya’ya Ayla! İki hafta sonra gidiyor. Üniversite bitene kadar dönmeyecekmiş. Eğitimini oraya aldırıyor!"
Ayla birkaç saniye donup kaldı. Sonra yavaşça maket bıçağıyla kartona çizik atmaya devam etti. Yüzüne yine o buz gibi, tepkisiz ifadeyi oturtmaya çalıştı ama gözlerindeki o anlık sarsıntı her şeyi ele veriyordu.
"Demek bugünü bekliyormuş..." dedi Ayla, sesi çelik gibi sert ama kırılgandı. "Kafasında zaten gitmek varmış Derya. Bahaneye bakıyordu, onu da bugün buldu işte. Yolu açık olsun. Ne diyebilirim ki? Hayırlı olsun."
"Ayla saçmalama!" dedim yanına oturup elini tutmaya çalışarak. "Adam senin için gitmiyordu! Sen ona o duvarı ördün diye şu an her şeyden vazgeçti!"
Ayla elini çekti. "Ben kimseye 'git' demedim Derya. Kendi kararlarını veren bir yetişkin o. Beni kriz anında yok sayan adam, ilk fırsatta da okulu bitirene kadar çekip gidiyor işte. Yolu açık olsun."
İki hafta zaman sanki bir su gibi akıp geçti. Ahlas bu süre zarfında kimseyle doğru düzgün görüşmedi. Bütün nakil ve kayıt belgelerini topladı, evraklarını tamamladı ve valizlerini hazırladı. Ayla ile tek bir kez bile karşılaşmadılar; ikisi de sanki sözleşmiş gibi bir diğerinin bastığı yere basmaktan kaçındı.
Gidiş günü geldiğinde, Esenboğa Havalimanı’nın dış hatlar terminalinde ağır, kasvetli bir hava vardı.
Deniz, Tunç, Işıl ve ben Ahlas’ın etrafında duruyorduk. Tunç gözyaşlarını tutmaya çalışarak Ahlas’ın boynuna sarıldı. "Ulan oğlum... Bizi burada tek başımıza bırakıp gidiyorsun ha! Üniversite bitene kadar kiminle bench press yapacağım ben şimdi?"
Ahlas gülümsedi, Tunç’un sırtına vurdu. "Aptal aptal konuşma Tunç. Kendine iyi bak."
Deniz öne çıktı. İki dost uzun uzun sarıldılar. Deniz, Ahlas’ın kulağına eğildi. "Orada kendine iyi bak kardeşim. Bir şey olursa tek bir telefonun yeter, biliyorsunuz."
"Biliyorum Deniz," dedi Ahlas. Sonra bana döndü. "Derya... Deniz’e iyi bak. Hepiniz kendinize çok iyi bakın."
Ahlas son kez etrafına baktı. Gözleri çaktırmadan terminalin giriş kapısını aradı. Orada olmadığını bilmesine rağmen son bir umutla Ayla’yı aradı mavi gözleri. Ama Ayla gelmemişti. Ahlas derin bir nefes aldı, valizini kavradı ve pasaport kontrolüne doğru adımlarını attı. Arkasına bir kez bile bakmadan güvenlikten geçti.
O sırada, havalimanından kilometrelerce uzakta, kız öğrenci yurdunun sessiz odasında zaman durmuş gibiydi.
Oda arkadaşı dışarıdaydı; Ayla bomboş oda kapısını kilitlemiş, yatağının üzerinde dizlerini göğsüne çekmiş oturuyordu.
Havalimanına gitmemişti. Gururu, kırgınlığı, kalbindeki o devasa yara onun o adımı atmasına izin vermemişti. Masadaki saatin tıkırtılarını dinliyordu. Akrep ve kovan Ahlas’ın uçağının kalkış saatini gösterdiğinde göğsüne amansız bir ağrı saplandı.
Pencerenin dışından Ankara’ya ince bir yaz yağmuru yağmaya başladı.
Ayla daha fazla tutamadı kendini. Haftalardır o buz gibi maskenin, o aşılmaz duvarların arkasına sakladığı her şey bir anda patladı. Yastığı yüzüne bastırdı ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Gözyaşları yastığı sırılsıklam ederken, omuzları çaresizlikle sarsılıyordu.
"Neden..." diye fısıldadı kendi kendine, sesi gözyaşlarının arasında boğularak. "Neden her şeyi bırakıp gittin..."
Ahlas’a karşı ördüğü o buzdan duvarlar nihayet erimişti ama artık çok geçti. Sevdiği adam yıllarca sürecek bir ayrılık için bulutların üzerine doğru havalanırken, Ayla yurt odasının karanlığında, Ankara’nın soğuk yağmuru altında ilk defa tamamen yapayalnız kaldığını hissetti.
Havalimanından dönerken arabayı Deniz sürüyordu. Ön koltukta ben oturuyordum, arkada ise Tunç ile Işıl vardı. Arabanın içinde inanılmaz ağır bir hava esiyordu. Ahlas’ı geride bırakmış olmanın verdiği o burukluk hepimizin göğsüne oturmuştu.
Deniz bir eli direksiyonda, derin bir nefes verdi. "İyi mi ya..." dedi alçak bir sesle, aynadan arkaya bakarak. "Ahlas gitti vallahi. Hâlâ inanamıyorum adamın basıp gittiğine. Resmen grubun bir parçası söküldü alındı."
"Ben de inanamıyorum," dedim başımı cama yaslayarak. "Ayla ile ikisi gururlarına yenik düştüler."
O sırada arkadan Tunç boğazını temizledi. Her zamanki gürültücü ve neşeli tavrını takınmaya çalışsa da sesinde hafif bir heyecan ve çekingenlik vardı.
"Gençler..." dedi Tunç, ellerini birbirine sürterek. "Biliyorum ortalık yangın yeri, Ahlas’ı uğurladık, hepimizin canı sıkkın ama... Bu kadar üzüntünün ve kargaşanın ardına size güzel, mutlu bir haber vereyim mi?"
Deniz dikiz aynasından Tunç’a baktı. "Ne haberi Tunç? Yine yeni bir antrenman programı buldum deme sakın."
"Yok birader, antrenman falan değil," dedi Tunç gülümseyerek. Sonra yanındaki Işıl’a baktı. Işıl’ın yanakları hafifçe kızarmıştı ama yüzünde tatlı bir tebessüm vardı. Tunç uzanıp Işıl’ın elini tuttu ve parmaklarını onun parmaklarına kenetledi. "Biz Işıl’la bir süredir beraberiz.
Ben şaşkınlıkla arkama döndüm. Deniz bile bir anlığına gözlerini yoldan ayırıp dikiz aynasından ikisine baktı.
"Ne?!" dedim gözlerim büyüyerek. "Siz... Gerçekten mi?"
Işıl hafifçe kıkırdadı. "Evet Derya. Bir süredir böyleyiz aslında ama ortalık zaten karışık diye bir de kendimizi araya sokmak istemedik. Ama Tunç duramadı işte."
Deniz’in yüzünde az önceki o karanlık ifadeden eser kalmadı, kocaman bir gülümseme yayıldı. "Oğlum Tunç! Şanslısın Ahlasin gidişi işine yaradı yoksa zor söyledin... Yıllardır Işıl’ın laf çarpmalarından kaçıyorsun sanıyorduk, meğer kızın kalbine yürüyormuşsun!"
"Vallah yaradı biraz ayrıca ne yürümesi birader, koştuk koştuk!" dedi Tunç kahkaha atarak. "Ama harika haber değil mi? En azından grupta aşk bitmemiş, biz bayrağı devraldık!"
Masadaki ve gruptaki o kasvetli hava bir anlığına dağıldı, arabanın içini sıcacık bir neşe kapladı. Deniz elimi tutup hafifçe sıktı, biz de bu tatlı sürprizle yurdun yolunu tuttuk.
Ahlas’ın gidişinin üzerinden tam bir hafta geçmişti. Kampüs artık yaz tatilinin eşiğinde iyice boşalmıştı. Birkaç gündür Ayla’yı doğru düzgün gören olmamıştı. Yurtta odasından pek çıkmıyor, mesajlara kısa cevaplar veriyordu.
Bir öğleden sonra Deniz, ben, Tunç ve Işıl kampüsün ortasındaki çardakta otururken Ayla’nın kütüphane binasından çıktığını gördük. Elinde kalın mimarlık dosyaları vardı, omuzları çökmüş gibiydi.
"Ayla!" diye seslendim ayağa kalkarak.
Ayla sesimizi duyunca duraksadı, sonra ağır adımlarla çardağa doğru yürüdü. Yüzü solgundu, gözlerinin altındaki hafif morluklar günlerdir doğru düzgün uyumadığını ele veriyordu.
"Selam gençler," dedi Ayla, zoraki bir gülümsemeyle.
"Ayla, gel otur şöyle iki dakika," dedi Deniz şefkatli bir tonla. "Hiç görünmüyorsun ortalıkta. Gel bir çay içelim, konuşalım."
Ayla çardağın kenarına sakince ilişti. "İyiyim Deniz, sağ olun. Yaz stajı için belgeleri düzenliyordum da."
Öne doğru eğilip "nerde yapacan stajı güzel bir yer seçtin mi buralardan"
Ayla lafa girerek "şimdi şöyleki, maalesef burda yapıyorum.Alanya'da gönüllü olarak yapacam"
Tunç şaşırıp "ne demek Alanya sende mi bizi birakma kararı aldın ya"
Deniz, Tunca sert bir bakış atti lafına dikkat et diye
Ayla takmayarak "tabiki öyle değil, sadece biraz kafamı toparlarim ve gönüllü yapıyorum bir yardımim olur"
Bizlere veda ettikten sonra Ayla'yda Uğurladık
Ve biz bize kaldik