Yıl 2017 -> 3 yıl önce, o gün...
F: Attığım konuma gel Dilan.
D: Bir şey mi oldu?
F: Gelince öğrenirsin.
D: Tamam.
Atılan konuma vardığımda karşımda sinirden yerinde duramayan Fırat'ı görmem hiç iyi olmamıştı. Öfke kontrolü yoktu bu adamın!
"Bana söz verdin Dilan Erdinç! Bana ne pahasına olursa olsun söz vermiştin!"diye bağırmasıyla bir adım geriledim. "Ne olduğunu anlatacak mısın artık?"dememle ateş saçan gözleriyle tüm öfkesini bana kustu.
"Belki de en başından haklıydın Dilan. En başından seni sevmemeli ve senden uzak durmalıydım. Ama lanet olası kalbime yenik düştüm! Bu sefer öyle olmayacak."dediğinde cebinden telefonu çıkardı ve çıkan haberlere baktım. Gözlerim fal taşı gibi açılmış elimle ağzımı kapatıp telefona baktım dolan gözlerimle. Yalandı! Ben böyle bir şey yapmamıştım.
"Bana tüm magazin haberlerinde çıkan bu haberin açıklamasını hemen burada yapacaksın Dilan Erdinç! Yoksa ben bu öfkem yüzünden senin kalbini ve bunca zamana kadar yaşadığımız tüm anıları söküp atarım bilmiş ol!"dediğinde yapacağı bir şey söylemişti. Yaparım dediyse yapardı. Buna hiç şüphe yoktu zaten.
"Sen neye inandın? Aldatıldığına mı yoksa aldatılmadığına mı?! Söylesene. Hangisine o kıt kafan inandı?!"diye bağırdım kendime gelip yüzüne doğru."Fark eder mi?!"diye bir kez daha bağırdı. Acıyla güldüm."Eder, Fırat eder..."dediğimde siniri hala taptaze halde bana bakıyordu. Suskunluğundan faydalanıp konuşmaya devam ettim.
"Ben sana bir şey söylemeyeceğim artık. Söylersem suçlu çıkarım. Gerçi sen beni en başından suçlu yaptın ya ne diyeyim. Neye inanırsan ona inan Fırat. Bir yerde okumuştum. Eğer birşey yapmadıysan açıklamaya gerek yoktur demektir. Biri açıklama yaparsa demek ki yaptıkları doğrudur. Aklının değil kalbinin sesini dinle Fırat. Bundan sonra ayrılmak istersen, yolun açık olsun derim sana sadece."diye yanağımdan akan yaşı sinirli gözleri takip etti. Derin bir nefes verdi ama siniri hala yerindeydi.
"Ayrılalım Dilan. En iyi ayrılmamız. Haklıydın. Bizden olmazdı. Olmamalıydı. Ama bir şekilde oldu. Yapamayacağımız bir yola devam etmenin anlamı yok."dedi ve devam etti.
"Konuşmayalım, karşılaşmayalım. Mümkünse bir araya gelmeyelim. Temelli ayrılalım. Bir daha da hiç olmayalım. Yan yana gelmeyelim, bir birimizden uzak duralım Dilan."
Kafamı salladım. Konuşmadım. Tek kelime dahi etmedim. Arkasına dönüp beni oradaca yapayalnız bırakıp gitmişti. Bir kere olsun arkasına döner dedim ama onuda yapmamıştı. İdeal bir akrepti.
Fırat Erdem aşkına değil öfkesine yenik düştü. Beni arkasında bırakıp, bir kez olsun dönüp bakmayıp, çekip gidendi. Enkazda yapayalnız kalan yine ve yeniden bendim. Her zaman olduğu gibi. Hepte olacağı gibi...
Yıl 2020 -> Sıradan bir gün...
Durgun bir halde kitapçının yanından geçerken bir anlık adımlarım durdu. Yüzümü kitapçıya doğru çevirdiğimde yaklaşıp bir kitap elime aldım.
Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu...
Duyduğuma göre bu kitapta bir kız küçük yaşta kendinden 13 yaş büyük bir gence aşık olmuştu. Yıllardır usanmadan sevmişti. Bir keresinde o adamla birlikte olmuştu ve o adamdan bir oğlu olmuştu. Oğlunu ansızın hastalık elinden almıştı. Ve adama intihar etmeden son cümlelerini, başına gelen onca şeyi yazmış, mektup olarak yollamıştı. Adam her şeyi öğrendiği zaman geçmişi az çok hatırlamıştı. İntiharına saniyeler kala yanındaki yatakta küçücük cansız bir bedenin acısını taşıyan bir kadının, bir annenin son cümlelerini satırlara döktüğü o mektupu adı bile belli olmayan o adama göndermiş ve intiharından sonraki sabah ulaşmıştı. O küçük kızı, komşusunun kızı olan o küçücük kızı hatırlamıştı....
Kitabı alıp tam arkama dönüp çıkacaktım ki, sert bir bedene çarpmamla dengemi yitirdim. Düşecektim ki, çarptığım kişinin belimden tutmasıyla kendine doğru çekmesi bir oldu. Kendime doğru çektiğim kitabımla birlikte sert, çekik, simsiyah tanıdık gözlere baktım. Bu oydu...
"Gelmişsin..."diye bir mırıltı çıkıverdi dudaklarımdan aniden. Gülümser gibi oldu ama anında ifadesini düzeltip dikeldi. "Bir keresinde geldiğimiz yerde tekrardan karşılaşacağımızı bilseydim gelmezdim."değişmeyen sesiyle konuşması yakıcıydı. 'Bilseydim gelmezdim' demesi üzüntüme üzüntü katmıştı. Burukça gülümsedim. Yanından geçip gidecektim ki arkamdan işittiğim sesiyle adımlarım duraksadı.
"Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu, acıklı bir son. Okuyamazsın sen onu Dilan. Sabaha kadar ağlarsın okuyup bitirdikten sonra." sert sesiyle konuştuğunda takıldığım tek şey şu an ondan duyduğum ismim oldu. Ona doğru dönüp, "Eski Dilan okuyamazdı. Şimdiki Dilan'ın kitaplığı mutsuz sonla dolu. Kendisi mutlu olmadığı içindir. Belki de ağlamaya ihtiyacı vardır bilemezsin."diye tek seferde cevapladım. Omuzlarını kaldırıp indirdi. 'Kendin bilirsin' der gibi baktı bana. O gözlerinde ifade yoktu. Sert, donuk, hissiz ve buz gibiydi bakışları. Baktıkça kaçası geliyordu insanın.
İki gün sonra, hastane...
Ağır bir ameliyattan Farah ile çıkıp konu hakkında(beyinde olan kötü huylu tümörden) konuştuk biraz.
"Neyin var Dilom? Karadeniz'de gemilerin mi battı?"dediğinde güldüğünü duydum ama tepki vermedim. Hastaneden çıkmak için kolidora inmiştik.
"Gelmiş, Farah gelmiş."dediğimde anlamadı. "Kim gelmiş? Anlamadım kızım ben, doğru dürüst anlat şunu."demesiyle sıkıntıyla ofladım.
"O gelmiş..."dediğimde hastane kolidorunda bir kaç metre ötede dev cüssesiyle dikilmiş etrafı inceleyen simsiyah gözleri sonunda bana ulaştığında gerildiğini ve kasıldığını boynundan şakağına doğru uzanan ince damarın kalınlaşmasından anlamıştım.
"Gelmiş..."
_______
İyi okumalar :)
❤️ Basmayı unutmayın :)








