Sabahın köründe, odanın sessizliğini bıçak gibi bölen o keskin alarm sesiyle irkilerek gözlerimi açtım. Ankara'nın o çiğ, gri sabah ışığı perdenin aralığından odaya sızıyordu. İçimde, dün gece kiralık ev ilanlarına bakarken hissettiğim o tatlı umudun yerini, yeniden bu eve uyanmış olmanın getirdiği o tanıdık ağırlık almıştı. Derin bir nefes alıp yataktan doğruldum ve hızla hazırlandım. Üzerime siyah, keskin hatlı bir blazer ceket giyip saçlarımı o profesyonel duruşumu destekleyen sıkı bir topuz yaptım.
Makyaj masasının önüne geçtiğimde aynadaki aksim canımı sıktı. Yüzümün solgunluğu, uykusuzluktan hafifçe çökmüş yanaklarım ve gözlerimin altındaki o mor halkalar "ben buradayım" diyordu. Murat'ın o her detayı tek bir bakışta yakalayan buz gri gözlerinin karşısına böyle zayıf çıkmaya hiç niyetim yoktu. Hemen makyaj çantamı açıp kapatıcıyı elime aldım. Ancak tüpü sıktığımda hiçbir şey gelmedi. Kapatıcım bitmişti; dibini sıyıra sıyıra, tüpü iyice ezerek parmağımın ucuna bulaşan son zerreleri göz altlarıma yedirmeye çalıştım. Ay sonunu getirme, avans istememe kaygısı güne başlarken yüzüme bir tokat gibi çarpmıştı işte. En basit ihtiyacımı bile ertelemek zorundaydım.
Odamdan çıkıp mutfağa geçtiğimde, evdeki o ağır ve kasvetli havayı solumamla birlikte içim daraldı. Babam gitmemişti; mutfak masasının başında, elinde çay bardağıyla suratsız bir şekilde oturuyordu. Annem ise yüzü asık, tezgâhın önünde sessizce bir şeyler hazırlamaya çalışıyordu. Atmosfer o kadar gergindi ki, kimse konuşmasa bile havada adeta şimşekler çakıyordu.
Masanın kenarına ilişip kendime bir bardak çay koydum. Tam ekmeğe uzanmıştım ki babam bardağını sertçe tabağa bıraktı. Çıkan o keskin ses mutfakta yankılandı.
"Neredeydin sen dün gece o saate kadar?" diye gürledi babam, o öfkeli ve sorgulayan gözlerini üzerime dikerek. "İlk günden beri bir havalar, bir diklenmeler... Saçma sapan işlerin peşinde koşup laf getirtme bana."
"İş yerindeydim baba," dedim, sesimi olabildiğince düz tutmaya çalışarak. "Büyük bir projenin bütçe raporunu hazırlıyordum. Mesaiye kaldım."
"Bana mesai edebiyatı yapma!" diyerek masaya vurdu. "Kadın kısmı hava karardıktan sonra sokakta sürtmez. Alacağın üç kuruş para için ailenin şerefini ayaklar altına alamazsın. Otur oturduğun yerde, adam gibi evinde dur."
Duyduklarımla ellerim titremeye başladı. Annem ise bu haksızlığa karşı tek bir kelime bile etmiyor, başını önüne eğmiş, sessizce babamın öfkesini sineye çekiyordu. Dün gece dizine elimi koyup "Boşan anne" dediğim o kadından eser yoktu; yine o korkak, ezilmiş kabuğuna çekilmişti.
"Ben bu ülkenin en iyi üniversitesini bitirdim, bu iş benim geleceğim," dedim, sesimdeki titremeyi gizleyip masadan kalkarken. "Kimsenin şerefini ayaklar altına aldığım falan yok."
"Hemen kaçıyorsun bakıyorum!" diye arkamdan söylendi annem, ilk defa sesini yükselterek. O da öfkesini babama yansıtamadığı için benden çıkarıyordu. "Baban burada haklı hakkına konuşuyor. Sen orada süslenip püslenip plazalarda gez, evdeki bütün pisliği, bu evin yükünü ben çekeyim. O dili bir tutamadın zaten!"
Evdeki o bitmek bilmeyen huzursuzluk döngüsü, daha güne başlamadan ruhumu paramparça etmişti. Çantamı hırsla alıp kendimi dış kapıya attım. Tam kapının kulbunu tutmuşken kapı aniden dışarıdan açıldı. Karşımda abim duruyordu. Gözleri kan çanağına dönmüş, kıyafetleri buram buram sigara ve alkol kokuyordu. Bütün gece arkadaşlarıyla keyif çatmış, sabahın bu saatinde sızmak için eve yeni dönüyordu.
"Çekil be," diye mırıldandı, beni omzuyla sertçe kenara iterek. "Sabah sabah senin o nemrut suratını hiç çekemem."
Ona cevap verip tek bir saniye bile kaybetmek istemiyordum. Kendimi apartmandan dışarı, Ankara'nın o buz gibi ayazına attım. Merdivenleri hızla indim ama sokak kapısından çıkıp caddeye yöneldiğimde acı gerçekle yüzleştim. Evdeki o bitmek bilmeyen kavga, masadaki o anlık duraksama bana pahalıya patlamıştı; caddeden geçen otobüsün arkasından bakakaldım. Otobüsü kaçırmıştım.
Plazaya geç kalma korkusu kalbimi sıkıştırırken saetime baktım. Yürüyerek yetişmem imkansızdı, taksiye binecek param ise cüzdanımdaki o sınırları belli bütçemi darmadağın ederdi. Çaresizce durağın kenarında titreyerek ne yapacağımı düşünürken, caddeden gelen o güçlü, tok motor sesini duydum.
Lüks, siyah bir araba tam önümde yavaşladı ve durdu. Otomatik cam aşağı doğru indiğinde, direksiyondaki o tanıdık çehreyle karşılaştım. Murat Bey, o kusursuz, jilet gibi takım elbisesiyle içeride oturuyordu. O buz gri gözlerini bana dikti, hafifçe kaşlarını kaldırarak yolun kenarında donakalmış beni süzdü.
"Derya Hanım?" dedi, sesinde o her zamanki şüpheci ve inatçı tonla. "Bu saatte burada ne yapıyorsunuz? Otobüsünüzü mü kaçırdınız yoksa?"
Kendimi ağırdan satma planlarım, bu sabahın tüm huzursuzluğu ve çaresizliğiyle birlikte o siyah arabanın kaputuna çarpmıştı.


