İçeriğe geç

HER ŞEY BİR ÜNİVERSİTEDE BAŞLADI

Bölüm 11 · 4 dk okuma

HER ŞEY BİR ÜNİVERSİTEDE BAŞLADI

Bölüm 11

SİSİN İÇİNDEKİ İZLER

Dağ evinde geçirilen o huzurlu gecenin ve kamp ateşinin ardından, pazar sabahı Güdül üzerine çöken dondurucu bir dağ rüzgârı ve yoğun bir sis, yolculuk vaktinin geldiğini haber veriyordu. Verandada toplanıp kahvaltımızı yaptıktan sonra eşyaları arabaya taşımaya başladık. Havadaki çam kokusu iç ferahlatıcıydı ama göz gözü görmeyen o yoğun sis, yolculuğun pek kolay geçmeyeceğinin habercisiydi.

Tunç bagaja son çantayı da yerleştirip ellerini birbirine vurdu. "Evet millet, emektar bizi bekler! Ama yola çıkmadan önce bana bir müsaade, şu arkanızdaki patikadan az ileride harika bir dağ manzarası vardı. Telefonu alıp iki fotoğraf çekip geliyorum."

Işıl gözlerini devirip kollarını bağladı. "Tunç, sis göz gözü görmüyor. Nereye gidiyorsun Allah aşkına? Otur oturduğun yerde."

"İki dakika diyorum Işıl’cım, hemen döneceğim!" diyerek cebinden çıkardığı araba anahtarını parmağında çevire çevire patikaya doğru seyirtti.

Ayla, Deniz, Ahlas ve ben arabanın yanında beklerken dakikalar geçmeye başladı. 10 dakika oldu, Tunç dönmedi. 15 dakika oldu, tık yok. Sis iyice bastırmıştı ve rüzgâr çam ağaçlarının arasında uğuldamaya başlamıştı.

"Bu çocuk nerede kaldı ya?" dedim endişeyle telefonuma bakarak. "Şebeke de çekmiyor doğru düzgün."

Ahlas kaşlarını çattı. "Ben gidip bakıyorum," dedi ve patikaya doğru bir adım attı.

İşte tam o anda Ayla, Ahlas’ın kolunu tuttu. Esmer yüzünde ciddi bir itiraz ifadesi vardı. "Ahlas! Nereye gidiyorsun tek başına?"

Ahlas dönüp Ayla’ya baktı. "Ayla, Tunç ses vermiyor. Sise dalıp yönünü kaybetmiş olabilir. Gidip getireceğim."

"Tamam, gidelim ama birlikte gidelim!" dedi Ayla geri adım atmayarak. "Yine aynı şeyi yapıyorsun Ahlas. Tek başına sise dalacaksın, sonra seni de mi arayacağız? Ben de geliyorum."

Ahlas başını iki yana salladı, sesi o eski ketum haline kayar gibi oldu ama gözlerinde artık öfke değil, sadece koruma içgüdüsü vardı. "Ayla, hava buz gibi ve rüzgâr şiddetleniyor. Patikada kayıp düşeceksin. Sen arabada kal, Deniz ile ben gidelim."

Ayla ellerini beline koyup hafifçe kaşlarını çatarak Ahlas’a yaklaştı. "Bana bak Ahlas! Ben senin yanında süs eşyası değilim. 'Sen kal, sen yapma, sen üşürsün'... Birlikte hareket edeceğiz dememiş miydik? Bana sürekli kırılgan bir çocukmuşum gibi davranmandan bıktım!"

Ahlas derin bir nefes aldı. Ayla’nın bu çıkışı masadaki o eski gerginlikleri değil, Ahlas’ın o çok bilindik inatçılığını vurmuştu. Ahlas çenesini kastı, tam "Ayla uzatma" diyecek gibi oldu ama Ayla’nın kararlı bakışlarını görünce duraksadı. Eymir Gölü'ndeki o pişmanlık anı aklına gelmiş gibi duruşunu gevşetti.

"Kırılgan olduğun için değil..." dedi Ahlas, sesi bu kez pes etmiş ama sımsıcak bir kabullenişle çıktı. "Sadece sana bir şey olmasından korktuğum için. Ama haklısın... Gel benimle, ama elimi bir an bile bırakmayacaksın."

Ayla’nın yüzündeki o sert ifade anında eridi. Ahlas’ın uzattığı eli sımsıkı tuttu. "Bırakmam zaten."

Deniz yanıma gelip elimi tuttu. "Madem ekibi topluyoruz, hep beraber gidiyoruz," dedi. Işıl da hırkasına sıkıca sarınıp arkamıza geçti. "O gerizekalı Tunç’u bulduğumda kendi ellerimle uçurumdan atacağım zaten!" diye söylenerek patikaya yöneldi.

Beşimiz birlikte sisin kapladığı dik patikada yürümeye başladık. Yerler kurumuş yapraklarla kaplıydı ve sis adeta üzerimize bir perde gibi inmişti. Ahlas ve Ayla en önde, elleri kenetlenmiş bir halde yola rehberlik ediyordu. Ahlas her iki adımda bir Ayla’nın bastığı yere dikkat ediyor, kaymaması için onu destekliyordu. Ayla da Ahlas’ın bu kabullenişine minnettar bakışlarla karşılık veriyordu.

"Tunç!" diye bağırdı Deniz. Sesi sisin içinde yankılandı.

"Tunç, neredesin oğlum!" diye seslendi Ahlas da.

Birkaç dakika sonra, aşağı giden küçük bir eğimin dibinden iniltiye benzer bir ses geldi. "Buradayım... Fotoğraf çekerken araba anahtarını yaprakların arasına düşürdüm, ararken de ayağımı burktum!"

Hızla sesin geldiği yere koştuk. Tunç, dik bir çalılığın kenarına oturmuş, bileğini tutmuş acıyla yüzünü buruşturuyordu.

Işıl hemen öne atıldı, çalılıklara doğru eğildi. Yüzündeki o panik halini saklayamamıştı. "Tunç! İyi misin? Sana o kadar gitme dedim, ne işin var orada senin?!"

Tunç acı içinde bile olsa Işıl’ın bu aşırı endişeli halini görünce hafifçe sırıttı. "Valla Işıl hanım... Seni böyle endişelendireceğimi bilseydim daha önce düşerdim."

Işıl kızararak başını çevirdi. "Laf yetiştirme de elini ver!"

Deniz ve Ahlas bir yandan çalılıkların arasında düşen araba anahtarını arayıp bulurken, bir yandan da Tunç’u kollarından tutarak yukarı çektiler. Tunç tek ayağının üzerine basamıyordu. Ahlas sağ kolunu, Deniz ise sol kolunu Tunç’un omzuna attı.

"Teşekkürler beyler," dedi Tunç nefes nefese. Sonra Ayla ve bana baktı. "Kusura bakmayın kızlar, ekibi yine belaya soktum."

Ayla tebessüm ederek Ahlas’ın kabanını düzeltti. "Önemi yok Tunç, anahtarı da bulduk seni de. Hem bak, sayende bir şey öğrendik."

Ahlas dönüp Ayla’ya baktı. Mavi gözlerinde o içten tebessüm belirdi. "Tek başına yürümektense, zorlukları birlikte aşmak daha iyiymiş."

Ayla bu söze karşılık Ahlas’ın yanağına hızlı bir öpücük kondurdu.

Zorlu bir çabayla Tunç’u arabaya kadar taşıdık. Onu arka koltuğa yerleştirdikten sonra hepimiz arabaya doluştuk. Işıl bagajdan çıkardığı ilk yardım çantasından sargı bezini alıp Tunç’un bileğini sarmaya başladı. İkisi arasındaki o sitemli ama kaçamak bakışmalar, arabanın içindeki stresi bir anda dağıtmıştı.

Deniz yanımda otururken omzunu omzuma hafifçe çarptı. Bana dönüp gülümserken mavi gözlerinde o bildiğim muzip ışık vardı.

"Bizim maceralar niye hiç olaysız bitmiyor acaba?"

"Sence bir sonraki dağ gezisinde Tunç'u bagaja mı kilitlesek?"

Sözlerine kıkırdamadan edemedim. Elimi uzatıp parmaklarımı onun parmaklarına doladım. "Hiç fena fikir değil aslında," dedim bal rengi gözlerimi ona çevirerek. "Ama kabul et, böyle de hiç sıkıcı olmuyor."

"Orası kesin," dedi Deniz, tuttuğu elimi hafifçe sıkarak.

Ön koltukta Tunç’un sargı bezi sarılırken attığı küçük çığlıklar ve Işıl’ın "Bağırma be, çocuk gibisin!" söylenmeleri arasında emektar araba nihayet çalıştı. Güdül’ün sisli ve virajlı yollarından Ankara’ya doğru süzülürken, dışarıdaki dondurucu rüzgâra rağmen arabanın içi kahkahalarla ve hayatımızın en sıcak anlarıyla doluydu.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.