Deponun aralık kapısından sızan o hırıltılı, kemik gıcırtısını andıran ses, her iki gezginin de tüylerini diken diken etmeye yetti. Bir Tıkırdayan. O lanetli mantar enfeksiyonunun insanlığı ne hale getirdiğinin en somut, en vahşi kanıtı.
Joel anında bir gölge gibi alçaldı, sırtını deponun paslı metal duvarına yasladı. Eli belindeki susturuculu tabancasına gitti ama mermi sayısının azlığını hatırlayarak duraksadı. Kafasını yavaşça çevirip Ellie’ye "Dur" işareti yapacaktı ki, Ellie’nin çoktan onunla aynı anda yere çömeldiğini, hatta hiç düşünmeden cebinden biley taşıyla keskinleştirdiği o küçük av bıçağını çıkardığını gördü.
Ellie’nin gözlerinde korkunun kırıntısı bile yoktu. Aksine, bir kaplanın avına kilitlenmesi gibi pürdikkat kapıya bakıyordu. Gelecekte, Seattle’ın o yağmurlu sokaklarında, sapkın tarikat üyeleriyle ve yüzlerce enfekteyle tek başına savaşmış bir kadın olarak, bir Tıkırdayan onun için artık bir kabus değil, sadece doğru zamanlamayla çözülmesi gereken mekanik bir problemdi. Ancak şu anki bedeni... Henüz on dört yaşındaydı. Boyu kısa, kolları güçsüz, adımları bir yetişkininki kadar uzun değildi.
"Joel," diye fısıldadı Ellie, sesini sadece onun duyabileceği bir frekansa ayarlayarak. "Ses deponun sol tarafındaki yükleme rampasından geliyor. Yansımalardan anladığım kadarıyla sadece bir tane değil. En az üç Koşucu (Runner) ve bir Tıkırdayan var. İçerideki metal raflar kör nokta oluşturuyor. Eğer içeri girersek bizi hemen sıkıştırırlar."
Joel şaşkınlıkla gözlerini kıstı. "İçeriyi görmedin bile Ellie, nasıl bu kadar emin olabiliyorsun?" diye fısıldadı, sesindeki şüphe bu kez iyice belirginleşmişti. Bu çocuk sadece tahmin etmiyordu; sanki deponun mimari planını ve içindeki düşman haritasını gözleriyle görebiliyordu.
Ellie durumun farkına varıp hemen kendini topladı. "Şey... Kapının altındaki toz tabakasına baksana," dedi, parmağıyla yerdeki hafif sürtünme izlerini göstererek. "Ve seslerin geliş açısı... Yankı yapıyor. Büyük bir boşlukta değil, rafların arasında sıkışmış gibi çıkıyor ses. Sadece... sadece mantık yürütüyorum."
Joel bir süre Ellie’nin yüzüne baktı, ardından derin bir nefes alıp başını salladı. "Pekala. Ben sağ taraftan dolanıp dikkatlerini çekeceğim. Sen burada, kapının yanında kalıyorsun. Bir tanesi bile sana yaklaşırsa direkt dışarı kaçıyorsun, anlaşıldı mı?"
"Anlaşıldı," dedi Ellie. Ama içinden, Tabiki orada kalmayacağım diye geçirdi.
Joel, deponun kapısını milim milim iterek içeri süzüldü. İçerisi karanlık, rutubetli ve ölüm kokuluydu. Mantar sporları havada hafifçe uçuşuyordu ama henüz maske takmalarını gerektirecek yoğunlukta değildi. Joel, gölgelerin arasında bir hayalet gibi ilerlerken, Ellie de onun hemen arkasından, adımlarını Joel’ın bastığı güvenli noktalara basarak içeri sızdı.
Tam Ellie'nin tahmin ettiği gibi, rafların arkasında üç Koşucu amaçsızca dolanıyor, deponun derinliklerinde ise kafası tamamen mantarla kaplanmış o Tıkırdayan, etrafa ölümcül ses dalgaları yayıyordu.
Joel, en yakındaki Koşucu’nun arkasından yaklaşıp eliyle ağzını kapattı ve bıçağını boğazına sapladı. Adam çırpınarak yere yığılırken, talihsiz bir şekilde ayağı yerdeki paslı bir teneke kutuya çarptı.
Çın!
O küçük metal sesi, deponun içinde bir bomba gibi patladı. Tıkırdayan anında kafasını o yöne çevirdi ve tiz, kulakları tırmalayan bir çığlık attı. Diğer iki Koşucu da sesin geldiği yöne, yani Joel’ın olduğu yere doğru vahşice koşmaya başladı.
"Lanet olsun!" diye kükredi Joel, saklanmayı bırakıp ilk gelen Koşucu’nun suratına sert bir yumruk indirerek. Onu yere serdi ama diğeri üzerine atlayıp Joel’ı yere yıktı. Joel iki eliyle yaratığın çürümüş dişlerini yüzünden uzak tutmaya çalışıyordu. Tam o sırada, Tıkırdayan da o korkunç çığlığıyla Joel’a doğru hızla ilerlemeye başladı.
Ellie, Joel’ın tehlikede olduğunu gördüğü an zihnindeki tüm o geleceği gizleme planlarını unuttu. İçindeki o saf, vahşi koruma içgüdüsü devreye girdi. "Joel!" diye bağırarak ileri fırladı.
Gelecekteki yetişkin Ellie olsa, tam bu mesafeden hızla koşup Tıkırdayan’ın üzerine zıplar, tek bir hamlede bıçağı mantarın altındaki yumuşak dokuya saplardı. Zihni bu komutu verdi, bacakları o hızla ileri atıldı. Ancak kas hafızası, bu küçük ve zayıf bedenin sınırlarına ihanet etti. Ellie, Tıkırdayan’ın üzerine atılmak istediğinde boyu yetmedi; yaratığın omzuna çarparak dengesini kaybetti ve sertçe yere düştü.
Tıkırdayan, üzerindeki bu küçük ağırlığı fark edip korkunç bir hırıltıyla Ellie’ye doğru döndü. Kör gözleriyle sesi takip ederek ellerini ileri uzattı. O çürümüş, mantarlı parmaklar Ellie’nin yüzüne santimler kala, Ellie yerdeki bir demir çubuğu kavradı ve tüm gücüyle yaratığın diz kapağına vurdu. Yaratık dengesini kaybedip sendeleyerek yana doğru savruldu.
O sırada Joel, üzerindeki Koşucu’yu nihayet bıçaklamayı başarmış, nefes nefese ayağa kalkmıştı. Ellie’nin Tıkırdayan’la burun buruna geldiğini görünce gözleri yuvalarından fırlayacak gibi oldu. "Ellie!" diye haykırarak ileri atıldı, baltasını Tıkırdayan’ın kafasına indirerek yaratığı ikiye böldü.
Depo yeniden ölüm sessizliğine gömüldüğünde, sadece ikisinin hızlı nefes alıp verişleri duyuluyordu.
Joel, baltasını yere bırakıp hızla Ellie’nin yanına çöktü. Onu omuzlarından tuttu, yüzünü, ellerini kontrol etti. "İyi misin? Isırıldın mı? Tanrı aşkına Ellie, ne yapıyordun sen orada?!" sesi öfke ve yoğun bir korkuyla karışmıştı. Onu kaybetme düşüncesi Joel’ı delirtmeye yetiyordu.
Ellie, yerdeki demir çubuğu bırakıp derin bir nefes aldı. Üzerindeki şoku atmaya çalışırken, Joel’ın gözlerindeki o saf endişeyi gördü. Gelecekte, Abby’nin karşısında çaresizce duran o adam, şimdi onu korumak için dünyayı yakacak gibi bakıyordu.
"İyiyim," dedi Ellie, sesi bu kez gerçekten bir çocuk gibi titreyerek. "Sadece... boyumun bu kadar kısa olduğunu unuttum. Yani... yetişemedim. Özür dilerim. Seni kurtarmak istemiştim."
Joel duraksadı. Ellie’nin boyumun bu kadar kısa olduğunu unuttum cümlesindeki o tuhaflığı fark etmişti ama o anın adrenaliniyle üzerinde durmadı. Ellie’yi hızla göğsüne çekip ona sıkıca sarıldı.
"Bir daha..." dedi Joel, sesi titreyerek. "Bir daha kendini benim için tehlikeye atma, ufaklık. Benim görevim seni korumak. Senin görevin ise sadece yaşamak."