Paslı hücre kapısının arkasından gelen ayak sesleri yaklaştıkça, zemindeki toz zerreleri ritmik bir şekilde titriyordu. Ellie sırtını buz gibi duvara yaslamış, kollarını göğsünde kavuşturmuş bir halde bekliyordu. İçindeki otuz yaşındaki kadın, on dört yaşındaki bu küçük bedenin kalbine sükunet fısıldıyordu. Korkmuyordu. Aksine, zihninin derinliklerinde adeta eski bir tiyatro oyununun senaryosu açılmıştı.
Demir kapının arkasındaki gölge belirdi ve anahtarın kilitte döndüğü o tiz, gıcırtılı ses odada yankılandı. Kapı ağır ağır açıldığında, elindeki tahta tepside bir kase sıcak çorba ve bir dilim bayat ekmekle David içeri girdi. Yüzünde, ilk hayatında Ellie’yi manipüle etmek için kullandığı o sahte, babacan ve şefkatli gülümseme vardı.
Tepsiyi hücrenin ortasındaki kırık masanın üzerine bıraktı. Gözlerini Ellie’ye dikti, derin bir nefes aldı ve o çok iyi bilinen ilk repliğini söyledi:
"Aç olmalısın. Endişelenme, içine bir şey katmadım. Sadece biraz geyik eti ve sebze."
Ellie gözlerini bile kırpmadı. David’in bu çorbanın içine ne eti kattığını, o kasabada insanların kancalara nasıl asıldığını çok iyi biliyordu. Masaya doğru bir adım bile atmadı. Ses tonunu tamamen duygusuz, düz bir çizgide tutarak konuştu:
"Aç değilim, David. Ve o kasenin içinde ne olduğunu ikimiz de çok iyi biliyoruz. O yüzden bu hayırsever lider rolünü oynamayı bırak."
David’in yüzündeki o sahte gülümseme bir anlığına dondu. Kaşları hafifçe çatıldı. Karşısındaki küçük kızın onun adını bilmesi bir yana, gösterdiği bu buz gibi soğukkanlılık zihnindeki tüm hesapları altüst etmişti. Parmaklıklara doğru bir adım yaklaştı, sesindeki o kadife tonu korumaya çalışarak devam etti:
"Adımı dün ormanda öğrenmiş olmalısın... Çok akıllı bir kızsın, Ellie. Ama burada bir esir gibi davranmana gerek yok. Ben senin düşmanın değilim. Dışarıdaki o beyaz cehennemde, o vahşi adamın yanında harcanıyorsun. O adam... seni koruyamaz. Ama benim yanımda, bizim kasabamızda bir geleceğin olabilir. Bir amaca hizmet edebilirsin."
Ellie içinden acı bir şekilde güldü. Aynı kelimeler, aynı sinsi vaatler, diye geçirdi içinden. İlk hayatında bu sözlere karşı öfkeyle parmaklıklara saldırmış, adamın elini ısırmıştı. Ama bu sefer o hatayı yapmayacaktı. David’i ne kadar meşgul eder ve ondan ne kadar emin görünürse, Joel’ın burayı basması için o kadar zaman kazanırdı. Üstelik, buradan kendi imkanlarıyla çıkmanın bir yolunu bulmalıydı.
"Amacım zaten var, David," dedi Ellie, dik duruşunu bozmadan. "Ve o amaç bu lanet hücrede son bulmayacak. Arkadaşım dışarıda. Sapasağlam. Ve emin ol, buraya giden yoldaki her bir adamını tek tek avlayarak geliyor. Seni bulduğunda, dün James’e yaptığım gibi sadece bir okla kurtulamayacaksın."
David’in gözlerinde ilk defa gerçek bir karanlık belirdi. O babacan maske yavaşça aşağı kaydı, altındaki yırtıcı hayvayı açığa çıkardı. "Arkadaşın bir çığın altında kaldı, küçük kız. Adamlarım şu an o bölgeyi temizliyor. Burası bizim bölgemiz. Burada kararları ben veririm. Şimdi, o çorbayı iç ve biraz düşün. Teklifim hala geçerli... Şimdilik."
David arkasını döndü, hücrenin ağır demir kapısını sertçe kapatıp kilitledi. Ayak sesleri koridorda uzaklaşırken Ellie derin bir nefes verdi.
Zaman daralıyordu. Joel’ın sağlam olduğunu bilmek ona muazzam bir güç veriyordu ama her şeyi onun üzerine yıkamazdı. Hücreden kurtulmanın bir yolunu bulmak zorundaydı.
Ellie hızla hücreyi incelemeye başladı. İlk hayatında David onun elini parmaklıkların arasından yakaladığında anahtarları çalmaya çalışmıştı ama bu sefer adam o kadar yaklaşmamıştı. Gözleri tavanın hemen altındaki o küçük, paslı demir parmaklıklı pencereye kaydı. Pencerenin dış tarafında kış rüzgarı uğulduyordu.
Yerdeki kırık dökük ahşap kasalardan birini duvarın kenarına çekti. Üzerine çıkıp pencereye doğru uzandı. Demir parmaklıklar oldukça eskiydi, yılların getirdiği nem ve pas yüzünden betona bağlandıkları noktalar çürümüştü. Ellie, botunun arkasına gizlediği o küçük av bıçağını çıkardı. James ve diğerleri üstünü ararken bu küçük bıçağı gözden kaçırmışlardı, çünkü Ellie onu montunun astarındaki gizli bir bölmeye saklamıştı; geçmişin tecrübesi ona bunu öğretmişti.
Bıçağın keskin ucunu, demir parmaklığın betona saplandığı o çürük oyuğa soktu. Kazımaya başladı. Kireç ve pas tozları yüzüne dökülürken dişlerini sıktı. "Hadi... hadi..." diye mırıldandı içinden.
Her bir kazıma sesinde, dışarıda bir yerlerde karı yara yara gelen Joel’ın adımlarını hayal ediyordu. Bu sefer karların üzerinde kan izi bırakarak yürüyen bir Joel yoktu; bu sefer öfkeyle, elinde pompalı tüfeğiyle kasabayı ateşe vermeye gelen bir dev vardı.
Çat.
Küçük bir beton parçası yere düştüğünde, ilk demir çubuk hafifçe oynadı. Ellie bıçağı daha derin bir hırsla bastırdı. Geçmişin anıları kalbini sıkıştırıyordu belki ama o anıların kölesi olmayacaktı. O parmaklıkları kıracak, o hücreden çıkacak ve bu kış masalını David’in kanıyla bitirecekti.