İçeriğe geç

HEP SENİ BEKLEDİM

Bölüm 5 · 6 dk okuma

HEP SENİ BEKLEDİM

Bölüm 5

5. BÖLÜM ÇATIŞMA

​"Merak etmeyin Murat Bey," dedim, sesimi ne çok yüksek ne çok kısık, tam ayarında tutarak. "İş konusundaki dikkatim, adımlarımdan çok daha sağlamdır. Bunu zamanla siz de göreceksiniz zaten."

​Murat’ın çelik gri gözlerinde bir anlık bir şaşkınlık dalgası gelip geçti. Muhtemelen yeni mezun bir kızın ondan korkup kekelemesini bekliyordu. Karşı koyuşum, o sarsılmaz inadına çarpan ilk dalga olmuştu. Dudakları hafifçe yukarı kıvrılır gibi oldu ama bunu hemen gizleyip o sert ifadesine geri döndü.

​"Göreceğiz," dedi sadece. Arkasını dönüp o büyük, cam kapılı odasına doğru yürürken adımları her zamanki gibi mağrurdu.

​İK uzmanı kadın derin bir nefes alıp bana döndü. "Açıkçası iyi toparladınız Derya Hanım. Murat Bey’e karşı geri adım atmamanız güzel, çünkü o zayıflıktan hiç hoşlanmaz. Buyurun, sizin masanız burası."

​Bana gösterilen masa, tam da Murat Bey’in o cam odasını gören bir açıdaydı. Bilgisayarımın başına geçip bana verilen ilk oryantasyon dökümanlarını incelemeye başladım. Ama ne kadar odaklanmaya çalışsam da, gözlerim istemsizce o cam bölmeye kayıyordu. Murat içeride hararetli bir şekilde telefonla konuşuyor, bazen elindeki kalemle masaya vuruyordu. Gerçekten de çok yakışıklı, karizmatik bir adamdı. Bu şirketin veliahdıydı; tam da benim hayal ettiğim, beni o bencil abimden ve öfkeli babamdan çekip alabilecek o güçte bir adam...

Saat tam 12:00 olduğunda ofistekiler yavaş yavaş hareketlenmeye başladı. Ekip arkadaşlarından biri yanıma gelip yemekhanenin üst katta olduğunu söyledi. Birlikte yukarı çıktık. Yemekhane, lüks bir restoranı aratmayacak kadar şık ve moderndi. Sıraya girip yemeğimi aldığımda içimden derin bir nefes aldım. Yemek harikaydı ve her şeyden önemlisi şirketin çalışanlarına sağladığı ücretsiz bir imkandı. “Bu çok iyi bir şey,” diye düşündüm çorbamdan bir kaşık alırken. “En azından öğle yemeklerine para vermeyeceğim. Cebime kalacak her kuruş, o evden taşınmam için bir tuğla demek.”

​Yemek çok iyi geçmiş, ekiple de ufak ufak kaynaşmıştım. Tam yemeğim bitip masadan kalkacakken cebimdeki telefon titredi. Ekrana baktım; annem arıyordu. İçimi ani bir sıkıntı kapladı. Masadakilere kibarca gülümseyip biraz uzaklaştım ve telefonu açtım.

​"Efendim anne?"

​"Kızım..." dedi annem, sesi ağlamaklı ve telaşlıydı. "Baban hâlâ eve gelmedi, telefonunu da açmıyor. Abin de sabah o kavga yüzünden bana sarıp durdu, kahvaltı bile etmeden çıktı. Ne yapacağız biz? Hep senin yüzünden, o dili bir tutamadın..."

​Gözlerimi kapatıp sabır diledim. Şirketin o parıltılı, huzurlu havasından bir anda çekilip yine o rutubetli evin kaosuna fırlatılmıştım. "Anne iş yerindeyim, sonra konuşalım," deyip telefonu kapatmak zorunda kaldım. Evdeki o sevgisiz fırtına ne yaparsam yapayım arkamdan geliyordu.

​Masama döndüğümde moralim bozulmuştu ama dik durmalıydım. Tam o sırada cam kapı hızla açıldı. Murat, elinde kalın bir dosya diziniyle doğrudan benim masama doğru yürüdü. Dosyayı masamın üzerine sertçe bır8aktı.

​Öğlene doğru cam kapı hızla açıldı. Murat, elinde kalın bir dosya diziniyle doğrudan benim masama doğru yürüdü. Dosyayı masamın üzerine sertçe bıraktı.

​"Madem dikkatine bu kadar güveniyorsun, bu akşamki büyük sunumun tüm verilerini kontrol etmeni istiyorum," dedi, gözlerini üzerime dikerek. "Saat beşe kadar vaktin var. Tek bir rakam hatası bile istemiyorum. İlk günün olması beni ilgilendirmez."

İlk günüm olması onu ilgilendirmez imiş... Ben bu ülkenin en iyi üniversitelerinden birinde eğitim aldım ve her sene kendimi geliştirmek için staj yaptım. Beni buradaki diğer tecrübesiz, hiçbir şeyden anlamayan kızlar gibi sanıyor olması, içimden gözlerimi devirmeme sebep oldu. Ama o buz gibi odada duruşumu milim bozmadım.

Bana resmen meydan okuyordu. Koridordaki o dik duruşumun bedelini, beni işin altında ezmeye çalışarak ödetmek istiyordu. Saat bire geliyordu; yani önümde sadece dört saat vardı ve dosya derya denizdi.

​"Tabii ki, saat beşte masanızda olur," dedim, istifimi hiç bozmadan. Dosyayı önüme çektim.

​​Tam hırsla kalemi elime alıp dosyanın ilk sayfasına bakmıştım ki telefonum masanın üzerinde yeniden titredi. Ekranda abimin adını gördüm. Sabah banyonun önünde benden lafı yiyen adam, şimdi ne yüzle arıyordu? Ofisin ortasında dikkat çekmemek ve bu gerginliği iş yerime yansıtmamak için hemen saate baktım. Daha vaktim vardı. Dosyayı masada bırakıp hızlı adımlarla koridoru geçtim ve plazanın geniş, açık hava terasına çıktım. Soğuk hava yüzüme çarparken telefonu hırsla kulağıma götürdüm.

​"Ne var?" dedim, sesimin tonunu korumaya çalışarak.

​"Bana bak," dedi abim, arkadan gelen araba seslerinin arasından. "Annem aradı, babam eve gelmemiş. Akşam ben de eve gelmeyeceğim, arkadaşlarlayım. Annem yine dırdır edip kafamı açmasın diye numarasını engelleyeceğim şimdi. Sana ulaşırsa bana ulaşamadığını söylersin."

​Duyduklarımla sinirden güldüm. "Şaka mısın sen ya?" dedim terasın demirliklerine tutunarak. "Evde dün gece ne yaşandığını görmedin mi? Kadın orada tek başına kafayı yiyor, babamın nerede olduğu belli değil, senin tek derdin arkadaşlarınla keyif çatmak mı? Telefonu kapatmak mı?"

​"Bana felsefe yapma Derya," diye kestirip attı her zamanki umursamazlığıyla. "Benim zaten canım sıkkın, bir de sizin evdeki bitmek bilmeyen dramınızı çekemem. Hem ilk günün diye öyle hemen havaya girme. İşi sağlama al da şu eve üç beş kuruş faydan dokunsun artık, sırf faturaya çalışmayalım."

​İçimdeki öfke o an zirveye ulaştı. Sesimin dışarıya taşmamasına dikkat ederek dişlerimin arasından tısladım: "Hayırdır ya? Senin bu eve çok mu katkın oluyor da benden hesap soruyorsun? Pislik..." Ağzımdan çıkacak daha ağır lafları, küfürleri son anda yuttum. Kendimi zorla kontrol ettim. Burası benim kurtuluşum olan iş yeriydi ve evdeki o pisliği buranın havasına bulaştırmaya niyetim yoktu.

​"Bana bak, bir daha beni iş saatimde abuk subuk bencil dertlerin için arama. Ne haliniz varsa görün," diyerek telefonu suratına kapattım.

​Derin derin nefes alarak terasta birkaç saniye bekledim. Yüzüme çarpan esintiyle sakinleşmeye, az önceki o çirkin tartışmanın izlerini silmeye çalıştım. Üzerimi, saçlarımı düzelttim. Aynen planladığım gibi, bu aile trajedisini profesyonel hayatıma yansıtmayacaktım.

​Yüzüme yine o kendinden emin ifadeyi takınıp ofise, masamın başına geri döndüm. Telefonu tamamen sessize alıp ters çevirdim ve hırsla dosyaya daldım. Gözlerim ağrıyana, dün yediğim o ayazın acısı omurgama vurana kadar durmadan, adeta intikam alır gibi çalıştım.

Saat tam 16:55’te dosyanın son sayfasını kapatıp yerimden kalktım. Ceketimi düzelttim, saçlarımı arkama attım. Cam kapıya yaklaşıp kapıyı hafifçe vurdum. İçeriden gelen o tok "Gir" sesiyle kapıyı açtım.

​"Dosyanız hazır, Murat Bey. İstediğiniz gibi tüm kontrolleri yaptım, hiçbir hata yok," diyerek dosyayı masasına bıraktım.

​Murat şaşırmıştı, saate baktığını gördüm. Başını yavaşça kaldırdı ve o buz gri gözlerini doğrudan benimkilere dikti. O kadar açık, o kadar soğuk bir griydi ki, insana bir an kış ortasında ayazda kalmış gibi hissettiriyordu. Tam bir şey söylemek için ağzını açmıştı ki, masasının üzerindeki telefonu çalmaya başladı. Arayan ekranda "Annem" diye kayıtlıydı. Murat telefonu açıp kulağına götürdüğünde yüzü her zamankinden daha çok kasıldı.

​"Efendim anne?" dedi, sesi bir anda bıkkın bir hal almıştı. "Hayır, söyledim ya sana, o konuyu kapattık... Kiminle evleneceğime ya da hayatıma kimi alacağıma siz karar veremezsiniz."

​Karşı taraftan gelen sesleri duyamıyordum ama Murat’ın annesinin ona baskı yaptığı her halinden belliydi. Murat telefonu hırsla kapatıp masaya fırlattı. O buz gri gözleri tekrar beni bulduğunda, o inatçı bakışların arkasındaki o büyük aile baskısını ilk kez çıplak bir şekilde gördüm. Bir anlığına o soğuk bakışlarında bir çaresizlik mi gördüm, yoksa bana mı öyle gelmişti?

​"Bir şey mi vardı Derya Hanım?" dedi, az önceki telefonun sinirini benden çıkarmak ister gibi sert bir sesle. "Dosyayı bıraktıysanız çıkabilirsiniz."

​İşte tam bu andı. Kendimi ağırdan satmam, onun bu fevri çıkışlarına prim vermemem gerekiyordu. Ne kadar yakışıklı olursa olsun, ona hemen teslim olacak, her terslemesinde sinecek bir kız olmadığımı anlamalıydı.

​"Hayırlı akşamlar, Murat Bey," dedim sadece. Sesimdeki o ölçülü, ne çok sıcak ne çok soğuk tonu koruyarak hafifçe başımı eğdim. Başka hiçbir şey söylemeden, arkamı dönüp odasından çıktım. Onun o buz gri gözlerinin arkamdan beni izlediğini sırtımda hissetsem de dönüp bakmadım.

​Masama dönüp eşyalarımı toplarken içimde garip bir zafer duygusu vardı. Murat inatçıysa, ben daha inatçı olacaktım.

Bölüm sonu

6 yorum