İçeriğe geç

HEP SENİ BEKLEDİM

Bölüm 3 · 5 dk okuma

HEP SENİ BEKLEDİM

Bölüm 3

BÖLÜM 2: Kapılar ve Kilitler

​Otobüsten indiğimde, günün ne kadar uzun olacağını henüz kestiremiyordum. Ama içimdeki o gitgide büyüyen çaresizlik, adımlarıma yön veriyordu.

​Gittiğim ilk iş yeri, tam da tahmin ettiğim gibi küçük ama şaşırtıcı derecede temiz, düzenli bir yerdi. Kapıdan girdiğimde beni ferah bir hava karşıladı. İnsanlar güler yüzlüydü ve içeride o büyük plazaların gergin havası yoktu. Mülakatım beklediğimden çok daha iyi geçti; çünkü yeni mezunlardan imkansızı istemiyorlardı. Hatta oradaki İK uzmanı, şirketin adını genç yeteneklerle ve staj kadrolarıyla duyurmak istediklerini, taze kan aradıklarını üzerine basa basa söyledi. Odadan çıktığımda içimde ilk defa gerçek bir ümit yeşermişti. “Belki de,” dedim kendi kendime, “ilk adım burasıdır.”

​Ancak ikinci iş yeri o ümidin üzerine kapkara bir perde gibi indi. Şehrin en lüks caddesindeki o devasa holding binasına adım attığım an, buraya asla giremeyeceğimi anladım. İçerideki herkes adeta podyumdan fırlamış gibiydi; yabancı diller havada uçuşuyor, tecrübesiz hiç kimseye selam bile verilmiyordu. Görüşme odasındaki o soğuk, kibirli bakışlar altında ezildiğimi hissettim. CV’me şöyle bir bakıp kenara fırlattıklarında, oradan koşarak uzaklaşmak istedim. Benim gibi arkası olmayan bir kızın o kapıdan içeri adım atması bile mucizeydi.

​Günün son durağı olan üçüncü iş yeri ise bambaşkaydı. Diğer ikisine kıyasla inanılmaz büyük, devasa bir kampüstü ama o soğuk holding havasından eser yoktu. İçeri girdiğim an beni sıcacık, samimi bir ortam karşıladı. Çalışanlar kahkahalarla konuşuyor, modern ve insana değer veren bir atmosfer hemen kendini belli ediyordu. Görüşmem o kadar tatlı geçti ki, içimden “Lütfen burası olsun, burası benim kurtuluşum olsun” diye dua ettim.

​Ama o sıcak ortamdan çıkıp sokağa adım attığım an, gerçek hayatın o soğuk tokatı yüzüme tekrar çarptı.

​Toplu taşıma kullanmaktan, bu şehrin bitmek bilmeyen ulaşım çilesinden bir kez daha nefret ettim. Saatlerdir ayaktaydım, zayıf bedenim artık isyan ediyordu ve o lanet olası otobüs bir türlü gelmiyordu. Durakta soğuktan morarmış ellerimle dakikaları saydım. Dakikalar saatlere döndü. Otobüs geldiğinde ise o kadar tıklım tıklımdı ki, nefes bile alamadan, bir köşeye sıkışmış halde eve doğru yol aldım.

​Eve vardığımda saat çoktan geç olmuştu. Kapıyı anahtarımla açarken içimi bir korku kapladı. Haklıydım

Adımımı atar atmaz babam salondan kükredi. "Neredesin sen bu saate kadar! Ne iş görüşmesiymiş bu, gecenin bir yarısı evde kız kısmının ne işi var!"

​"Baba otobüs gelmedi, trafik vardı..." diyecek oldum ama sesimi hırsla bastırdı. Yüzü öfkeden kıpkırmızıydı. "Bana yalan söyleme! Sokak sürtüğü gibi bu saate kadar dışarılarda ne sürtüyorsun!"

​Annem her zamanki gibi korkuyla mutfaktan fırlayıp aramıza girdi. Bana doğru fırlayıp kolumu çekiştirdi. "Aman bey, yapma, dur! Kızım sen de bir şey söyleme, sus artık! Cevap verme babana!"

​Tam o sırada odasından çıkan abim, elindeki pahalı telefonunu cebine koyup kapıya yaslandı. Yüzünde o bencil, üstten bakan ifadesi vardı. "Doğru dürüst bir saatte evde olmalısın. Kız başınla bu saatte sokakta ne işin var senin? Ailenin adını lekeleyeceksin."

​İçimdeki adalet duygusu o an patladı. Abimin kolundaki saate, üzerindeki lüks kıyafetlere baktım. "Sen dün gece sabaha karşı eve geldin!" diye bağırdım abime dönerek. "Haftanın üç günü dışarıdasın, arkadaşlarınla barlardasın! Ona hiçbir şey demiyorsun baba! Onun bu saatte evde olmamasına tek bir lafın çıkmıyor, çünkü o erkek, çünkü onun parası var değil mi!"

​"Kapa çeneni!" diye bağırdı abim üzerime yürüyerek. "Benimle kendini bir mi tutuyorsun sen?"

​Babam benim bu çıkışımla iyice çıldırdı. "Sen abine ne biçim laf yetiştiriyorsun ahlaksız!" diyerek bana doğru büyük bir adım attı. Gözü tamamen dönmüştü. Elini havaya kaldırdı, tam yüzüme sert bir tokat vuracakken annem çığlık atarak babamın koluna yapıştı. Babam havada kalan elini hırsla geri çekti, göğsü körük gibi inip kalkıyordu. Bana tiksintiyle baktı. "Sizin de, bu evin de, pisliğinizin de canı cehenneme! Oturacak ev değil burası!" diye kükreyerek ceketini kaptığı gibi kapıyı çarpıp evden çıktı.

​Ev birden ölüm sessizliğine gömüldü. Abim bana iğrenerek bakıp, "Senin yüzünden yine huzur kaçtı," diyerek odasına gidip kapısını kapattı.

​Ben koridorun ortasında, korkudan ve öfkeden titreyerek öylece kalakaldım. Yanağıma inmekten son anda kurtulan o elin rüzgarı hâlâ yüzümü yakıyordu. Annem ise kapının arkasından bir süre dışarıyı dinledi, babamın gerçekten gittiğinden emin olunca bana dönüp bile bakmadan mutfağa yürüdü. "Tezgahta sana yemek ayırmıştım, zıkkımlan hadi," dedi ruhsuz bir sesle.

​Kendimi yatağa bıraktığımda hıçkırıklarım çoktan firar etmişti. Kulaklıklarımı taktım, sesini sonuna kadar açıp acı bir şarkının melodisine sığındım. Ağlamaktan gözlerim yanarken, biraz olsun kafamı dağıtmak için telefonumu elime aldım ve sosyal medyada öylesine gezinmeye başladım.

​Karşıma çıkan ilk fotoğraf, üniversiteden yakın bir arkadaşıma aitti. Mezun olur olmaz zengin bir adamla evlenmişti. Fotoğrafta, kocasıyla birlikte lüks bir restoranın terasında, arkalarında parıldayan şehir ışıklarıyla gülümsüyordu. Altındaki o şık elbiseye, parmağındaki tektaş yüzüğe, yüzündeki o kaygısız, mutlu ifadeye baktım uzun uzun. Benim mülakat mülakat gezip otobüs kuyruklarında çürüdüğüm, evde babamdan tokat yememek için sindiğim bu hayatta; o, sırf doğru adamla evlendiği için prensesler gibi yaşıyordu. İçimi hem derin bir kıskançlık hem de korkunç bir haksızlık duygusu kapladı. “Neden?” diye fısıldadım ekrana bakarak. “Neden bütün bunlar benim başıma geliyor? Neden ben bu sevgisizliğin içindeyim?”

​Şarkı kulaklarımda dönüp dururken kapım hafifçe tıklatıldı. Kulaklığın tekini çıkarıp yatakta doğruldum. Annem kapıyı aralamış, eşikte duruyordu. Gözlerinde ne bir acıma ne de bir şefkat vardı; sadece o her zamanki yorgun bıkkınlık.

​"Kızım," dedi fısıldayarak, sesinde suçlayıcı bir tonla. "Sen beni neden bu kadar üzüyorsun? Neden babanın karşısında dikleniyorsun? Sen erkek misin de abinle kendini bir tutuyorsun? Erkek kısmı gezer de tozar da, onun parası var, gücü var. Sen kız çocuğusun, yerini bileceksin. Bak yine adamı evden kaçırdın, ağzımızın tadı kalmadı."

​Tek bir kelime bile edemedim. Annemin, kendi doğurduğu kızına bakışındaki bu ayrımcılık, babamın kalktığı o elden çok daha fazla acıttı canımı. Annem kapıyı yavaşça kapatıp gittiğinde, içimde kalan son umut kırıntısı da un ufak olmuştu.

​Kulaklığımı tekrar taktım. Şarkının ritmine, gözlerimden akan yaşların sıcaklığına sığındım. Telefonda gördüğüm o parıltılı hayatı ve annemin o zehirli sözlerini düşünerek, yastığımı gözyaşlarımla ıslata ıslata, ağlayarak uyuya kaldım.

​O gece uyumadan önceki son düşüncem şuydu: Beni bu evden sadece bir erkek kurtarabilirdi. Ve ben, beni o sarayın prensesi yapacak o adamı ne pahasına olursa olsun bulacaktım.

Bölüm sonu

5 yorum