O sisli dağ ev gezisinin üzerinden yaklaşık iki ay geçmişti. Ankara, mart ayının dondurucu ayazını yavaş yavaş arkasında bırakırken, nisan yağmurlarıyla birlikte kampüs bahçesindeki ulu çınarlar yeşermeye, baharın taze ve nemli kokusu binaların arasına dolmaya başlamıştı.
Bu iki aylık süreçte gruptaki herkes kendi kulvarında amansız bir tempoya girmişti. Tıp fakültesinin ağır vizeleri yaklaşırken Deniz ve Ahlas günlerinin neredeyse tamamını kütüphanenin alt katındaki o sessiz çalışma salonunda geçiriyordu. Masalarının üzeri kalın anatomi kitapları, renkli fosforlu kalemler ve yarısı içilmiş soğuk kahve bardaklarıyla dolup taşıyordu. Ayla, mimarlık fakültesinin bitmek bilmeyen maket teslimleri yüzünden uykusuz geceler geçiriyor; Tunç BESYO'daki yoğun antrenman temposunun, ben ise kendi derslerimin, sunumlarımın peşinde koşturuyorduk. Işıl bile psikoloji derslerinin yoğunluğundan başını kaldıramıyordu.
Yine de bu koşturmacanın ortasında hayat devam ediyordu. Haftalar birbirini kovalarken günlerimiz kütüphane koridorlarında verilen kısa kahve molalarıyla, ders aralarında kampüs çimlerinde yakalanan yarım saatlik güneşli anlarla geçiyordu. Zaman yavaş, ritmik ve kendi akışında ilerliyordu.
&
Güneşin kampüsü tatlı tatlı ısıttığı bir salı öğleden sonrasında nihayet dersleri atlatmis olmanın rahatlığıyla çimlerde toplanmıştık. Herkesin üzerinde sınav stresinin kalkmış olmasının verdiği o hafif şaşkınlık ve yorgunluk vardı.
Piknik masalarından birine yayılmış, çaylarımızı yudumluyorduk. Ayla masada maket kartonlarını düzenliyor, Tunç önündeki kağıtlara bakıyormuş gibi yapıp aslında Işıl’ın getirdiği kurabiyeleri aşırmaya çalışıyordu. Ahlas ise her zamanki gibi kulaklıklarını boynuna asmış, Ayla’nın hemen yanında sakin bir şekilde oturuyordu.
"Lan Tunç, elin yine benim saklama kabında!" dedi Işıl, elindeki kalemi Tunç'un eline doğru vurarak. "Notlarıma bakıyormuş gibi yapıyorsun sanıyoruz, meğer fırından yeni çıkmış cevizli kurabiyelerin peşindeymişsin. Beden eğitimi okuyan adamsın, psikoloji notuyla ne işin olur senin?"
Tunç hiç bozuntuya vermeden kurabiyeden koca bir ısırık aldı. "Işıl’cım, ağır antrenman sonrası beynim glikoz çığlığı atıyor şu an. Hem ben burada spor psikolojisi üzerine saha araştırması yapıyorum, kamu hizmetidir bu, hakkımı gasp etme."
Gülüşmeler masayı sararken, kütüphane binasından çıkan üç-dört kişilik bir erkek grubu bize doğru yürümeye başladı. Tıp fakültesinden, üst sınıflardan birkaç kişiydi. Aralarından biri —geçen dönem kütüphanede Ahlas’la staj başvuruları yüzünden sürtüşme yaşayan ve durumu hazmedemeyen Berk— tam masamızın yanından geçerken adımlarını yavaşlattı.
"Bak sen," dedi Berk, sesini bilerek masadakilerin duyacağı şekilde yükselterek. "Bizim uzmanlık sevdalısı Ahlas bey burada laklak yapıyormuş. Yurt dışı stajını garantiledin sanıyorsun herhalde ama o kontenjanı sana yedireceklerini düşünüyorsan çok yanılıyorsun."
Masadaki gülüşmeler bir anda kesildi. Deniz kaşlarını çatarak oturduğu kütükte doğruldu. Ayla endişeli bir ifadeyle Ahlas’a baktı ve elini onun koluna koydu. "Ahlas, duyma lütfen. Muhatap olma," diye fısıldadı yumuşak bir sesle.
Ama Berk durmadı. Yanındakilerin kıkırdamasından cesaret alarak Ayla’nın elini Ahlas’ın kolunda görünce sırıttı. "Zaten tek başınayken bir hiçsin de, yanına birilerini alıp arkalarına saklanmayı iyi biliyorsunuz. Kendi basiretsizliğini kızların arkasına geçerek mi kapatıyorsun?"
Ahlas’ın gözlerindeki o dingin mavi bir anda çekildi, yerini karanlık bir fırtınaya bıraktı. O an etrafındaki hiçbir şeyi duymaz oldu .
Ayla, "Ahlas, bak bana!" diyerek onun önüne geçmeye çalıştı ama Ahlas, Ayla’yı sanki orada yokmuş gibi hafifçe kenara itip hışımla ayağa kalktı. Ayla’nın sesi, Ahlas’ın zihnindeki o uğultunun içinde kaybolup gitti. Ahlas onu tamamen yok saymıştı.
"Ne dedin sen?" dedi Ahlas, sesi tehlikeli bir sakinlikte çıksa da gözlerinden alev fışkırıyordu.
Berk pişkin pişkin sırıtmaya devam ederken Ahlas bir adımda aradaki mesafeyi kapattı ve Berk’in yakasına yapıştığı gibi onu geriye doğru savurdu. Çimlerin ortasındaki yürüyüş yolunda büyük bir arbede patlak verdi. Berk dengesini kaybedip geriledi ama hemen toparlanıp Ahlas'ın üzerine yürüdü.
Deniz bir an bile tereddüt etmedi. Sandalyesini geriye fırlatıp Ahlas’ın yanına fırladı. Berk’in yanındaki arkadaşı Ahlas’a hamle yapacakken Deniz adamın önüne dikildi ve sert bir itişle onu geriye püskürttü. "Uzak dur lan!" diye bağırdı Deniz.
Tunç ise bir saniye bile düşünmeden araya daldı. O neşeli, gürültücü halinden eser kalmamıştı; dostlarına bir saldırı varsa Tunç gözünü karartırdı. Berk’in diğer arkadaşını kollarından tutup kenara savururken, "Hoppala! Beyler sakin olun dedik ama kaşınıyorsunuz siz!" diyerek kavgaya dâhil oldu.
Fakülte bahçesinin ortası bir anda ana baba gününe döndü. Güvenlik görevlileri ve etraftaki öğrenciler koşarak araya girmeye çalışıyordu. Ahlas gözü dönmüş bir şekilde Berk’e yükleniyor, Deniz ve Tunç da Ahlas’ın arkasını kollayarak diğerlerini uzak tutuyordu. Ayla çığlık atarak "Ahlas dur! Yeter!" diye bağırıyor, ben ve Işıl ne yapacağımızı şaşırmış halde araya girmeye çalışıyorduk. Ama üçü de adeta bir duvar örmüş gibi sadece birbirlerini ve kavgayı görüyorlardı.
Güvenlikler iki tarafı da zorlukla ayırdığında Ahlas’ın kaşı hafifçe açılmıştı, Tunç’un ceketinin yakası yırtılmıştı, Deniz ise nefes nefese güvenliklerin tuttuğu Berk’e dik dik bakıyordu.
Bir saat sonra kendimizi Rektörlük binasındaki Disiplin Kurulu koridorunda bulduk. Yüksek tavanlı, soğuk mermer kaplı koridordaki uzun ahşap banklarda yan yana oturuyorduk. Zaman sanki geçmek bilmiyordu.
Disiplin kurulunun ağır ahşap kapısı gıcırtıyla açıldı ve fakülte dekanı dışarı çıktı. Gözlüklerinin üstünden masadaki herkese ve koridorda bekleyen bize baktı. Karşı tarafın, yani Berk ve arkadaşlarının durumu provoke ettiği, olayı başlattıkları görgü şahitleri ve güvenlik kameraları tarafından net bir şekilde doğrulanmıştı. Berk ve grubu ağır bir kınama ve uzaklaştırma cezası alırken; Ahlas, Deniz ve Tunç ise meşru müdafaa ve kışkırtma indirimiyle sadece uyarı alarak olayı ucuz atlatmışlardı. Sicillerine bir şey işlemeyecekti.
Kurul salonundan çıktıklarında hepimiz derin bir nefes aldık. Mermer koridorda yankılanan ayak sesleri yavaşladı.
Ben kollarımı kavuşturup üçüne doğru yürüdüm. Yüzümde ciddi bir öfke vardı. "Siz ne yaptığınızı sanıyorsunuz ya?!" dedim sesimi yükselterek. "Okuldan uzaklaştırılabilirdiniz! Geleceğinizi yakıyordunuz az kalsın! Çocuk musunuz siz, hemen yumruklara sarılıyorsunuz?"
Işıl ise çantasını omzuna takıp sinirle gözlerini devirdi, ama gözlerinde garip bir hayranlık ve çılgınlık karışımı parıltı vardı. "Ya bırak Derya Allah aşkına! Asıl olay ne biliyor musunuz? Madem böyle bir aksiyon yapacaktınız, beni neden önceden uyarip çağırmadınız?! Çılgın mısınız oğlum siz, ben de iki tane patlatırdım şu Berk’e! Beni niye dışarıda bıraktınız?"
Tunç, Işıl’ın bu tepkisine patlamış dudağına rağmen kıkırdamadan edemedi. "Işıl’cım sen gelseydin katliam çıkardı, biz ortalığı insaflı tuttuk. Hem bak ceket gitti ama karizma sağlam duruyor."
"Ne karizması Tunç?" dedim sinirle. "Bir daha böyle bir şeye kalkışırsanız üçünüzü de kendi ellerimle disipline veririm!"
Deniz elini kaldırıp beni yatıştırmaya çalıştı. "Derya haklısın, ama o an duracak durum yoktu. Herif kaşındı."
Herkes kendi arasında olayın hararetini atmak için atışıp şakalaşırken Ayla koridorun kenarındaki bankta oturmaya devam ediyordu. Yüzünde bağırıp çağıran bir öfke yoktu. Sadece dümdüz, buz gibi bir ifadeyle yere bakıyordu. Ahlas, kavga anında gözü karardığında Ayla’nın yalvarışlarını duymamış, onu resmen yok sayarak kenara itmişti. Ayla’yı en çok yaralayan kavgaya girmesi değil, o an Ahlas’ın gözünde bir "hiç" durumuna düşmüş olmasıydı.
Ahlas elini kaşına götürüp Ayla’ya doğru birkaç adım attı. "Ayla..." dedi alçak, biraz mahcup bir sesle. "İyi misin?"
Ayla başını yavaşça kaldırdı. Gözlerinde ne bir kıvılcım ne de bir duygu vardı. "İyiyim," dedi sadece, son derece mesafe barındıran, sıradan bir sesle.
"Ayla, bak o an..." diye söze girmeye çalıştı Ahlas.
Ayla oturduğu banktan sakince kalktı. "Açıklama yapmana gerek yok Ahlas. Geçti bitti zaten, uyarı almışsınız işte. Geçmiş olsun."
Sesi o kadar pürüzsüz ve tepkisizdi ki Ahlas’ın boğazında söyleyeceği tüm cümleler tıkandi.
Aynı akşamın gecesinde, saat on bire doğru Ahlas yurt odasında pencerenin kenarında oturmuş, elindeki buz torbasını şişmiş kaşına bastırıyordu. Zihnini kurcalayan o hisse daha fazla dayanamayıp telefonunu çıkardı ve Ayla’nın numarasını aradı.
Telefon birkaç kez çaldıktan sonra açıldı.
"Efendim Ahlas?" dedi Ayla. Sesi uykulu falan değildi, son derece düz ve dingindi.
Ahlas derin bir nefes aldı. Sesini mümkün olduğunca yumuşak tutmaya çalışarak konuştu. "Ayla... Müsait miydin? Sesini duymak istedim."
"Müsaitim. Önemli bir şey mi oldu?"
Bu resmi soru Ahlas’ın göğsüne bir taş gibi oturdu. "Yok... Sadece gündüz tam konuşamadık. Kaşım yüzünden falan kızgınsın sanırım. Ya da kavgaya girdiğim için..."
"Kızgın değilim Ahlas," dedi Ayla, kelimeleri tane tane seçerek. "Neden kızgın olayım? Kendince bir karar verdin ve uyguladın. Karar senin, hayat senin. Benim kızmam bir şeyi değiştirmiyor zaten."
Ahlas alttan alarak, haklı olduğunu bilerek yutkundu. "Ayla, yapma böyle lütfen. Bak, herif çok çirkin konuştu. Sana ve bize laf etti. O an gözüm karardı, seni dinleyemedim.
Ayla telefonun ucunda kısa bir süre sessiz kaldı. Sonra hafif, soğuk bir nefes verdi. "Anlıyorum. Sen de haklısın kendince. Neyse, senin de başın ağrıyordur şimdi. Ağrı kesici alıp yat istersen."
"Ayla, kapatmayalım... Yarın ders çıkışı kafede bir şeyler içelim mi? Konuşuruz uzun uzun."
"Yarın teslim maketim var Ahlas, gelemem. Başka zaman bakarız," dedi Ayla, hiç açık kapı bırakmadan. "İyi geceler."
"Ayla—"
Ahlas sözünü tamamlayamadan telefon kapandı. Ahlas ekranı kararan telefona bakakaldı. Ayla ne bağırıp çağırmış, ne sitem etmişti; ama ilk defa Ahlas’a bu kadar uzaktı.
Olayın üzerinden üç gün geçmişti. Kampüsteki sular durulmuş, dersler yeniden eski rutininde akmaya başlamıştı.
Cuma öğleden sonra sınavların bitişini kutlamak için kampüsün biraz dışında, tepeye bakan sakin bir açık hava kafesine gitmiştik. Tahta masalardan birine yayılmıştık. Masada tam bir şamata hakimdir; Tunç yine grubun neşe kaynağı olarak bir anısını abartarak anlatıyor, Deniz ve Ben ona laf yetiştiriyor, Işıl da bir yandan Tunç'a kızıp bir yandan gülüyordu.
"Bakın diyorum size!" diye bağırıyordu Tunç, çay kaşığıyla masaya vurarak. "Hoca antrenmanda bana 'Tunç sen bu fizikle gülle atsan teğet geçer' dedi. Dedim hocam siz benim içimdeki cevheri görmüyorsunuz, ben gülle değil ancak kalpleri fırlatırım!"
Işıl gözlerini devirdi. "Ay Tunç, senin o fırlattığın kalpler de kesin gider birinin kafasına çarpar, sakat bırakırsın adamı!"
Biz masada kahkahalarla katılırken, Ayla da masadaki bu geyiğe az da olsa eşlik ediyordu. Bazen yarım bir gülümsemeyle bakıyor, bazen kısa bir yorum yapıp çayından yudumluyordu. Dışarıdan bakan biri için sıradan bir gündü.
Ama Ahlas masanın diğer ucundan çaktırmadan Ayla’yı izliyordu.
Ayla’nın o tebessümlerinin ardındaki mesafeyi Ahlas çok net hissedebiliyordu. Ayla masaya gülümsüyordu ama gözlerinde o bildik sıcaklık yoktu. Ahlas ona ne zaman bir şeker uzatsa ya da masada bir şey sorsa, Ayla son derece kibar bir ifade oturtup "Teşekkür ederim Ahlas, gerek yok" deyip konuyu hemen geçiştiriyordu. Doğrudan göz teması kurmuyor, ortam bozulmasın diye grubun şakalarına hafifçe sırıtıyor ama Ahlas’ı tamamen bir yabancı gibi sınırın dışında tutuyordu.
Biraz sonra erkekler kasanın oradaki tezgâha kahve siparişlerini tazelemek için kalktığında, biz üç kız baş başa kaldık. Ayla masadaki boş bardağın etrafında parmağını gezdiriyordu. Yüzündeki o hafif gülümseme erkekler masadan kalkar kalkmaz yerini sessiz bir düşünceliliğe bıraktı.
Öne doğru eğilip doğrudan Ayla’ya baktım.
"Ayla," dedim yumuşak bir tonla. "İyi misin sen? Kaç gündür bir durgunsun sanki."
Ayla başını kaldırdı, omuz silkti. "İyiyim Derya, maketler yüzünden biraz yorgunum sadece."
"Bana pek maket yorgunluğu gibi gelmedi," dedim gözlerimi süzerek. "Şurada iki kelime konuşuyoruz, kafan başka yerde gibi. Ahlas'la da bir garipsiniz zaten. Bir şey mi oldu kavgadan sonra?"
Işıl da çayından bir yudum alıp Ayla’ya baktı. "Harfiyen katılıyorum. Aranızda bir soğukluk var gibi ama çözemedim."
Ayla derin bir nefes alıp çay bardağıyla oynamaya devam etti. Yüzünü tam anlamıyla dökmedi, duygularını hemen sermedi.
"Abartılacak bir şey yok kızlar," dedi Ayla sakince. "Kavga günü biraz gerildim sadece, bilirsiniz öyle şeyleri sevmem. Ahlas'a da kızgın falan değilim, kendi halindeyim biraz. "
Işıl ile birbirimize baktık. Ayla kapıları tam kapatmıyordu ama içindekileri de pat diye dökmedi.
O sırada kasanın oradaki tezgâhta kahvelerin hazırlanmasını bekleyen erkekler tarafında da durum sakin ama belirgindi.
Tunç tezgâha yaslanmış, elindeki tepsiye bakıyordu. "Ahlas'a dönerek. "Masa cıvıl cıvıl güya ama hava bir garip. "
Deniz, tezgâhtan kahve bardaklarını alırken Ahlas’a baktı. "Evet, havada bir soğukluk kokusu var gibi değil mi kardeşim."
Ahlas kahve bardağını eline alıp derin bir nefes verdi. Yüzünde karmaşık bir ifade vardı başta ne ima ediyosunuz bakışı atsada çok iyi anlamıştı.
"Evet bir soğukluk var ama zamanla anlayacağız bakalım ne olacağını."
"Hadi bakalım kardeşim, hayırlısı olsun hakkınızda," dedi Tunç, Ahlas'ın omzuna hafifçe vurarak.
Üçü tepsiyle masaya doğru yürürken, Ahlas’ın bakışları Ayla’nın üzerindeydi. Ayla ise Derya ile konuşuyor gibi yapıp bakışlarını dışarıdaki çam ağaçlarına kaydırmıştı.
&
Akşam saat dokuza doğru kafedeki oturma son bulmuş, herkes yavaş yavaş toparlanmaya başlamıştı. Tunç, Işıl’ı durağa kadar bırakacağını söyleyip önden yürümüş; Ayla ise yurt teslimi olduğunu bahane ederek sakince otobüse binip ayrılmıştı. Ahlas ise Ayla’nın ardından tek başına durakta kalıp bir süre geceyi izledikten sonra yürüyerek yola koyulmuştu.
Ankara’nın nisan gecesi tatlı bir serinlik taşıyordu. Kampüs yolundaki sarı sokak lambaları ıslak kaldırımlara vururken yan yana yavaş adımlarla yürümeye başladık. İkimizin de elleri ceplerindeydi. Aradaki sessizlik rahatsız edici değildi; aksine yılların getirdiği o samimi tanıdıklıktan beslenen huzurlu bir sessizlikti.
"Yorucu bir haftaydı," dedim sessizliği bölerek. Kazak kollarımı ellerimin üzerine doğru çektim.
Deniz başını hafifçe göğe doğru kaldırdı, derin bir nefes aldı. "Bayağı yorucuydu. Tıp vizeleri bir yandan, gruptaki bu gerginlikler bir yandan... Ahlas’ı ilk defa bu kadar çaresiz gördüm sanırım."
"Ahlas hak etti ama Deniz," dedim duraksamadan. "Kız orada 'yapma' diye çırpınırken onu kenara itmesi Ayla’ya çok ağır geldi. Ayla duygularını pat diye döken biri değil, içten içe kırılıyor."
"Biliyorum," dedi Deniz. Adımlarını yavaşlattı. "Haklısın. Ahlas koruma içgüdüsüyle hareket ediyor ama yöntemi yanlış. Erkekler bazen yanlarındaki insanı korumak isterken onu ne kadar incittiklerini göremiyorlar."
Deniz'in sesindeki o olgun ve sakin ton içimi ısıttı. Bir an durup yol kenarındaki ahşap bankın yanına geldik. Deniz çimlerin kenarındaki tahta çite yaslandı, ben de hemen yanına dikildim.
"Sen nasılsın peki?" diye sordu Deniz birden. Maviye çalan koyu gözlerini doğrudan gözlerime dikti. "O gün kavgada çok korktun, biliyorum. Bana da kızdın kavgaya daldığım için."
Gülümsedim, başımı hafifçe salladım. "Korktum tabii. Bir an uzaklaştırılacaksınız, geleceğiniz mahvolacak sandım. Ayrıca senin yüzünde bir çizik bile görsem içim gidiyor Deniz, bilmiyor musun?"
Deniz hafifçe kıkırdadı. O her zamanki güven veren, sıcacık gülüşü yüzüne yayıldı. Elini cebinden çıkarıp montumun kapüşonunu hafifçe düzeltti.
"Merak etme, bana bir şey olmaz Derya," dedi sesi yumuşayarak. Sonra bakışları uzaklara, kampüsün karanlık çam ağaçlarına kaydı. "Seni böyle endişeli görünce aklıma ne geldi biliyor musun?"
"Ne geldi?" dedim merakla, gözlerinin içine bakarak.
Deniz hafif bir tebessümle anlatmaya başladı. "İlkokul dört ya da beşinci sınıftaydık. Mahallenin parkında yüksek bir tırmanma demiri vardı, hatırlar mısın?"
Gözlerimi kısıp düşündüm, birden yüzümde bir aydınlanma oldu. "Aha! O kırmızı, paslı demirlik mi?"
"Evet, tam olarak o," dedi Deniz gülerek. "Sen bir gün gaza gelip en tepeye kadar tırmanmıştın. Sonra aşağıya bakıp korkudan kilitlenip kalmıştın. İnemiyeceğini anlayınca da avazın çıktığı kadar ağlamaya başlamıştın."
Utançla elimle yüzümü kapattım. "Ya Deniz! Onu niye hatırlatıyorsun şimdi?!"
Deniz, sesi daha da yumuşayarak. "Ben o zamanlar daha seninle doğru düzgün konuşmamıştım bile. Ama seni orada öyle ağlarken görünce bir an bile düşünmeden demirlere tırmandım. Tepeye yanına çıktım. 'Korkma Derya, ben buradayım' dedim. Senin elini tuttum, basamakları tek tek gösterip seni aşağı indirdim. İndiğimizde senin gözyaşların kuruyana kadar parktaki bankta yan yana oturmuştuk."
O anı hayal meyal hatırlıyordum ama Deniz’in bu kadar ince ayrıntısıyla hafızasında tutması kalbimin ritmini hızlandırdı. İçimde tatlı, sıcak bir fırtına koptu.
"Sen gerçekten hatırlıyor musun o günü?"
Deniz bana doğru bir adım yaklaştı. Aradaki mesafeyi neredeyse sıfırladı. Ankara’nın soğuk rüzgârı aramızdan geçerken onun kokusu burnuma doldu.
"Hiç unutmadım ki Derya ben senin her zerreni hatırlarim," dedi Deniz, gözlerimin en derinine bakarak. "O gün senin elini tuttuğumda 'Bu kızı her zaman korumam lazım' demiştim kendi kendime. O günden beri de ne zaman başın sıkışsa ya da ne zaman bir şeye üzülsen, ben hep o tırmanma demirinin altındaki çocuk oluyorum. Senin için endişelenmek benim elimde değil."
Duyduklarım karşısında nefesim kesildi. Kalbim göğüs kafesime sığmıyordu sanki. Elimi istemsizce Deniz’in ceketinin koluna koydum.
"Deniz..." dedim, sesim neredeyse fısıltı gibi çıktı. "Ben de seni ne zaman yanımda görsem, kendimi o yüksek demirde değil, en güvende hissettiğim yerde buluyorum."
Deniz gülümsedi. Elini uzatıp benim açıkta kalan elimi tuttu. Parmakları parmaklarımın arasına kaydı. Sıcaklığı soğuk gecede içimi yaktı. Bir süre konuşmadan, sadece elimizi tutarak gecenin ve Ankara’nın sessizliğinin tadını çıkardık.