O buz gri gözlerin odağında, Ankara ayazının ortasında öylece kalakalmıştım. Evde babamdan yediğim o ağır fırça, abimin fütursuzca beni kenara itişi ve annemin o sinir bozucu çaresizliği hâlâ zihnimde taze bir yara gibi sızlarken, kurtuluşum olarak gördüğüm adam tam karşımda, lüks arabasının içinde bana bakıyordu. Bir yanım o arabaya binmek için can atıyor, diğer yanım ise kendimi ağırdan satma, aradaki profesyonel mesafeyi koruma kuralımı hatırlatıyordu.
"Şey... Evet, Murat Bey," dedim, sesimi titretmemeye çalışarak. Çantamın askısını daha sıkı kavradım ve omuzlarımı dikleştirdim. "Küçük bir aksilik oldu, otobüsü birkaç saniyeyle kaçırdım."
Murat, direksiyondaki parmaklarını hafifçe oynattı. Gözleri yüzümde, muhtemelen sabahın bu erken saatinde evimin iki sokak ötesinde ne aradığımı çözmeye çalışır gibi gezindi. Ama ne bir soru sordu ne de o kibirli duruşundan ödün verdi. Sadece yan koltuğu işaret ederek kapıyı açtı.
"Atlayın," dedi, net ve emir kipiyle. "İlk günden mesaiye kalıp ikinci gün toplantıya geç kalmanızı izlemek istemiyorum. Şirketin bütçesi size emanet, zamanınız kıymetli."
Daha fazla naz yapmanın ya da gurur yapıp plazaya geç kalmanın bir anlamı yoktu. Üstelik cüzdanımdaki o kısıtlı parayı taksiye yatırmak şu an yapacağım en büyük aptallık olurdu. "Teşekkür ederim," diyerek arabanın kapısını açtım ve yan koltuğa oturdum.
Arabanın içi dışarıdaki ayaza inat sıcacıktı. Deri koltukların o lüks kokusu, hafif bir erkek parfümüyle birleşmişti. Murat vitesi değiştirip arabayı hareket ettirirken, sessizlik anında aramıza bir duvar gibi örüldü. İkimiz de dikiz aynasından ya da yan gözle birbirimizi süzüyorduk ama çıt çıkmıyordu.
"Ev buralarda mı?" diye sordu aniden, gözlerini yoldan ayırmadan.
"Evet, iki sokak arkada," dedim kısa keserek. Evimin o rutubetli, kavgalı, sevgisiz atmosferini bu arabanın lüksüne ortak etmeye hiç niyetim yoktu.
"Anlıyorum," dedi. Sesindeki o bıkkın ton, dün akşam telefonda annesine verdiği o tepkiyi hatırlattı bana. O an fark ettim; ikimiz de aslında kendi ailelerimizin yarattığı o görünmez hapishanelerden kaçmaya çalışıyorduk. O, holding veliahdı olarak üzerine yıkılan o büyük sorumluluklar ve evlilik baskısıyla boğuşuyordu; bense beni paraya sıkıştırıp sömürmeye çalışan bir aileyle. Aynı arabanın içinde, tamamen farklı dünyaların insanlarıydık ama sırtımızdaki yükler birbirine o kadar benziyordu ki...
Plazanın otoparkına girdiğimizde saat tam sekiz buçuktu. Murat arabayı kendi özel yerine park etti ve motoru durdurdu. Emniyet kemerini açarken bana döndü. O buz gri gözleri, bu kez otoparkın loş ışığında daha da koyu, daha da derin görünüyordu.
"Raporu inceledim, Derya," dedi. Yine soyadımı kullanmamıştı. "Beklediğimden de titiz bir iş çıkarmışsın. Hatta finans müdürünün bile gözünden kaçan iki kalemi yakalamışsın."
Dudaklarıma o her zamanki profesyonel, kendinden emin ve hafif mesafeli tebessümü kondurdum. "Teşekkür ederim Murat Bey. İşimi şansa bırakmayı sevmem," dedim ve çantamı alıp kapıyı açtım. "Beni bıraktığınız için de tekrar teşekkürler."
"Rica ederim. Ama yarın o otobüsü kaçırma," dedi, gözlerinde yine o muzip, inatçı pırıltıyla. "Her sabah karşına çıkmam."
Arabadan inip asansöre doğru yürürken içimde hafif bir rüzgar esiyordu. Kendimi ağırdan satma stratejim, onun bu beklenmedik hamlesiyle sarsılmamıştı; aksine, beni kendi arabasına alacak kadar dikkatini çekmeyi başarmıştım.
Tam asansörün aynasında sıkıca topladığım saçlarımı düzeltiyordum ki telefonuma bir mesaj düştü. Ekrandaki ismi görünce kaşlarım çatıldı. Arayan abimdi.
"Akşam eve gelirken bana sigara al, param kalmadı. Bir de anneme söyle, babamın borçlandığı adamlar mahalleye uğramış, dikkat etsin."
Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım. Evdeki o pislik, ben ne kadar uzağa kaçarsam kaçayım, o şeffaf cam plazanın kapısına kadar beni takip ediyordu. Ama asansörün kapısı açılıp ofis katına adım attığımda, yüzüme yine o sarsılmaz maskemi taktım. Bu savaşı ben kazanacaktım. Hem evdekilere karşı, hem de o buz gri gözlerin sahibine karşı.
Asansörden çıktığımda ellerim öfkeden tir tir titriyordu. Abimin o fütursuzca attığı mesaj zihnimde yankılanırken, daha masama bile oturamadan telefonum bu kez acı acı çalmaya başladı. Ekranda yine onun adı yazıyordu. Ofis koridorunun ortasında dikkat çekmemek için hızla adımlarımı yangın merdivenine doğru yönlendirdim. Ağır demir kapıyı arkamdan kapatıp telefonu kulağıma götürdüm.
"Ne var yine?" dedim, sesimi ne kadar alçak tutmaya çalışsam da içimdeki nefret dışarı sızıyordu.
"Bana bak," dedi abim, pişkin ve hırslı bir ses tonuyla. "Sana mesaj attım, cevap vermedin. O kadar maaş alıyorsun, ne yaptın paraları? Hemen bana bir iki bin lira ateşle, acil."
Duyduklarımla beynim sıçradı. "Sen kafayı mı yedin ya?" diye tısladım dişlerimin arasından. "Ben daha işe başlayalı iki gün oldu, iki gün! Ne maaşından, ne parasından bahsediyorsun sen? Ayrıca dün geceki paranı ne yaptın, daha sabah eve yeni sızdın!"
"Sorgulama beni Derya, bitti işte! Kumarda kaybettim, oldu mu? Üstüme geldiler, mecbur kaldım," dedi hiç utanmadan. Sesi telefondan o kadar rahat geliyordu ki, yerin dibine batsın istedim. O parıltılı plazanın merdiven boşluğunda, abimin kumar pisliğini dinliyordum.
"Yazıklar olsun sana," dedim, iğrenerek. "Pislik herif. Bir kuruş bile yok bende, olsa da sana vermem."
"Kes sesini de dinle!" diye sesini yükseltti aniden. "Sadece benim derdim mi sanıyorsun? Babam bugün yine işe gitmemiş. Haftalardır doğru düzgün uğramıyormuş zaten, adamı bugün resmen kapının önüne koymuşlar, işten çıkarıldı! Evde beş kuruş para yok, borçlular kapıda. Git patronundan avans mı istiyorsun, ne yapıyorsan yap ama eve o parayı getir!"
Dünya bir anlığına ayaklarımın altından kaydı. Babam işten çıkarılmıştı, abim parayı kumarda yemişti ve borçlu adamlar mahallede fink atıyordu. Üstelik benden, daha ikinci günümde o buz gri gözlerin sahibinden, Murat’tan gidip avans istememi bekliyorlardı. Şirkete mahcup olmamak için kapatıcımın dibini sıyırırken, onların bencil pislikleri beni köşeye sıkıştırıyordu.
İçimdeki o gururlu, eğitimli ve günlerdir bastırılan Derya bir anda patladı. Korkup geri çekilmek yerine, telefona doğru adeta kükredim:
"Bana bak!" dedim, sesimin yangın merdiveninde yankılanmasını zerre umursamayarak, son derece sert ve keskin bir tonda. "Sen de, o babam olacak adam da haddinizi bileceksiniz! Ben sizin arkanızı toplamak için okumadım, bu şirkete de sizin pisliklerinizi taşımak için girmedim! Babam işe gitseydi, sen de o ceplerindeki parayı kumarda yemeseydin! Git kimden borç aldıysan ona öde, bana ne babamın işinden ne de senin kumarından bahset bir daha!"
"Derya, düzgün konuş benimle, o evde..."
"Konuşmuyorum!" diye kestirip attım, gözlerimden öfke gözyaşları fışkırırken. "Dua edin bu işe tutunup o evden defolup gideyim. Bir daha beni iş saatimde arayıp tek bir kuruş istersen, o borçluları bizzat ben senin başına toplarım! Defol!"
Telefonu suratına kapattım. Göğsüm hızla inip kalkıyordu. Duvara yaslanıp gözlerimi kapattım. Hani profesyonelliğimi koruyacaktım? Hani evdeki pisliği buraya yansıtmayacaktım? Her şey üst üste geliyordu.
Derin derin nefes alarak göz altlarımı kontrol ettim. Kapatıcımın bittiği o solgun yüzüme, öfkeden kırmızı lekeler eklenmişti. Kendimi zorla topladım, üzerimdeki siyah ceketi düzelttim ve kapıyı açıp koridora çıktım. Ne olursa olsun yıkılmayacaktım. Murat’ın karşısına bu acizlikle çıkmayacaktım.
Tam koridorun köşesini dönmüştüm ki, karşımda o dik ve heybetli silueti gördüm. Murat, elinde birkaç evrakla odasından çıkmış, tam karşımda duruyordu. O buz gri gözleri, öfkeden kızarmış yüzüme ve ellerimin titremesine kilitlendi. Gözlerini hafifçe kısarak beni süzdü.
"Derya Hanım? Bir sorun mu var?" diye sordu, sesindeki o inatçı ve her şeyi anlayan tonla.

