Kızıl ve sarının her tonuna bürünen yapraklar, Wyoming’in serin rüzgarıyla havada uçuşurken, ormanın derinliklerinden iki siluet belirdi. Haftalar süren amansız yürüyüş, dondurucu geceler ve gizlenerek geçilen tehlikeli yollar geride kalmıştı. Joel ve Ellie, Henry’nin verdiği haritayı takip ederek nihayet dağların arasındaki o büyük nehir yatağına ulaşmışlardı.
İleride, nehrin azgın sularını dizginleyen devasa bir beton kütlesi yükseliyordu: Hidroelektrik Santrali.
Ellie durup baraja baktığında içini garip bir heyecan kapladı. Burayı çok iyi hatırlıyordu. İlk hayatında bu baraj duvarlarında yürürken Joel ile Tommy’nin o duygusal kucaklaşmasına şahit olmuş, ardından haydutların saldırısıyla ortalık savaş alanına dönmüştü. En önemlisi de Joel, onu Tommy’ye bırakıp gitmek istemiş, Ellie de buna sinirlenip bir ata atlayarak kaçmıştı. O meşhur çiftlik evi kavgasını, Joel’a Herkes beni terk etti, bir tek sen etme! diye bağırdığı o kırılma anını zihninde yeniden yaşadı.
Bu sefer o kavgaya gerek kalmayacak, diye düşündü Ellie. Seni benden uzaklaştırmana izin vermeyeceğim, Joel.
"İşte orası," dedi Joel, derin bir nefes alarak. Sesi hem bir rahatlama hem de yıllardır görmediği kardeşiyle yüzleşecek olmanın getirdiği hafif bir gerginlik barındırıyordu. "Tommy buralarda bir yerde olmalı. Dikkatli ol ufaklık, barajın etrafı korunaklı görünüyor. Muhtemelen bizi çoktan fark etmişlerdir."
"Bence buradaki insanlar vahşi avcılara benzemiyor Joel," dedi Ellie, sanki etraftaki düzeni inceliyormuş gibi yaparak. "Baksana, barajın üstündeki teller düzgün çekilmiş, nöbetçiler için korunaklar yapılmış. Düzenli bir topluluğa benziyorlar. Yani... tamamen tahminden ibaret tabii."
Joel hafifçe gülümsedi. Ellie’nin bu tahminlerine artık alışmıştı. "Göreceğiz," diyerek barajın girişindeki devasa demir kapıya doğru yürümeye başladı.
Tam kapıya yaklaştıkları sırada, yukarıdaki beton siperlerin arkasından üç silahlı figür aniden doğruldu. Silahların namluları doğrudan onlara çevrilmişti. İçlerinden lider pozisyonunda olan, sarı saçlı, güçlü duruşlu bir kadın öne çıktı. Bu, Maria’ydı. İlk hayatında Ellie’ye bir anne gibi yaklaşan, Jackson’ın lideri olan kadın.
"Durun orada!" diye bağırdı Maria, sesi baraj duvarlarında yankılanırken. "Silahlarınızı yavaşça yere bırakın ve ellerinizi havaya kaldırın. Kimsiniz ve burada ne arıyorsunuz?"
Joel tüfeğini yavaşça yere bırakırken sakin bir sesle konuştu: "Sorun istemiyoruz. Ben sadece kardeşimi arıyorum. Adı Tommy. Buralarda olduğunu duyduk."
Bu ismi duyan zırhlı nöbetçilerin arkasından bir hareketlilik oldu. Kapı yavaşça aralandı ve içeriden, kot ceketi ve kirli sakallarıyla o tanıdık yüz belirdi.
Tommy.
Tommy, abisini gördüğü an gözlerine inanamadı. "Joel?..." diye fısıldadı. Ardından yüzünde devasa bir tebessüm belirdi. Silahını indirdi ve hızla öne fırladı. "Tanrım... Abi! Yaşıyorsun!"
İki kardeş, yılların getirdiği o büyük özlem ve kırgınlıkla birbirlerine sıkıca sarıldılar. Joel, her ne kadar duygularını belli etmemeye çalışsa da, kardeşinin sırtına vururken gözlerinin dolduğunu Ellie’den kaçıramadı.
Geri çekildiklerinde Tommy’nin bakışları Joel’ın arkasında dikilen, sırt çantalı küçük kıza kaydı. Ellie, elleri arkasında, yüzünde o muzip ve çocuksu gülümsemeyle Tommy’ye bakıyordu. Gelecekte, Joel öldükten sonra Tommy’nin intikam hırsıyla nasıl delirdiğini, Seattle’da nasıl tek gözünü kaybettiğini ve o neşeli adamdan geriye nasıl bir enkaz kaldığını çok iyi biliyordu. Şimdi onu böyle sağlıklı ve mutlu görmek Ellie’nin içini ısıttı.
"Bu küçük hanım kim?" diye sordu Tommy gülümseyerek.
"Bu Ellie," dedi Joel, sesinde ilk defa Ellie’yi tamamen sahiplenen bir ton vardı. "Uzun yoldan geliyoruz Tommy. Konuşmamız gereken çok şey var."
Maria ve diğer nöbetçiler de silahlarını indirmişti. Maria kapıyı tamamen açarak onlara yol verdi. "İçeri girin, sıcak bir şeyler yiyin. Hikayenizi dinlemek için sabırsızlanıyorum," dedi.
Barajın içine adım attıklarında, jeneratörlerin o güçlü uğultusu kulaklarını doldurdu. Etrafta çalışan, tamirat yapan, huzurla konuşan insanlar vardı. Ellie, Joel’ın yanından yürürken onun kolunu hafifçe dürttü.
"Gördün mü patron?" diye fısıldadı muzipçe. "Tahminim yine doğru çıktı. Burası resmen bir cennet gibi."
Joel başını sallayıp Ellie’nin saçlarını karıştırdı. "Tamam ufaklık, bir sıfır öndesin."
Tommy onları barajın üst katındaki ofisine götürürken, Ellie göz ucuyla barajın dışındaki at ağıllarına baktı. Birkaç saat içinde haydutların buraya saldıracağını çok net hatırlıyordu. Bu kez hazırlıksız yakalanmayacaklardı. Saldırı başladığında nerede durması gerektiğini, haydutların hangi kapıdan sızacağını biliyordu.