Saat gece yarsını çoktan geçmişti. Aytekin gün içinde birkaç kez uğramış, komutan ise çadırdan ayrıldıktan sonra bir daha gözükmemişti.
Bir de şifacı vardı. Alacalı teni ve kalçasına kadar uzanan örgülü, yeşil saçlarıyla garip bir izlenime sahip bu kız, iki kez onu ziyaret etmiş; birinde biraz yemek ve acılarını dindirmesi için birtakım ilaçlar getirmiş, diğerinde ise aceleci adımlarla tepsiyi alıp gitmişti. Şifacı, kızla konuşmayı bırak; onunla göz teması bile kurmamıştı.
Oysa zavallı kız bomboş zihniyle bu loş ışıklı çadırda yapayalnız kalmak onu rahatsız ettiğinden birileriyle sohbet etmeye ihtiyaç duyuyordu. Hafızasını yitirdiği için hatırlayıp kafasını meşgul edeceği bir anı, özleyeceği bir insan bile yoktu. Öylece yatakta yatıyor, bazen uyukluyordu. Uyanık kaldığı zamanlarda da boş ve anlamsız gözlerle tavanı izlemekle yetiniyordu.
Yine uykuya dalmayı deneyip de başarısız olduğu denemelerin birinde,
"Birileri..." dedi. "Lütfen, hatta o gıcık komutan bile olur."
Yalnızlık ve bilinmezlik adeta ruhuna işkence ediyordu. Burada öylece sonunu bilmeden yatmak o kadar sıkıcıydı ki...
Bir an bağırmayı, birilerini çağırmayı düşündü; sonra vazgeçti. Ne diyecekti ki? Sunabileceği bir bahane bile yoktu. Ağrısı olduğunu söylemeyi düşündü fakat şifacının verdiği ilaçları içeli çok olmamıştı ve gerçekten de acısı büyük ölçüde dinmişti. Zaten burada istendiğinden bile emin değildi.
Umutsuzlukla arkasını döndüğünde aklına komutanın sözleri takıldı.
Okçu kız...
Kendisi hakkında öğrendiği tek şey buydu.
Bir okçu muydu yani?
Bundan saatler önce kalbinin sonsuz bir sevgi ile bağlı olduğu şeyi şimdi hatırlamıyordu. Anılar olmadan hisler de anlamsızdı. On sekiz yaşında olmasına rağmen hayatında sadece üç insanı tanıyormuş gibi hissetmesi de kesinlikle bundan kaynaklanıyordu. Aytekin, Komutan Altay ve şifacı.
Ailesi, evi, bin bir güçlük ve istikrarlı çalışmayla kazandığı madalyaları... Her şey bir anda kaybolmuştu. Hafifçe gülümsedi.
"Acaba hiç unutmayı istemediğim bir şey ya bir kişi var mıydı?"
Vardı ve o şey, kendisinden çok da uzak olmayan karanlık bir odada öylece duruyordu: Doğum gününde kendisine hediye edilen, sürekli temizleyip parlattığı güzel yayı.
Bir şeye üzülüp ağladığında veya kendisini çok sevindiren bir olay olduğunda göğsüne koyup bir canlıymış gibi konuştuğu biricik yayı şimdi zihnindeki gri sislerin arkasında kalmıştı. Ne onu, ne de ona olan yoğun ilgisini hatırlıyordu.
Kız iç geçirerek gözlerini kapattığında komutanın ılık nefesinin tenine değdiği anı tekrar yaşar gibi oldu. Belki nane, belki zencefil belki de her ikisi. Kaynağını bilmiyordu ama genç adamın ferah ve odunsu kokusunu o yanına yaklaşır yaklaşmaz belirgin bir şekilde almıştı. Kendisine söylediği sözleri düşündü. Kız komutanın neden bu kadar sert olduğunu bilmiyordu fakat nereden geldiğini bilmediği bir his onun özünde iyi bir insan olduğunu söylüyordu. Bunu her ne kadar tehdit eder gibi de yapsa üşüdüğünde üstünü örtmüştü.
Ayrıca insanın karşısına geçip saatlerce seyredebileceği güzellikte bir yüzü vardı bu da sert ve açık sözlerini biraz daha etkisiz kılıyordu.
Kız kendini en çok onun kanatlarını düşünürken buluyordu. Bunu isteyerek veya ondan etkilendiği için değil, düşünecek başka bir şeyi olmadığı için yapıyordu. Anıları yoktu ve o ateş gibi parlayan kanatlar, karanlık çadırda kızın düş dünyasını aydınlatan tek şeydi.
Neden acaba, diye düşündü şifacı kızın solgun ve bir ölü gibi duran yeşil tonlarındaki kanatlarını hatırladığında.
Kızın kanatları neden parlamıyor da onunki öyle göz kamaştırıyor?
Bir süre sonra düşündüklerine inanamadı.
"Takıldığım tek şey bu mu yani?" diye mırıldandı isyan edercesine.
"Kanatlı varlıkların arasına düştüm ve hiçbir şey olmamış gibi bir de onların güzel kanatları hakkındaki bu saçma detayı mı düşünüyorum?"
Kız aslında tüm bu olanları kabullenmiş değildi fakat hafızasını kaybettiği için normal dünyada neyin nasıl olması gerektiğini bile bilmiyormuş ya da bir tür rüyanın içindeymiş gibi hissediyordu.
Yatakta iyice büzüştü ve narin ellerini çenesinin altında birleştirerek cenin pozisyonunu aldı. Sonra da böyle daha güvende hissettiğini fark edince gülümsedi. Kendi hakkında yeni bir şey öğrenmişti galiba.
"Karanlıkta kalmışsın okçu kız."
Kız kendi kendine gülümseyerek yatarken duyduğu sesle arkasına döndü ve kendisine bakan komutanı gördü.
Komutan elindeki yağı çoktan sönmüş olan kandile aktarırken kız ona bakmayı sürdürüyordu. Odanın karanlığa gömüldüğünü fark etmemişti bile.
"Teşekkür ederim." diye mırıldandıktan sonra yavaşça yatakta doğruldu ve ellerini kucağında birleştirerek baş parmağıyla oynamaya başladı.
"Sana bir şey getirdim. Belki de hafızanın geri gelmesine yardımcı olur."
Kız, komutanın ona yardım etme isteğine karşılık gülümseyecekti ki Altay "Böylece senden daha çabuk kurtuluruz." diye devam etti.
Kızın içinde bir şeyler kırılmıştı fakat belli etmedi.
"Neymiş?"
Komutan elindeki yayı uzattığında kız çekinerek ellerini uzattı ve yayı aldı. Ağzı hafiften açılmış şekilde, büyülenmiş gibi elinde tuttuğu yaya bakıyordu. Parmak ucuyla hafifçe dokundu ve dokunur dokunmaz zihninde bir şimşek gibi çakan birkaç görüntü gördü. Çok küçük bir yaştayken hocasını okunu fırlatırken görüp de hayranlık duyduğu o an, ilk atış denemesi ve turnuvada hedefe saplanan oku...
O kadar saliselik bir andı ki kız gördüğü şeylerin gerçek olup olmadıklarından emin olamadı fakat kalbi küt küt atmaya başladığında şaşkınlıkla komutana baktı.
"Bu da ne? Hiçbir şey hatırlamıyorum ama onu hissediyor gibiyim."
Yayı kalbine doğru bastıran kız hayretle gülümserken komutan,
"Kalbin hafızası beyinden güçlüdür." dedi ciddi bir yüz ifadesiyle.
"Kimse bana inanmasa da bunun işe yarayacağını biliyordum."
Bir süre sessizce oturdular. Kız tekrar tekrar aklına gelen o görüntüleri düşünerek kendi kendine gülümsüyor, adam ise bu basit mutluluğu, duyduğu zevki ifadesiz gözlerinin ardına gizleyerek seyrediyordu. Sessizliği bozan Komutan Altay oldu.
"İsmin "N" ile mi başlıyor acaba?"
Kız karmakarışık duygular içinde yaya bakarken kendisine yöneltilen soruyla gözlerini genç adama çevirdi.
"Neden öyle dediniz?"
"Bak."
Komutan yayın gövdesine dokunarak oraya kazınmış harfi işaret ettiğinde kızın aklına hiçbir şey gelmedi.
"Bilmiyorum. Belki de öyledir."
"Kendini biraz daha iyi hissettiğinde bir atış yapmak ister misin?"
Kız bu ilgi çekici teklif üzerine minnettar gözlerle komutana baktı. Önceki gelişinde ensesinde bağladığı saçları şimdi serbest bırakılmıştı ve bu da ona daha çekici bir hava katmıştı.
"Ben...Yapabilir miyim acaba?" dedi kız. Sesinde de tıpkı gözlerinde olduğu gibi yükselen saf bir heyecan vardı. Bunu ona ne düşündürmüştü bilmiyordu ama nedense hep bu çadırda kalacağını sanmıştı.
"Becerilerini unutmamış olman olağan, tıpkı dilini unutmadığın gibi." diye cevap verdi adam çadırı terk etmek üzere ayağa kalkarken. Sesi son derece sabitti. Son bir kez kızın kehribar rengindeki gözlerine baktığında yüzünde hüzünlü bir ifadeyle yayı kendisine uzattığını gördü.
"Seninle kalabilir, ne de olsa sana ait."
"Teşekkür ederim, gerçekten çok yalnız hissediyordum."
Kızın gözlerinde parlak bir yıldız gibi parlayan sevinç ve minneti gördüğünde komutan, bu sefer onu söndürmek istemedi. Yalnızca ayağa kalktı ve tek kelime etmeden çadırı terk etti.
Kızın yüz ifadesindeki masumiyet ve hüznün içinde yarattığı hisleri yok etmeye çalışıyordu.