Barajın yemek salonunda, önlerine konan sıcak etli çorbanın buharı Ellie’nin yüzünü ısıtıyordu. Haftalardır yedikleri bayat konservelerden sonra bu yemek adeta bir lütuftu. Ancak Ellie’nin iştahı, masanın karşı köşesinde oturan Joel’ın bakışları yüzünden tamamen kaçmıştı. Joel, Tommy ile eski günlerden konuşuyor, gülüyor gibi görünse de keskin gözleri her birkaç dakikada bir Ellie’ye kayıyor, onu bir şahin gibi süzüyordu.
Ellie, tehlike çanlarının ne kadar yüksek sesle çaldığının farkındaydı. Pittsburgh’deki pusu, depodaki Tıkırdayan hamlesi, lağımdaki o ani cerrahi operasyon kararı... Joel gibi bir hayatta kalma uzmanı için tüm bunlar "şanslı çocuk içgüdüsü" denilerek geçiştirilemeyecek kadar büyüktü. Adam resmen ondan şüpheleniyordu. Bir açık daha verirse, Joel onun aklını kaçırdığını düşünebilir ya da daha kötüsü, ona olan güvenini tamamen kaybedebilirdi.
Bu sefer daha dikkatli olmalısın Ellie, diye tembihledi içindeki yetişkin bilinci kendi kendine. Sadece on dört yaşında, dünyadan bihaber, huysuz bir çocuksun. Öyle davran.
"Hey, Joel!" diye seslendi Ellie aniden, sesine olabildiğince cırtlak ve şikayetçi bir çocuk tonu katarak. Kaşığını çorba kasesine sertçe vurdu. "Bu çorba harika ama buradaki sinekler neden bu kadar büyük? Wyoming’in sinekleri bile insanı yiyecek gibi bakıyor. Boston’dakiler en azından lağımdan çıkmazdı!"
Tommy bu ani çıkışa yüksek sesle güldü, Joel’ın o gergin omuzları ise Ellie’nin bu saçma sapan çocuk sitemiyle hafifçe gevşedi.
"Kuzeyin havası serttir ufaklık, sineği de sert olur," dedi Tommy muzipçe. Sonra Joel’a döndü. "Abi, bu kız gerçekten tam bir baş belası ama sevdim onu. Sana iyi katlanmış."
"Sen bir de bana sor," diye mırıldandı Joel, çorbasından bir yudum alırken. Gözlerindeki o kuşkulu bakış, yerini o bildik, yorgun baba ifadesine bırakmıştı. Ellie içten içe rahat bir nefes aldı. İlk yem yutulmuştu.
Yemekten sonra Tommy, barajın türbin odasını göstermek ve jeneratörlerin durumunu anlatmak için Joel’ı yanına çağırdı. Ellie de peşlerine takıldı. Devasa metal merdivenlerden aşağı inerlerken, Ellie hafızasını delice zorluyordu.
Zamanlama neydi? diye düşündü. İlk hayatında tam türbinleri incelerlerken, dışarıdaki haydutlar barajın arka kapısından sızmış ve baskın başlamıştı. Türbin odasındaki teknisyenler vurulmuş, ortalık cehenneme dönmüştü.
Aşağıya indiklerinde, iki teknisyen hararetle devasa bir şemaya bakıyordu. Tam o sırada Ellie, koridorun sonundaki havalandırma kapağının arkasından çok hafif bir metal tıkırtısı duydu. Haydutlar gelmişti. Geleceğin yetişkin Ellie’si olsaydı, anında bıçağını çeker, Joel’ı geriye itip o kapıya doğru fırlardı.
Ama şimdi bunu yapamazdı. Joel’a dönüp Orada adamlar var diyemezdi. Bu kez rolünü kusursuz oynamak zorundaydı.
Ellie anında yüzüne büyük bir şaşkınlık ve korku ifadesi yerleştirdi. Aniden elindeki boş su matarasını yere düşürdü. Metal matara büyük bir gürültüyle beton zeminde yuvarlandı.
Güm! Pat! ÇIN!
"Ah! Lanet olsun, çok sakarım!" diye bağırdı Ellie, bilerek çocukça bir panikle yere eğilip matarayı almaya çalışırken. "Joel, özür dilerim! Sadece... Şuradaki borudan garip bir ses geldi de, faredir sandım, korktum!"
Bu büyük gürültü ve Ellie’nin bağırması üzerine, havalandırma kapağının arkasında sızmaya çalışan haydutlar panikledi. Gizlilik avantajlarını kaybettiklerini anlayınca, içlerinden biri küfrederek kapağı tekmeleyip açtı ve elindeki tüfekle içeri fırladı.
Ancak Ellie’nin çıkardığı o kasıtlı gürültü sayesinde Joel ve Tommy zaten o yöne dönmüştü.
"Pusu!" diye kükredi Tommy, silahını saniyeler içinde çekip havalandırmadan çıkan ilk adamı göğsünden vurarak.
Joel da anında hamle yaptı. Ellie’yi kolundan tuttuğu gibi büyük bir metal jeneratörün arkasına doğru fırlattı. "Ellie, yere yat ve sakın kıpırdama!" diye bağırdı, tüfeğini doğrultup koridora doğru ateş açarken.
Ellie, jeneratörün arkasına sindi. Kalbi delice çarpıyordu ama bu korkudan değil, planının kusursuz işlemesindendi. Hem baskını erkenden haber vermiş ve teknisyenlerin ölmesini engellemişti, hem de bunu tamamen 'sakar ve korkmuş bir çocuk' rolüyle yapmıştı. Joel onun bir şeyler bildiğinden zerre kadar şüphelenmemişti; sadece sakarlık yaptığını sanıyordu.
Koridorda çatışma büyürken, haydutlardan biri jeneratörün yanından sızıp Joel’a arkadan nişan almaya çalıştı. Ellie yerdeki küçük bir somun cıvatasını gördü. Onu alıp adamın olduğu taraftaki metal boruya fırlattı.
Tınn!
Sesin geldiği yöne dönen Joel, arkasındaki haydutu fark etti ve hiç düşünmeden tetiği çekerek adamı indirdi. Joel arkasını dönüp jeneratörün altında elleriyle kafasını kapatmış, korkudan titriyormuş gibi yapan Ellie’ye baktı.
"İyi misin?!" diye sordu Joel, nefes nefese.
"Çok... çok korkunç!" dedi Ellie, gözlerini kocaman açıp sesini titreterek. "Joel, bitti mi? Gidelim buradan!"
Joel, Ellie’nin bu tamamen savunmasız, korkmuş çocuk halini gördüğünde içindeki son şüphe kırıntıları da havaya uçtu. Pittsburgh’de ya da lağımda yaşananlar gerçekten de sadece anlık adrenalin ve şans eseriydi. Karşısındaki bu kız, hala korunmaya muhtaç küçük bir çocuktu.
"Bitti ufaklık. Buradayım, güvendesin," dedi Joel, Ellie’yi yerden kaldırıp ona sıkıca sarılarak.
Ellie, başını Joel’ın göğsüne yaslarken karanlığın içinde gizlice gülümsedi. İnce buz üstünde yürümüştü ama buz kırılmamıştı. Joel’ı hem haydutlardan korumuş hem de şüphelerini tamamen yok etmişti.