Ertesi sabah hayata gözlerimi açmak, üzerime tonlarca beton dökülmüş gibi hissettirdi. Çok kötü bir şekilde uyandım. Uzun, kumral saçlarım birbirine girmiş, ağlamaktan kuruyan gözyaşlarıma bulanarak yüzüme yapışmıştı. Dün durakta yediğim o ayaz, zayıf bedenimi adeta felç etmişti; her yerim, her bir kemiğim sızlıyordu. Kendimi öyle halsiz, öyle bitkin hissediyordum ki, sanki bu yatakta sadece bir gecedir değil de aylardır hasta yatıyormuşum gibi zorlandım doğrulurken. Aynaya bakacak yüzüm yoktu.
Ruhumdaki ve bedenimdeki o kirli histen kurtulmak için kendimi banyoya attım. Sıcak suyun altına girdiğimde, su tenime değdikçe kemiklerimin sızısı biraz olsun hafifler gibi oldu. Gözlerimi kapatıp suyun sesine sığındım, plazanın o sıcak camlarını düşündüm tekrar. Ancak bu huzur da çok uzun sürmedi.
Duştan çıkıp üzerime bornozu geçirirken kapı hırsla yumruklandı. Abimin o bencil, emir kipiyle dolu sesi banyonun kapısını delip geçti. "Sanki faturaya bir katkın var da içeride saatlerce keyif yapıyorsun! Çık ulan artık, işe geç kalacağım senin yüzünden!"
Havlunun ucuyla ıslak saçlarımı sıkarken kapıyı hızla açtım. Tam karşısında durdum, ela gözlerimi onun o kibirli gözlerine diktim. "Merak etme," dedim, sesimdeki her bir kelimeyi zehre bulayarak. "Sen lütfedip eve üç beş kuruş fırlattığında o paranın nereye gittiğini çok iyi biliyorsun. Kendi faturanı fazlasıyla ödüyorsun nasılsa, benim suyumun lafını yapma."
Abim bu lafın altında ezildi, yüzü gerildi ama üste çıkacak bir şey bulamadan, öfkeyle homurdanarak yanımdan geçip gitti. En azından bu sefer lafı ben sokmuştum.
Odama geçip hazırlanmaya başladım. Saçlarımdaki düğümleri canım yana yana taradım, kurutup omuzlarımdan aşağı serbest bıraktım. Dünkü solgunluğumu gizlemek için yüzüme hafif bir renk vermeye çalıştım ama ela gözlerimin altındaki o mor halkaları kapatmak imkansızdı. Üzerime temiz, düzgün bir bluz ve siyah bir etek giydim. Aynadaki bu kız, o harabe evin içindeki bir çiçek gibi sırıtsa da, dışarıdaki o parıltılı dünyaya ait olabilmek için tek şansımdı bu özenli görünüşüm.
Mutfağa, kahvaltı masasına adım attığımda havadaki o ağır gerilim henüz dağılmamıştı. Annem çay bardaklarını masaya sertçe bırakıyordu. Beni görür görmez içindeki o birikmiş zehri kusmaya başladı. "Senin yüzünden kaç defa kavga çıkacak bu evde? Başımızda erkek kalmadı senin yüzünden! Bak baban da gelmedi eve, nerede sabahladı belli değil. Hep senin o dik başlılığın yüzünden!"
Önce sustum. Boğazıma bir düğüm oturdu, içim acıdı. Kendi annemin beni suçlaması, babamın yokluğunun faturasını bana kesmesi canımı çok yaktı. Ama sonra, dün geceki o ağlama krizlerinin yerini alan o amansız öfke tekrar canlandı içimde. Dik durdum.
"Belki de yine başka karılara gitmiştir anne," dedim, sesimi hiç titretmeden, olabildiğince düz bir tonda. "Her tartışmayı fırsat bilip kaçtığı gibi..."
Annem elindeki çay kaşığını tabağa düşürdü. Yüzündeki o öfkeli ifade bir anda buz kesti, gözlerindeki ışık söndü. Söylediğim o acı gerçek, yıllardır halının altına süpürdüğü o en büyük korkusuydu. Hiçbir şey diyemedi. Bakışları mutfak penceresinden dışarıya, çok uzaklara daldı. O an ne kadar kırıldığını, içinin nasıl yandığını gördüm ama artık benim de birilerini teselli edecek gücüm kalmamıştı.
"Ben çıkıyorum," dedim sessizce.
Çantamı aldım, arkama bakmadan o kasvetli evden bir kez daha çıktım. Sokaktaki soğuk hava yüzüme çarparken tek bir şeye odaklanmıştım: Telefonumun çalmasına. O sıcak plazadan gelecek o tek bir kabul telefonuna...
Telefonun çalmasıyla olduğum yerde durdum. Kalbim bir anlığına boğazımda attı sandım. Hemen hızlıca sağa sola bakıp, apartman kapısının hemen önündeki o eski ahşap banka oturdum. Titreyen ellerimle çantamdan telefonu çıkarırken derin bir nefes alıp kendimi sakinleştirmeye çalıştım. Ekranda dün gittiğim o üçüncü yerin, o devasa ve sıcak plazanın numarası yanıp sönüyordu.
Telefonu yanıtladım. Evdeki o bağrışmaların, annemin zehirli sözlerinin ve üzerimdeki o ağır yorgunluğun izlerini sesimden tamamen silerek, sesimi ölçülü ve tatlı tutmaya özen gösterdim.
"Alo, buyurun?" dedim, olabildiğince profesyonel ve kendinden emin bir tonda.
"Merhaba, Derya Hanım ile mi görüşüyoruz?" Karşıdaki ses, dün beni mülakatta karşılayan o güler yüzlü insan kaynakları uzmanına aitti. Sesindeki o pozitif ton, sabahın bu kör saatinde içimi ısıtmaya yetti.
"Evet, benim, buyurun," dedim, heyecanımı bastırmak için sol elimi dizime bastırarak.
"Derya Hanım, dün gerçekleştirdiğimiz mülakat süreçleriniz yönetim tarafından oldukça olumlu değerlendirildi. Sizinle çalışmayı çok isteriz. Pazartesi günü sabah saat 09:00'da gerekli evraklarla birlikte şirketimizde iş başı yapabilir misiniz?"
O an zaman durdu sandım. Gökyüzündeki o gri bulutlar dağıldı, sokaktaki o soğuk ayaz bir anda yok oldu. "Tabii ki," dedim, sesimin sevinçten titrememesine gayret ederek. "Çok teşekkür ederim, pazartesi günü tam saatinde orada olacağım."
Telefonu kapattığımda bankta öylece kalakaldım. Başarmıştım. O cehennem gibi evden çıkmak için, kendi ayaklarımın üzerinde durmak için ilk büyük adımı atmıştım. İçimden bir çığlık atmak, sokaklarda koşmak geliyordu. Telefonu göğsüme bastırıp gözlerimi kapattım.
“Gidiyorum,” diye fısıldadım kendi kendime. “O sıcak plazaya gidiyorum. Artık her şey değişecek.”
Pazartesi sabahı o devasa binanın döner kapısından içeri adım attığımda, içimde sadece işe başlamanın heyecanı değil, yepyeni bir hayata doğmanın umudu vardı. Şirketin o modern, parıltılı koridorlarında yürürken genel müdürlük katına yönlendirildim. Evraklarımı teslim etmek ve ekiple tanışmak için asansörden indiğim an, birine sertçe çarptım.
Elimdeki dosyalar yere saçılırken, "Çok özür dilerim, önüme bakmıyordum," diyerek hemen yere eğildim.
"Biraz daha dikkatli olamaz mısınız?"
Yukarıdan gelen ses o kadar soğuk, o kadar mesafeli ve sertti ki, başımı hızla yukarı kaldırdım. Karşımda, kusursuz kesim siyah takımıyla, çelik gibi gri gözlerini bana dikmiş bir adam duruyordu. Yüz hatları mermerden oyulmuş gibi pürüzsüz ama bir o kadar da inatçı ve kibirliydi. Göz göze geldiğimiz o ilk saniye, sanki etraftaki tüm sesler çekildi. Kalbimin ritmi, dün geceki heyecandan çok daha farklı bir şekilde, adeta göğüs kafesimi yırtacakmış gibi hızlandı.
Eşyalarımı hızlıca toplayıp bir daha yüzüne bakmadan hızla yürümeye devam ettim. Yerde saçılan dosyalarımı sol elimde toplayıp, sağ elimle de heyecandan ve panikten kırışan eteğimi düzelttim. Kalbim hâlâ kulaklarımda atıyordu. “Kahretsin, tek bir gün... Nazar işte,” diye düşünmeye çalışarak kendimi sakinleştirmeye çalıştım. Yürürken bir yandan da dosyaları kontrol edip düzgün bir sıraya koydum. Sayfalar karışmamıştı neyse ki.
Ama içimdeki o kurt kemirmeye başlamıştı bile: Acaba çarptığım kişi önemli biri miydi? İnşallah bugün içinde bana bir sorun çıkarmazdı. Burası benim son şansımdı; artık ne bu eve dönecek ümidim ne de başka kapıları aşındıracak takatim kalmamıştı. Eğer bugün burada bir çuval inciri berbat ettiysem, kendimi asla affetmezdim.
İnsan Kaynakları müdürünün kapısının önüne geldiğimde durdum. Derin bir nefes aldım. Omuzlarımı dikleştirdim, duruşumu ve üzerimi son bir kez düzelttim. Evdeki o sevgisizliği, abimin dırdırını, babamın öfkesini ve az önceki o adamın buz gibi bakışlarını kapının ardında bırakmak zorundaydım. Yüzüme, her şey yolundaymış gibi görünen mükemmel, profesyonel bir ifade takındım ve kapıyı açtım.
İçeride beni dün görüşme yapan kadın güler yüzle karşıladı. "Hoş geldiniz Derya Hanım, tam vaktinde geldiniz," dedi.
"Hoş bulduk, çok teşekkür ederim," dedim, sesimdeki o tatlı tınıyı koruyarak.
Masasına davet etti, uzattığım evrakları tek tek alıp titizlikle kontrol etmeye başladı. Belgeleri dosyaya yerleştirirken başını kaldırıp bana samimi bir şekilde gülümsedi. "Derya Hanım, bizim için yeni mezun istihdamı çok önemli. Şirket olarak eski kalıplara sıkışıp kalmak istemiyoruz; tam aksine yeni, taze ve açık fikirlere çok değer veriyoruz. Sizin enerjiniz ve bakış açınızın da bize çok şey katacağına inanıyoruz."
Bu sözler içimdeki o ezilmişlik hissine o kadar iyi gelmişti ki, doğru yerde olduğumu bir kez daha anladım.
Kadın önündeki sözleşmeyi işaret ederek ses tonunu biraz daha profesyonel bir çizgiye çekti. "Maaş ve yan haklar konusunu dün de üstü kapalı konuşmuştuk biliyorsunuz. Başlangıç pozisyonu için belirlediğimiz tutar, piyasa standartlarının üzerinde. Performansınıza bağlı olarak altı ayda bir güncelleme de yapılıyor. Sizin için de uygunsa, buyurun imzalayalım."
Sözleşmedeki rakama gözüm çarptığında içimden derin bir rahatlama dalgası yayıldı. İyi kötü bir eve çıkmama, o evden tamamen kurtulmama yetecek bir paraydı bu. Kalbimin ritmi sevinçle hızlanırken imzamı attım.
Evrakları teslim ederken içimdeki o korkuyu bastırıp sormadan edemedim. "Şey... Gelirken koridorda biriyle çarpıştım da. Siyah takım elbiseli, biraz sert bakışlı biriydi. Umarım önemli birine çarpmamışımdır."
Kadın hafifçe gülümsedi ama gözlerinde ciddileşen bir ifade belirdi. "Siyah takım elbise ve sert bakışlar mı? Muhtemelen genel müdürümüzün oğlu ve aynı zamanda buranın kreatif direktörü olan Murat Bey'e çarptınız. Kendisi iş konusunda çok titiz ve... Evet, biraz inatçı ve serttir. Ama merak etmeyin, işinizi düzgün yaptığınız sürece bir sorun yaşamazsınız."
Murat... Demek adı Murat’tı.
"Şimdi gelin, sizi ekiple tanıştırayım," diyerek ayağa kaldı kadın. Koridora çıkıp büyük, cam bölmelerle ayrılmış o açık ofis alanına doğru yürümeye başladık. Kalbim yine hızlanmıştı. Tam ekibin olduğu bölüme geçmiştik ki, karşıdaki cam odanın kapısı açıldı.
İçeriden çıkan kişi, az önce koridorda çarptığım o mermer yüzlü adamın ta kendisiydi. Murat.
Busi görür görmez adımları yavaşladı. Çelik gibi gri gözleri doğrudan benim ela gözlerime kenetlendi. Yüzünde en ufak bir yumuşama, bir tebessüm yoktu. Aksine, o inatçı ve kibirli duruşuyla bana öyle bir baktı ki, aramızdaki o görünmez savaşın ilk bayrağı tam o an, o koridorda çekilmiş oldu.
O bana dik dik bakarken, benim gözlerim benden bağımsız bir şekilde hızla adamın ellerine kaydı. Parmaklarına baktım; pürüzsüz, güçlü elleri vardı ve en önemlisi, alyans parmağı boştu. “Adam bekar mı acaba?” sorusu bir anda zihnimin ortasına bomba gibi düştü. Elinde yüzük de yoktu. Dün gece odamda ağlarken kurduğum o evlilik hayalleri, karşımdaki bu ulaşılmaz ve sert adamın suretine bürünmek için can atıyor gibiydi. Ama bu kadar kibirli bir adamı dize getirmek, ondan beni kurtarmasını beklemek hiç de kolay olmayacaktı, bunu o an anladım.
Murat Bey, gözlerini benden ayırmadan yanımıza kadar yürüdü. İK uzmanı kadın hemen araya girip neşeyle, "Murat Bey, Derya Hanım ekibimize yeni katıldı. Bugün ilk günü," dedi.
Murat, beni baştan aşağı süzdü. Bakışlarındaki o meydan okuyan, inatçı ifade sesine de yansıdı. "Umarım koridorlarda yürüdüğünden daha dikkatli çalışıyordur," dedi buz gibi bir sesle



