Masama oturdum, kulaklıklarımı taktım ve dünyayla bağlantımı tamamen kestim. Önümde koskoca bir bütçe raporu vardı. Üniversitedeki son senemde bu tarz analizler üzerine çok çalışmış, staj yaptığım ajansta milyon liralık bütçelerin nasıl kalem kalem dağıtıldığını bizzat deneyimlemiştim. Murat Bey her ne kadar beni köşeye sıkıştırmaya, hatamı bulmaya çalışsa da ona bu kozu vermeyecektim.
Parmaklarım klavyenin üzerinde hızla hareket ederken, excel tabloları arasında adeta kayboldum. Zamanın nasıl geçtiğini, ofisteki insanların ne zaman ayaklandığını fark etmedim bile. Saatime baktığımda akşam yediyi çoktan geçtiğini gördüm. Açık ofisteki ışıkların yarısı söndürülmüştü, içeride sadece birkaç kıdemli çalışan ve bütçe dönemindeki finans ekibi kalmıştı. Bir de... karşıdaki o cam oda.
Murat’ın odasının ışığı hâlâ yanıyordu. Başımı kaldırıp baktığımda, onun da masasının başında dirseklerini masaya dayamış, dikkatle önündeki ekrana baktığını gördüm. Ceketini hâlâ giymemişti, gömleğinin kolları yukarı katlanmıştı. Bir an için başını ekrandan kaldırıp benim olduğum tarafa baktı. Göz göze geldik. O mesafeden bile o buz gri gözlerin soğuk pırıltısını seçebiliyordum. İstifimi bozmadım, hafifçe başımı önümdeki ekrana çevirip son kontrollerimi yaptım ve raporu kaydettim.
Eşyalarımı toplayıp tam yerimden kalkıyordum ki, o cam kapının açılma sesini duydum. Murat, elinde anahtarları ve telefonuyla odasından çıktı. Adımları doğrudan benim masama doğru yöneldi.
"Hâlâ buradasınız, Derya Hanım," dedi, sesinde günün yorgunluğunun getirdiği hafif bir boğukluk vardı ama o mesafeli tonunu kaybetmemişti.
"Raporu bitirmek istedim Murat Bey," dedim, çantamın askısını omzuma takarken. "Sabah masanızda olacağını söylemiştim. Mail olarak da ilettim şimdi."
Murat masamın kenarına hafifçe yaslandı. Aramıza yine o tuvalette sıktığım hafif, taze parfüm kokusu yayıldı. Gözleri bir an için masamın üzerindeki boş kahve bardağına, ardından da benim hafifçe yorulmuş ama dik duran yüzüme kaydı.
"Bu kadar hırslı olman şaşırtıcı," dedi, ses tonunu sadece ikimizin duyabileceği bir tonda tutarak. "Genelde yeni mezunlar saat beş dedi mi kapıya koşar. Seni buraya bağlayan şey ne? Sadece iş mi, yoksa kanıtlamak istediğin başka bir şey mi var?"
Sorduğu soru kalbimin bir an hızla çarpmasına neden oldu. Evdeki o sevgisizliği, abimin bencilce parama göz dikişini, babamın bitmek bilmeyen o karanlık dramını ona anlatacak değildim. Kendimi ağırdan satmalı, gizemimi korumalıydım. Benim zayıflığımı görmesine izin veremezdim.
"Kendimi kimseye kanıtlamak zorunda değilim, Murat Bey," dedim, gözlerinin tam içine, o buz gri derinliğe bakarak. "Ben sadece işimi en iyi şekilde yapıyorum. Çünkü benim için bu iş, sadece bir başlangıç değil. Çok daha fazlası."
Murat bu cevabı beklemiyormuş gibi hafifçe kaşlarını kaldırdı. Dudaklarında o bildik, çözülmesi zor tebessüm belirdi. "Güzel. Fazlasını her zaman severim," dedi. Ardından yaslandığı yerden doğruldu, üzerindeki o yorgun ama karizmatik havayla bana baktı. "Çıkıyorsanız, aşağı kadar eşlik edeyim. Hava karardı."
Bu teklif, aramızdaki o profesyonel duvarın ilk defa hafifçe esnediği andı. Ama hemen yelkenleri suya indirmeyecektim. "Teşekkürler, gerek yok. Ben otobüsle döneceğim zaten, durağa yürüyeceğim," dedim, mesafemi milim bozmayarak.
"Sana arabamla bırakayım demedim zaten Derya Hanım," dedi Murat, gözlerinde ilk kez muzip, inatçı bir pırıltıyla. "Sadece plazadan çıkana kadar eşlik edeyim dedim. Koridorlar bu saatte tekin olmaz."
Lafı öyle bir çevirmişti ki, bir an bozulsam da yüzümdeki o sakin ifadeyi korudum. "Tabii, buyurun," dedim.
Birlikte asansöre bindik, lobiden geçip plazanın o büyük döner kapısından dışarı çıktık. Ankara'nın o kuru, ayaz havası anında yüzümüze çarptı. Çantamı sıkıca tutup ona döndüm. "Hayırlı akşamlar, Murat Bey."
"İyi akşamlar, Derya. Yarın sabah o bütçeyi inceleyeceğim, umarım dünkü kadar kusursuzdur," dedi. Bu kez bana ilk defa soyadımla değil, sadece adımla hitap etmişti. Bu küçük detay, soğuk havada bile içimi tuhaf bir şekilde ısıttı.
Arkasını dönüp o lüks siyah arabasına doğru yürürken, ben de otobüs durağına doğru adımladım. Cebimdeki telefon titredi. Annemden gelen bir mesajdı: "Baban eve geldi, sessizce odasına geçti. Yemek yemedik. Geleceksen ekmek al."
Derin bir iç çektim. O parıltılı dünyadan çıkıp yine kendi gerçeğime dönüyordum. Ama bu sefer durağa yürürken içimde eskisinden çok daha büyük bir inanç vardı. O buz gri gözlerin sahibi, benim bu hayattan çıkış biletim olacaktı; bunu çok daha net hissediyordum artık.
Otobüsten indiğimde mahallenin fırınına uğrayıp taze, sıcak bir ekmek aldım. Plazanın o yüksek, cam kulelerinden çıkıp bu dar sokaklara dönmek her seferinde garip bir tezat hissettiriyordu ama bu kez içimdeki o iş sarhoşluğu ve başarmışlık hissi, sokakların kasvetini bastırıyordu. Apartmanın merdivenlerini çıkıp kapıyı açtım.
İçeri girdiğimde dün geceki o ağır, fırtınalı havadan eser yoktu. Ev sessizdi ama bu kez huzursuz bir sessizlik değildi. Babam odasına çekilmişti, abim ise zaten söylediği gibi arkadaşlarıyla dışarıdaydı; evde olmaması tam anlamıyla bir nefes alma alanıydı benim için.
"Anne, ben geldim," diyerek mutfağa geçtim.
Annem tezgâhın önünde çay dolduruyordu. Yüzündeki o şişlikler hafifçe inmişti. Beni görünce zoraki de olsa hafifçe gülümsedi. Sanki dün gece salonda o koltukta oturan, ağlayan, ona "Boşan anne" dediğim kadın o değilmiş gibi, ikimiz de hiçbir şey olmamış gibi davranmayı seçtik. Bazen bu evde hayatta kalmanın yolu, yaraları hiç açılmamış gibi saklamaktır, bunu iyi biliyordum.
"Hoş geldin kızım. Aç mısın? Sana da dolduruyorum çay," dedi, sesindeki o alışılmış, dingin anne tonuyla.
"Hoş bulduk. Çok aç değilim ama çay iyi gelir," dedim ekmeği masaya bırakırken.
Mutfak masasında karşılıklı oturduk. Havadan sudan, ofisteki yemeklerin güzelliğinden, Ankara'nın iyice bastıran ayazından konuştuk. Derin mevzulara, babama ya da abime hiç girmedik. Sadece iki kadın gibi, sakin sakin çayımızı yudumladık. Bu yarım saatlik sessiz ateşkes, günün tüm yorgunluğunu üzerimden alıp götürdü.
Çayım bitince müsaade isteyip odama geçtim. Üzerimdeki o ağır, resmi iş kıyafetlerini, gri ceketimi ve siyah pantolonumu hızla çıkarıp gardıroba astım. Yerine yumuşak, rahat bir ev kıyafeti giydim. Saçımdaki o sıkı at kuyruğunu çözdüğümde başımın arkasındaki o hafif sızı da dağıldı.
Yatağımın içine kurulup bilgisayarımı kucağıma aldım. İşte şimdi asıl özgürlük alanım başlıyordu. İnternet tarayıcısını açıp kiralık ev ilanları veren sitelere girdim. Konum olarak plazaya çok uzak olmayan, ama bu mahalleden ve bu evden fersah fersah uzakta, kendime ait küçük bir dünya arıyordum. 1+1, kutu gibi de olsa, sadece anahtarının bende olduğu, kimsenin bencilce istekleriyle huzurumu kaçıramayacağı bir ev...
İlan fotoğraflarına tek tek bakarken içimdeki o umut iyice yeşerdi. Bütçemi düşündüm, ay sonuna kadar kendimi ne kadar sıkmam gerektiğini hesapladım. Zor olacaktı, avans istemeden bu ayı kapatmak için direnecektim ama o plazadan alacağım her maaş, beni bu ekrandaki evlerden birine bir adım daha yaklaştıracaktı.
Ekranı kapatıp gözlerimi tavana diktiğimde, zihnimde yine o döner kapının önündeki an canlandı. Murat'ın o lüks siyah arabasına binerken bana ilk kez ismimle hitap edişi... "İyi akşamlar, Derya."
O buz gri gözlerin inatçı bakışı, bu ev ilanlarından çok daha büyük bir kurtuluşun anahtarı gibiydi. Kendimi ağırdan satmaya devam edecektim; işimle, duruşumla, mesafemle onun o aşılmaz duvarlarını tek tek indirecektim.
Yarın sabah o bütçe raporu masasında olacaktı. Ve oyun, asıl şimdi başlıyordu.



