Kairi (Okyanus Köyü)
Kız yavaşça gözlerini araladığında başında hissettiği dehşet ağrıyla yüzünü buruşturdu. Canı yanıyordu. Acıyan başına dokundu. Sargı bezinin üstündeki ıslaklığı hissedebiliyordu. Neredeyim ben, diye düşündü. Kafasının içinde kocaman bir boşluk vardı sanki. Bu andan daha öncesini hatırlamıyor, geçmişi hiç var olmamış gibi hissediyordu.
Etrafta göz gezdirmeye başladı. Büyük bir dokuma kıl çadırının içinde, yünden yapılmış bir yer yatağında yatıyordu. Tek ışık kaynağı ahşap masanın üstünde yavaşça yanan kandildi. Birinin gelip ona neler olduğunu anlatmasını diledi fakat etrafta kimsecikler yoktu.
"Bir hatırlayabilsem." diyordu. Yılları saniyeler içinde ondan çalınmıştı ve tamamen yabancı olduğu bu yerde, bu bedende ne yapacağını bilemez halde yatıyordu. Yanındaki tepsinin üzerinde tıbbi malzeme benzeri birtakım şeyler vardı. Bir ipucu bulma amacıyla içinde kuşkonmaz yeşili bir sıvı olan küçük şişeyi eline alıp incelemeye başladı. Bu da neydi, vücuduna girmiş miydi acaba? Üzerinde bir etiket, bir yazı aradı ama şişenin üstünde el yazısıyla çizilmiş küçük bir sembolden başka bir şey yoktu.
Çadırın kapısı aralanıp da içeri kanatlı bir varlık girdiğinde kız şaşkınlıkla elindeki şişeyi yere düşürdü.
Kanatlı varlık hiçbir şey olmamış gibi, "Bakıyorum meraklıyız." diyerek tuzla buz olan şişenin parçalarını toplarken kız donakalmış, öylece hareket etmeden duruyordu. Eğilen genç adamın bir alev gibi parlayan kanatları siyah, kırmızı ve sarının tüm güzel tonlarına sahipti. Kız, insanda dokunma isteği uyandıran bu güzel tüylerin bir kostüm olabileceğini aklından geçirmiş olsa da bu ihtimalin çok zayıf olduğu açıktı. Kanat çok canlıydı ve kıpırdıyordu.
Ayrıca bu adamın insan olmasına imkan yoktu!
Cam parçalarını girişin yanındaki çöpe attıktan sonra adam sakin ve asil adımlarla kıza yaklaştı. Yüzünde hiçbir duygunun izini taşımayan ciddi bir ifade vardı. Kirpikleri ve gözünün çevresi derisinin altında bir ateş yanıyormuş gibi parıldıyor, insanlarınkinden daha farklı bir dokuya sahip pürüzsüz teni adeta bir yıldız gibi ışıldıyordu.
Kanadıyla aynı parlak renklere sahip göz bebekleri ise bir insana ait olamayacak kadar güzeldi.
"Bugünlerde bu ilaçları çok kolay bulamıyoruz. İkide bir sakarlık edip düşürmezsen sevinirim."
Kız karşısındaki varlığın dediğini umursamamıştı bile. Hâlâ gördüklerinin şokundaydı. Ürkek bir ses tonuyla,
"Be-ben öldüm mü?" diyebildi.
Genç adam soğukkanlılıkla cevap verdi.
"Neden, oradan bakınca bir zebaniye mi benziyorum?"
Kız gözlerini kucağında duran ellerine çevirdi.
"Hayır, aslında bir huriye benziyorsun."
Kızın açık sözlülüğü adamı şaşırtmıştı. İnsanları pek sevmeyen genç amaya aslında içten içe kızı biraz korkutmak istemişti fakat bunu pek de başarmışa benzemiyordu.
"Hayır ölmediniz." diye yanıtladı adam hitabını resmileştirerek. Bu küstah insanın kendisiyle senli benli konuşması hoşuna gitmemişti. Kız derin bir nefes aldıktan sonra,
"Öyleyse siz kimsiniz, burası neresi?" diye sordu.
"Burası; içinde biz, yani kanatlı varlıklar olan Amayaların yaşadığı büyüyle korunan bir köy. Ben de buradaki savaşçıların lideri Komutan Altay. Sizi ormanda baygın ve yaralı halde bulduk."
Kızın duyguları birbirine geçmişti. Nasıl hissedeceğini bilemiyor, tüm bunların sadece bir saçmalıktan ibaret olduğunu düşünüyordu. Dayanamayarak sinirden güldü.
"Bu...bu bir tür şaka değil mi?"
Fakat gülümsemesi Komutan Altay'ın ellerini arkasında birleştirmiş vaziyette, ciddi bir ifadeyle kendine bakmayı sürdürmesiyle birkaç saniye içinde solup yok oldu.
"Üzgünüm." dedi.
"Ben sadece inanamıyorum, tüm bu olanlara."
Gözleri bir anda yaşla dolmuştu.
Kız, "Hiçbir şey hatırlamıyorum." diye devam ederken Komutan Altay kaşlarını kaldırdı. Karşısında duran insan hafızasını gerçekten kaybettiyse bu planlarını tümüyle değiştirebilirdi.
O anda Aytekin içeri daldı ve kızı ağlarken, genç savaşçıyı da da onun başında dikilirken görünce sitem dolu bir ses tonuyla bağırdı.
"Mirim, Allah aşkına söyleyin! Ne yapıyorsunuz burada?"
Altay içeri gizlice girdiği çadırda yakalanınca suçlu bir çocuk gibi gözlerini kaçırdı.
"Sadece küçük misafirimize hoş geldin demek istedim. Bunda ne var, Aytekin?"
Kız gözlerini korku ve endişeyle içeri yeni gelen kişiye çevirdiğinde neredeyse sevinçten bir çığlık atacaktı. O da tıpkı kendisi gibi bir insandı. Acı içinde uyanıp da kendini içinde bulduğu bu yabancı dünyada tanıdık gelen birini görmek bulanık zihnini biraz olsun berraklaştırmış, içini rahatlatmıştı.
Aytekin, yatağa oturarak samimi bir şekilde kızın ellerini avucunun içine aldıktan sonra kızın bir güneşi andıran kehribar gözlerine baktı ve yumuşak bir ses tonuyla konuşmaya başladı.
"Onu bağışlayın, kendisi çok iyi biridir ve eminim sizi korkutmak istememiştir."
Komutan Altay bu sözlerin üstüne bıyık altından dalga geçercesine güldü.
"Aslında istedim fakat hanımefendi oldukça aptal olacak ki bu eski çadırı bir cennet, beni de bir huri sandı."
Kız çok sinir olmuş ve kırılmıştı. Uyandığı andan itibaren bir kabus gibi başına çöken bu adam neden bu kadar kabaydı ve kendisiyle derdi neydi?
Ona kötü bakışlar yollayan Aytekin tekrar kıza döndükten sonra hassas bir şekilde konuşmaya devam etti.
"Boş verin. Nihayet uyandınız, siz ona bakın! O kadar uzun süredir baygınsınız ki hiç uyanmayacağınızı sandık. Bu arada size nasıl hitap etmeliyim Lida?"
Aklı karışan kız,
"Ben...adımı hatırlamıyorum." dedi.
"Aslında hiçbir şey hatırlamıyorum."
Gözyaşları Aytekin'in sergilediği dostça tutum sayesinde akmayı durdurmuştu.
"Düştüğünde kafanı çarpmışsın; bu da hafıza kaybına yol açmış olabilir. Maalesef şu anlık elimizden bunun geçici olmasını dilemekten başka bir şey gelmiyor. Sen sadece dinlenmeye ve kendini yormamaya bak."
Komutan; duvara yaslanmış, kendisine fazla abartılı gelen bu ilgili sözleri umursamaz bir tavırla dinlerken acısı artan kızcağız Aytekin'in talimatıyla tekrar yatağa uzandı ve gözlerini kapattı. Başındaki ağrı dayanılmaz boyuta gelmişti. Çok uzun süredir uyuduğu söyleniyordu fakat o hiç de dinlenmiş hissetmiyordu. Ayrıca üstündeki ince ipek elbiseyle üşümeye başlamıştı. Aytekin kendisine bir "şifacı" getirmek üzere çadırı terk ettiğinde kız üstünü örtecek bir şey ararcasına etrafa bakındı. Göz ucuyla kızı süzen komutan onun bu hareketini fark etmişti.
"Üşüyor musun?" dedi sesini yükselterek.
Kız kafasını dakikalar sonra ilk kez ona doğru çevirdi ve çevirmesiyle gözlerinin içinde sinsice gezinen zevki gördü. Eğer evet derse bu hoşuna gidecekmiş gibiydi. O yüzden cevap vermemeyi seçti. Ayrıca anıları yerinde olmadığı için güvende hissetmiyordu. Belki de bu adam beni bu hale getirmiştir, diye düşündüğünde ürperdi ve kendisini izleyen komutanın keskin bir zekayla parlayan gözlerinden kaçmak için sıkıca gözlerini kapattı. Onunla burada yalnız kalmak gergin hissetmesine sebep olmuştu. O yüzden bir an önce Aytekin'in tekrar çadıra gelmesini istiyordu.
Kız; üşüme, endişe ve acıyla titrediği otuz saniyenin ardından pamuklu bir battaniyenin üstüne örtüldüğü hissiyatıyla gözünü açtığında onu ilk kez bu kadar yakından gördü. Komutanın ensesinde bağladığı uzun saçlarının önde kalan bir kısmı eğilirken kızın yanağına değmiş, bu da kızın daha fazla ürpermesine sebep olmuştu. Altay onun korkusundan aldığı zevki tamamlamak için yarım bir şekilde gülümsedikten sonra kıza biraz daha yaklaştı ve kulağına fısıldadı.
"Dikkatli ol okçu kız, ben insanları hiç sevmem."
