Zaman, Ankara’nın o gri ve ayazlı kışlarını, ardından gelen ılık baharlarını kovalamış; takvim yaprakları hızla devrilmişti. Kampüste geçen o çalkantılı günlerin, verilen zorlu kararların ve ayrılıkların üzerinden koca iki yıl geçmişti.
Ve nihayet o büyük gün gelip çatmıştı: Mezuniyet günü.
Rüzgârlı bir yaz öğleden sonrasında, üniversitenin stadyumu siyah cübbeli öğrenciler ve aileleriyle dolup taşmıştı. Tıp fakültesini dereceyle bitiren Deniz ile Beden Eğitimi ve Spor Yüksekokulu'nu alnının akıyla tamamlayan Tunç, kep töreninin tam ortasında yan yana duruyorlardı. Yıllardır uykusuz kalınan geceler, ağır antrenmanlar, bitmek bilmeyen vizeler, finaller ve nöbetler geride kalmıştı.
Tören biter bitmez kepler havaya fırlatıldı. Sahadaki alkış tufanı ve sevinç çığlıkları arasında Deniz ile Tunç’un yanına ilk koşanlar ben ve Işıl olduk.
Deniz beni gördüğü an cübbesinin elverdiği hızla yaklaşıp kollarını belime doladı ve beni havada döndürdü. Yüzündeki o devasa, gururlu gülüş dünyalara değerdi.
"Bitti Derya!" dedi Deniz, alnını alnıma dayayarak. Sesi neşeyle titriyordu. "Gitti o kadar ders, staj, sınav... Vallahi bitti, oh be!"
"Tebrik ederim doktorum!" dedim gülerek, boynuna sarılırken. "Ağlatmadın değil mi tıp fakültesini?"
"Sorma, az kalsın diplomasını alırken ağlayacaktı!" diye söze atladı Tunç. O sırada Işıl, Tunç’un boynuna atılmıştı bile. Tunç, Işıl’ı kucağına alıp sıkıca sarıldı, sonra da herkesin içinde Işıl’ın yanağına kocaman bir öpücük kondurdu. Rahat, neşeli ve açık sözlü bir çifte dönüşmüşlerdi.
Işıl imrenerek Tunç’un cübbesinin yakalarını düzeltti. "Aşkım ya... Valla çok kıskandım şu an! Biz de acil mezun olalım artık Derya ile, psikoloji vakaları incelemekten, insan dinlemekten ömrümüz tükendi!"
Tunç hiç tereddüt etmeden, o her zamanki patavatsız ve özgüvenli haliyle sırıttı. "Kızım sen yeter ki mezun ol! Bak diplomasını eline aldığın gün nikah masasına oturtmazsam beni spor salonundan kovsunlar. Ne güzel işte, hemen evlenirdik!"
Işıl kahkaha atarak Tunç’un göğsüne hafifçe vurdu. "Yavaş gel Tunç Efendi! Önce bir psikolog olalım da, nikah kolay!"
"Valla benim niyetim ciddi," dedi Tunç, bize bakarak. "Bak Deniz doktor oldu, hayatını kurtardı. Ben de antrenörlüğümü aldım, kendi salonumu açıyorum. Şimdi sıra sizde kızlar! Derya ile Işıl psikolog diplomasını alınca grubun ruh sağlığını baştan kurarsınız artık!"
Deniz gülümseyerek kolunu omzuma attı. "Siz de bitireceksiniz az kaldı. Ama bugün bizim günümüz, hadi şu anı ölümsüzleştirelim."
Tören alanındaki kalabalık dağılmaya başladığında, çimlerin üzerine oturup biraz soluklandık. Deniz ve Tunç diplomalarını gururla ellerinde tutuyordu.
Elime telefonumu aldım. "Durun bakalım,ani ölümsüzleştirmeliyiz. Bir fotoğraf çekip gruba atayım."
Gülümseyerek hep birlikte poz verdik; Deniz ve Tunç cübbeleriyle önde, ben ve Işıl arkalarında neşeyle el sallıyorduk. Fotoğrafı WhatsApp'taki "Çılgın Yörüngeler" grubuna gönderdim ve altına yazdım:
Derya: Spor antrenörümüz ve Doktorumuz mezun oldu millet! 🎓 Darısı Işıl'la ikimizin başına! Hadi bakalım sıra sizde. Almanya ve Antakya cephesi, sizden de mezuniyet karesi istiyoruz!
Çok geçmeden gruptan bildirim sesleri gelmeye başladı.
İlk yazan Ayla oldu. Antakya’da geçirdiği iki yıl boyunca restorasyon projelerinde dirsek çürütmüş, kendini tamamen işine adamıştı.
Ayla: Tebrik ederim ikinizi de! Çok sevindim adınıza, harika görünüyorsunuz. 🎉
Ayla’nın bu mesajının ardından grupta Ahlas’ın bildirimi düştü.
Ahlas, Almanya’daki tıp eğitimini dereceyle tamamlamıştı. doğrudan Deniz ve Tunç’u muhatap alarak mesajını yazdı ve kendi mezuniyet fotoğrafını gruba gönderdi. Fotoğrafta siyah cübbesi, elinde Almanya'daki üniversitenin diploması ve arkasında tarihi tıp fakültesi binası vardı. Mavi gözleri yine o kendine has kararlılıkla bakıyordu ama yüzünde olgun bir tebessüm vardı.
Ahlas: Tebrikler Deniz, tebrikler Tunç! Hak ettiniz kardeşlerim.
Ahlas’ın bu mesafeli ama duru mesajı, Ayla’ya bir laf atmadan sadece kendi başarısını paylaşması gruptaki o eski gerginliği tırmandırmadı. Aksine, gruptakilerin kendi fotoğraflarını attığını gören Ayla da gruba yeni bir fotoğraf gönderdi.
Ayla, Antakya’daki tarihi bir konağın restorasyon iskelesinde, başında baret, elinde mimarlık rulolarıyla çekilmiş bir fotoğrafını atmıştı. Yüzünde yorgun ama gururlu bir gülümseme vardı.
Ayla: E madem herkes mezuniyet karesi paylaşıyor... Cübbem yok ama baretli mezuniyet fotoğrafım var benim de! Hepinizi tek tek tebrik ederim.
Tunç: Ooo helal olsun be! Ulan grupta herkes bir yerlerden diplomasını topladı geldi, valla özlemişim hepinizi!
Deniz: Harikasınız çocuklar. Nerede olursak olalım, Çılgın Yörüngeler dağılmaz.
Akşama doğru, mezuniyetin şerefine çocukluğumuzun geçtiği o eski mahalleye gitmeye karar verdik. Şehrin gürültüsünden uzak, o küçük dondurmacının önüne geldiğimizde zaman sanki durmuş gibiydi. Sandalyelere kurulduk; Deniz bize vişneli dondurmalarımızdan söyledi.
Tunç ve Işıl yan masada gelecekle ilgili planlar yapıp kahkahalar atarken, Deniz sandalyemi kendi sandalyesine doğru yaklaştırdı.
Elini uzatıp elimi sıkıca tuttu. Parmağındaki o hafif dokunuş, yıllar önceki çocukluğumuzu ve o günden bugüne katettiğimiz tüm yolları hatırlatıyordu.
"Neyi düşünüyorsun doktor bey?" diye sordum gülümseyerek.
Deniz gözlerini mahalle caddesinden ayırıp bana döndü. Bakışlarındaki o derin sevgi, her zamankinden daha netti.
"Diplomayı aldığım anı düşünüyordum," dedi Deniz, sesi alçak ve huzurlu çıkarak. "Yıllarca bu stetoskopu takmak, bu mesleği yapmak için çabaladım. Ama bugün o diplomayı alırken fark ettim ki Derya... Benim hayattaki en büyük başarım bu okul değil."
"Ne peki?" diye sordum, kalbimin ritmi hızlanırken.
"Sensin," dedi Deniz, parmaklarımızı birbirine daha da kenetleyerek. "Seninle büyümek, her fırtınada senin elini tutabilmek ve bugün burada, yan yana durabilmek. Mesleğimi elime aldığıma göre... Artık geleceğimi kurmaya hazırım Derya. Ve o geleceğin her saniyesinde sadece sen varsın."
Gözlerim doldu, başımı Deniz’in omzuna yasladım. Yaz rüzgârı mahallenin sokaklarında tatlı tatlı eserken, yanımda çocukluğum, gençliğim ve geleceğim olan adam vardı.
Ayrılan yollar, uzaklaşan şehirler ve geçen yıllar ne getirirse getirsin; biz burada, başladığımız yerde ve birbirimizin kalbinde sapasağlam durmaya devam ediyorduk. Bizi bekleyen o olgun ve güzel geleceğe giden kapı, artık ardına kadar açılmıştı.
&
Zaman, durdurulması imkânsız bir nehir gibi aktı; mevsimler değişti, yapraklar döküldü ve Ankara yeniden o çok sevdiğimiz ılık bahar havasına büründü.
Geçen iki yılın ardından, Işıl’la ikimiz de psikoloji diplomalarımızı elimize almıştık. Kütüphane köşelerinde geçen uykusuz geceler, vakalar, stajlar nihayet son bulmuştu. Mezuniyetimizin üzerinden birkaç ay geçmişti ki, hayat hepimize sürprizlerle dolu yeni kapılar açmaya başladı.
Ama en büyük gelişme, Almanya’dan gelen o tek bir uçak biletiyle gerçekleşti.
Ahlas, yurt dışındaki tıp uzmanlığını ve zorunlu eğitimini başarıyla tamamladıktan sonra Ankara’ya kesin dönüş yaptı. Şehirdeki büyük bir eğitim ve araştırma hastanesinde uzman doktor olarak göreve başladı. Yıllar onu değiştirmemişti; hâlâ o her zamanki mesafeli, dik ve ciddi duruşunu koruyordu. Mavi gözlerindeki o soğukkanlı ve ağırbaşlı ifade, doktor önlüğüyle birleştiğinde ona bambaşka bir otorite katmıştı.
Ahlas’ın dönüşü ve Işıl’la mezuniyetimizin şerefine, Deniz’le birlikte Kızılay'daki sakin ve şık bir restoranın bahçesinde akşam yemeği organize etmiştik.
Masada sakin bir hava esiyordu. Işıl yanımda oturmuş yeni başlayacağı danışmanlık merkezini anlatıyor, Deniz elimi tutarak beni dinliyordu. Ahlas ise her zamanki ağırbaşlılığıyla masanın baş köşesinde oturmuş, az ve öz konuşarak çayını yudumluyordu.
Gruptaki tek eksik Ayla’ydı. Antakya’daki restorasyon projesinin son aşamasındaydı. Ahlas, Ayla’nın adı geçtiğinde yüzündeki o ciddi ve ifadesiz duruşunu hiç bozmadı; geçmişe dair tek bir kelime etmedi ama o soğukkanlı saygısını korudu.
Yemeğin ortalarına doğru Tunç ayağa kalktı. Yüzünde her zamanki gürültücü halinden çok farklı, gergin ve heyecanlı bir ifade vardı.
"Gençler," dedi Tunç, boğazını temizleyerek. Sesi hafifçe titriyordu. "Biliyorsunuz ben lafı dolandırmayı bilmem. Uzun zamandır beklediğim, düşündüğüm bir şey var."
Tunç, ceketinin iç cebinden küçük, kadife bir kutu çıkardı. O an masadaki bütün uğultu kesildi. Deniz gülümsedi, ben elimi ağzıma götürdüm.
Tunç doğrudan Işıl’ın önünde diz çöktü. "Işıl... Hayatımın en doğru kararı sensin. Benimle bir ömür aynı yörüngede dönmeye var mısın? Benimle evlenir misin?"
Işıl’ın gözleri doldu, heyecandan nefesi kesilmişti.
Tam o sırada Ahlas elindeki çay bardağını masaya bıraktı. Çay kaşığının bardağa çarpmasıyla çıkan o tıkırtı, bahçedeki bütün neşeli havayı bir anda bıçak gibi kesti.
Ahlas oturduğu yerde dikleşti. Mavi gözlerini doğrudan Tunç’a dikti. Yüzünde tek bir jest, tek bir mimik yoktu. O her zamanki buz gibi, ağır ve otoriter sesiyle konuştu:
"Tunç."
Tunç dizlerinin üzerindeyken yutkundu, bakışlarını Ahlas’a çevirdi. Ahlas’ın o ciddiyeti masadaki herkesi gergin bir sessizliğe gömdü.
"Ben bu şehirden giderken," dedi Ahlas, kelimelerin üzerine tek tek basarak. "Kız kardeşimi arkamda bıraktım. Ağladığını da gördüm, kırıldığını da. Yıllardır sessizce izliyorum sizi. Patavatsızsın, gürültücüsün, bazen ne konuştuğunu bilmiyorsun."
Tunç’un alnından bir damla ter süzüldü. "Ahlas..."
"Sözümü kesme," dedi Ahlas net bir tonla. Bakışları bir anlığına yanındaki Işıl’a kaydı. Işıl, abisine doğru elini uzatmış, gözlerinde yalvaran ama bir o kadar da kararlı bir ifadeyle Ahlas’a bakıyordu. Kardeşinin o gözlerindeki umut ve parıltı, Ahlas’ın içindeki o sert duvarın arkasındaki tek zayıf noktaydı.
Ahlas derin bir nefes verdi. Yüzündeki o sert çizgi yumuşamadı belki ama bakışlarındaki ağırlık yerini olgun bir kabullenişe bıraktı.
"Kardeşimin gözlerindeki şu ifade olmasa," dedi Ahlas, Tunç’un gözlerinin içine bakarak. "Bu yüzüğü o kutuya geri koydururdum sana Tunç. Ama Işıl sana inanmış."
Ahlas yavaşça ayağa kalktı. Boyu ve ciddiyetiyle Tunç’un tepesinde durdu. Elini Tunç’un omzuna koydu ve hafifçe sıktı.
"Onu tek bir gün bile pişman edersen, karşında dostunu değil, beni bulursun. Yemin ediyorum hayatı sana dar ederim. Şimdi kalk ayağa, adam gibi tak o yüzüğü."
Tunç derin bir "Oh!" çekerek ayağa kalktı. "Söz Ahlas... Yemin ederim gözüm gibi bakacağım."
Ahlas sadece başını ağır bir şekilde salladı, yüzünde çok hafif, karizmatik bir tebessüm belirdi. Işıl ağlayarak abisinin boynuna sarıldığında, Ahlas kardeşine sıkıca sarılıp başını öptü. O ağır duruşundan taviz vermeden abiliğini göstermişti.
Kutlamaların ardından gecenin sonuna doğru restoranın bahçesinde Deniz’le baş başa kaldık. Tunç ve Işıl masada heyecanla konuşurken, Ahlas bir köşede kollarını göğsünde birleştirmiş, sakince onları izliyordu.
Deniz sandalyemi geriye çekip elimden tuttu. Birlikte bahçenin çam ağaçlarıyla kaplı kuytu köşesine doğru yürüdük. Ankara’nın serin gece rüzgârı saçlarımı savuruyordu.
Deniz arkamdan sarılıp çenesini omzuma dayadı. Kokusunu içime çektim.
"Baksana şunlara," dedi Deniz, masadaki kalabalığı işaret ederek. "Herkes nereden nereye geldi Derya... Kopacağız, dağılacağız sanıyorduk. Fırtınalar koptu, yollar ayrıldı ama bak; herkes dönüp dolaşıp yine aynı yere geldi."
"Çılgın Yörüngeler işte..." dedim gülümseyerek, başımı onun göğsüne yaslarken. "Ne kadar uzağa savrulursak savrulalım, çekim gücümüz birbirimiziz."
Deniz beni yavaşça kendine doğru çevirdi. Kahverengi gözlerinde ay ışığının yansımaları vardı. Elini yanağıma koydu, parmak uçlarıyla tenimi okşadı.
"Tunç hızlı davrandı," dedi Deniz, dudaklarında hınzır ama bir o kadar da derin bir tebessümle. "Ama sıranın kimde olduğunu ikimiz de çok iyi biliyoruz, değil mi?"
Kalbimiz aynı ritimle çarpmaya başladı. "Öyle mi doktor bey? Sıra kimdeymiş?"
Deniz uzun ve derin bir öpücük bıraktı. "Sıra, hayatımın en güzel hediyesi olan kadında. Yakında seninle kuracağımız o evi, o hayatı düşlemekten geceleri uyuyamıyorum."
Gözlerimden süzülen bir damla mutlu gözyaşını Deniz’in başparmağı sildi. Ona daha sıkı sarıldım.
Ankara gecesinin sessizliğinde, rüzgâr ağaç yapraklarını fısıldatırken; hayatımızın en fırtınalı, en zorlu dönemi geride kalmıştı. Üniversite yıllarında kurduğumuz hayaller gerçeğe dönüşmüştü.
Sınavlar bitmiş, yollar kesişmiş, kopan bağlar kenetlenmişti. Bizi bekleyen o olgun ve güzel geleceğe doğru, ellerimiz bir an olsun ayrılmamak üzere kenetlenmiş halde adım atıyorduk.
Ve biliyordum ki; ne zaman gece çökse, ne zaman bir fırtına kopsa, Deniz benim sığınacağım ilk ve tek liman olmaya devam edecekti.