Çığın yarattığı o devasa kar ve kaya yığınının önünde Ellie’nin nefesi buz gibi havada donup kalmıştı. Duvarın arkasından Joel’ın kükreyen tüfek sesleri ve haydutların çığlıkları geliyordu. Joel sapasağlamdı, savaşıyordu ama bu devasa bariyeri tek başına aşması imkansızdı.
"Yol bulmalıyım," diye mırıldandı Ellie, dişlerini soğuktan birbirine vurarak. Çığın etrafından dolanıp Joel’ın olduğu tarafa geçebileceği bir patika aramak için dik yamaca doğru tırmanmaya başladı. Dizlerine kadar batan karların içinde, her adımda hafızasındaki o korkunç şablonu bozmaya çalışıyordu. Bu sefer kaçmıyorum, bu sefer av değilim, diyordu içinden.
Ancak dik yokuşun tepesine ulaştığı an, kar fırtınasının uğultusunu yırtan o tanıdık ses yükseldi: "Orada! Tepede! Kızı gördüm!"
Ellie anında arkasına döndü ama karların içinde hareket kabiliyeti çok kısıtlıydı. Yukarıdaki kayalıkların arkasından çıkan üç haydut, ellerindeki ağlarla ve kalın halatlarla üzerine doğru atıldı. Ellie yayını kaldırmaya çalıştı ama adamlardan biri hızla üzerine atlayarak onu karların üzerine devirdi. Yay elinden fırlayıp uçuruma yuvarlanırken, Ellie cebindeki küçük av bıçağını çıkarıp adamın omzuna sapladı.
"Lanet olası sürtük!" diye kükredi adam acıyla.
Diğer iki haydut Ellie’nin kollarını arkaya doğru kıvırıp üzerine çullandı. Ellie ne kadar çırpınırsa çırpınsın, bu yetişkin erkeklerin ağırlığına karşı on dört yaşındaki bedeni bir kez daha sınırlarına takılmıştı. Kafasına yediği sert bir dipçik darbesiyle her şey anında karardı.
---
Gözlerini açtığında, burnuna gelen o yoğun pas, nem ve küf kokusu Ellie’yi saniyeler içinde uyandırdı. Başındaki amansız ağrıyla doğrulmaya çalıştı ama sırtı buz gibi, ıslak bir beton duvara çarptı.
Karanlık odayı aydınlatan tek şey, tepedeki küçük, demir parmaklıklı bir pencereden sızan cılız kış ışığıydı. Ellie etrafına baktı. Karşısında kalın, paslı demir parmaklıklar uzanıyordu.
Bir hücredeydi. David’in o insan etlerinin kesildiği, vahşet dolu kasabasındaki o lanetli evcil hayvan dükkanının arka hücresinde.
Kader, Ellie ne kadar yönünü değiştirmeye çalışırsa çalışsın, nehirleri hep aynı denize döküyordu. Yine yakalanmış, yine bu hücreye kapatılmıştı. Ancak Ellie yavaşça ayağa kalkıp parmaklıklara doğru yürürken yüzünde en ufak bir korku ibaresi yoktu. Gözlerindeki o yaşlı ve vahşi kararlılık parıldıyordu.
İlk hayatında bu hücrede ağlamış, Joel için yalvarmış ve çaresizce David’in insafına sığınmıştı. Ama şimdi durum başkaydı. Joel dışarıda sapasağlamdı ve onun için geliyordu. Kendisi ise David’in tüm zayıf noktalarını, kasabanın planını ve birazdan o kapıdan içeri girdiğinde adamın söyleyeceği her kelimeyi zaten biliyordu.
Hücrenin dışındaki koridordan ağır ve düzenli ayak sesleri yankılanmaya başladı. Ellie, parmaklıkların arkasından belirecek o gölgeyi beklerken dik duruşunu bozmadı ve derin bir nefes aldı. Oyunun en tehlikeli sahnesi başlıyordu ama bu sefer sahnenin yönetmeni kendisiydi.