Bartu Karan'ın uyuyan yüzünü izledim. Kemikli yapısı, uzun kirpiklerine karşıt oldukça sert bir görüntü veriyordu. Çenesinin altında küçük bir çizik vardı, belli olmayan silik bir kesik gibi duruyordu.
Gözleri kapalıyken nasıl bu kadar huzurlu görünebiliyordu? Herkesi üşüten soğuk dalgalarına sanki güneş vuruyor, dalgaları ısıtıyor gibiydi.
Kapının önünden miyavlama sesi geldiğinde başımı kapıya çevirdim. Kaşlarım havalandı, aynı zamanda ayağa kalktım. Kapının eşiğindeki sarı kediyi gördüğümde yüzümde bir tebessüm oluştu. Aramızdaki mesafeyi kapattım. "Gel, sen buraya nasıl girdin?" ellerimi ona uzattığımda irkilip geriye çekildi.
"Korkuttular mı seni," dudağımı büzüp tekrardan ona uzandığımda bu kez onu kucağıma almama izin verdi.
Elim onun tüylerinde geçerken ıslaklık parmaklarıma dokundu. Kaşlarım çatıldı ve onu daha sıkı göğsüme bastırıp kapıyı kapattım. "Seni biri görürse çıkman gerekebilir."
Yatağın köşesinde duran havluyu aldım ve kucağımdaki tüy yumağına yavaşça sürtmeye başladım.
"Doktor?" uyku mahmuru ses kulağıma dolunca başımı çevirip yatakta yatan Bartu Karan'a baktım. Anlamıyormuş gibi gözlerini elinin tersi ile ovuşturdu. "Kedi mi o?"
Onaylayan bir mırıltı çıkardım, "Kapının önündeydi, sanırım dışarıda yağmur var, ıslanmıştı." Bakışları ilk defa gördüğüm şekilde yumuşadı. Kediyi süzerken, yüzünde yarım yamalak bir gülümseme oluştu.
Bartu Karan gülümsüyordu. Bakışları ilk kez rüzgarı değil, nefesi anımsatıyordu. Kediyle birlikte kalktım ve yatağının üzerine koydum. Şaşkınlıkla bana bakarken hızla doğruldu. "Ben, nasıl davranmam gerek bilmiyorum, uzun zamandır..." kedi yüzünü yaladığında kısık sesle kahkaha attı.
Bartu Karan kahkaha attı. Bartu Karan'ın ilk defa gülüşünü duydum. O kadar güzel gülüyordu ki, bu zamana kadar bildiğim tüm gülüşleri unutturuyordu.
Kediyi okşarken benim bakışlarımı fark etti. "Doktor?" sesini duyduğumda başımı iki yana salladım ve kendime geldim. "Dalmışım," omzumu silkerek önlüğümü düzelttim.
"Hala iyileşmedin, kediyi alayım." Kucağıma aldığımda bir kez daha tüylerinde ellerimi gezdirdim. "Adı Ömür mü olsa? Adının anlamını en güzel şekilde taşısın."
"Ömür mü, gerçekten isim konusunda iyisin, Doktor. Demek sadece insan iyileştirmekte başarılı değişmişsin."
Koltuğa bir kez daha oturduğumda, bakışları hala üzerimdeydi, gülümsemesi ise aynı duruyordu. "Kedileri çok mu seversin?" sorumu anlamamış gibi bana baktı. "Kedileri çok mu seversin diye sordum, sanki çok değerli bir mücevhermiş gibi bakıyorsun."
Yüzündeki gülümseme, alaylı bir sırıtışa dönüştü. Kollarını göğsünde birleştirdi. "Öyle mi?"
"Öyle."
"Belki de sadece kediye böyle bakmıyorumdur ancak ben bakarken hep senin arkan dönüktür ve bakışlarımı görmüyorsundur?"
"Ha, ne?" afallayarak başımı iki yana salladım. Bu tepkimi gören Bartu Karan, bir kez daha güldü. Bana bakarak güldü. Bir kez daha izledim onu. Dudakları iki yana kıvrılmışken gamzesi olduğunu fark ettim. Kısılan gözleri ve gamzeleri birbirini tamamlarken, gözlerinin kahvesi daha da belirginleşiyordu.
"Sadece belki dedim, Doktor. Olasılık, ihtimal, tahmin."
"Sen benimle dalga mı geçiyorsun?" Kaşlarımı çattım ve aynı onun gibi bende kollarımı göğsümde bağladım. Hareketimi süzerken, gamzeleri daha da belirginleşti.
"Ne haddime, Doktor. Ne haddime."
Göz devirdim, kucağımdaki tüy yumağına baktığımda ise bakışlarım yine yumuşadı. Sıkıca sardım bir kez daha. Ardından onun huzurlu mırıltılarının eşliğinde uyuyakaldım.
Titreşim hissi ile kirpiklerimi araladım, kucağımda duran kedinin çoktan yanımda uzandığını görünce onu uyandırmamak için ayağa kalkmadan yanımdaki sehpadan telefonumu aldım. Ekranda tonlarca bildirim vardı ve hepsi tek kişidendi, Atlas. Yüzümü buruşturdum hızla mesaj uygulamasını açarken. Ekranın arkasında, üzerime örtülü olan battaniyeyi fark ettiğimde kaşlarım havalandı.
"Üşümüşsündür diye düşündüm, Doktor." Bakışlarım sesin sahibine döndüğünde belirgin göz altındaki morluklarla bana bakan Bartu Karan ile karşılaştım. "Bir mahzuru olmaz umarım." Saçları daha da dağılmış, yara izleri ise silikleşmişti.
"Uyku tutmadı mı?" Morluklara odaklandım biraz daha. Onaylamayan mırıltısı kulaklarıma doldu. İki kez dilini damağına vurduğunda cevabı gecikmedi. "Uyumak istemedim, uzun zamandır izlemek istediğim bir görüntü vardı, bende onu izledim."
"Manzara fotoğrafı falan mı açtın telefonundan?" İstersen seni hastanenin bahçesine izin alarak çıkarabilirim eğer bunaldıysan."
"Evet, bana kendimi hissettiren bir manzara fotoğrafı."
Başımı sallayarak yanımdaki kediye baktım. Onu uyandırmadan kalkmaya özen gösterdim ve odadaki dolaba ilerleyip içinden bir steteskop çıkardım. "Kendi steteskopum, yedek sadece." Daha önce konuştuğumuz diyoloğa atıf yaparak steteskopu boynuma takıp, yatağının yanına adımladım. "Hemşireler olmadığına göre senin günlük muayeneni de benim yapmam gerekiyor."
Ona doğru eğilerek elimi hastanenin verdiği giysiye koydum. Kavradığımda onay istercesine ona baktım. Başını aşağı yukarı salladığında giysiyi yukarıya çektim ve steteskopun ucunu göğsüne yerleştirdim. Nefes alışları kulaklarıma ulaşırken anormallik görmeyerek steteskopun ucunu çekip, tekrardan giysinin eteğini aşağıya indirdim. "Herhangi bir rahatsızlık hissediyor musun? Seni rahatsız eden herhangi birşey?"
"Hayır," bir süre düşündü, "rahatsız edici bir durum yok."
Sehpanın üzerindeki iğneyi ve tüpü aldım. Bana bakarken açıklamam gerektiğinin farkına vardım. "Kan tahlili yapmadım, kan tahlilin de normal çıkarsa kısa sürede taburcu olabilirsin."
Bakışlarının sertleştiğine emindim ancak oldukça iyi saklıyorken sadece başını salladı. Sandalyeyi yatağının yanına çektim ve pamukla damarının üzerini sildim. İğneyi yerleştirdiğimde, "Korkun ya da bir hassasiyetin var mı?"
"Yok," kolunun üzerine baktı. Damarını bularak iğneyi yerleştirdim, kan tüpün içine doluşmaya başladı.
Gözleri benim gözlerime kaydığında kısa süre bakıştık, ardından iğneyi geriye çektim, batırdığım yere pamuğu bastırdım. "Kolunu katla," sözümü ikiletmeden katlayarak pamuğu kollarının arasında sıkıştırdı.
Kolundaki bıçak yarası dikkatimi çektiğinde, benden gizlemek için doğruldu. "Bu konu hakkında konuşmak istemiyorum."
Steteskopu dolaba yerleştirdim, saçlarımı arkada sıkı bir topuz yaptım ve bir kez daha koltuğa oturdum. Telefonumu elime aldığımda yüzlerce mesaj ekranımda belirdi. Mesaj uygulamasına ikinci kez girdim ve Atlas'ın mesajları yüzünden yüzümü buruşturdum.
İyiyim.
Mesajı elbette ki gecikmedi ve bir kez daha yüzümü buruşturdum.
Neredesin sen? Geceden beri sana ulaşmaya çalışıyorum, bil bakalım nerede olduğunu kimden öğrendim? Yavuzdan!!
Klavyeye parmaklarım dokunurken telefon titredi. Aramayı cevaplandırıp kulağıma yasladım. Dudaklarımı aralamışken Atlas'ın sesi yüzünden susmak zorunda kaldım. "Atlas, nefes al da öyle konuş," küçük bir çocuk gibi beni azarlaması devam ederken göz devirdim. "Atlas, iyiyim diyorum, neden anlamıyorsun?" sesi yükseldiğinde telefonu kulağımdan biraz uzaklaştırdım. "Atlas, dinleyecek misin?" Bir kez daha öfkeli homurtusunu duydum. "Tamam, geliyorum bekle."
Telefonu cebime yerleştirdim. "Gitmem gerekiyor, akşam tekrardan gelirim, iyi hissetmezsen düğmeye bas." Son kelimemi vurguladım ve odadan çıktım.
Koridorda ilerlerken bir kadının acı dolu feryatlarını ve ağlama seslerini duyunca adımlarımı oraya yönlendirdim. Kısa sürede bir aile görüş açıma girdi. Çocuğun boğazında kalan bir cisim vardı ve çocuk nefes alamıyordu, hızla çocuğa ilerledim.
"Dokunma," annesinin bağırışı ile irkildim. "Sen bir katili kurtardın, çocuğumu sana emanet edemem!" Kumral kadın, orta yaşlarda gözüküyordu. Yeşil gözleri bana tiksindirici bir bakış atarken bile parlıyordu.
Kadını önemsemeden çocuğa ilerledim ve arkasına geçtim, bu kez ise babasının sesini duydum. "Çekil oğlumun arkasından," kuvvetli eli kolumu kavradı, beni savurduğunda duvara çarptım.
Anne ve baba bana nefretle bakarken küçük çocuk hala nefes alamıyordu. İkisini de önemsemeden oğlan çocuğunun arkasına geçtim ve iki kolumu beline dolayıp, baskı yaparak yuttuğu minik kalem tıraşın dışarıya çıkmasını sağladım.
Babasının elleri, tekrardan beni sıkıca kavradı ve bu kez beklemediğim bir şekilde çenemi sıkıca kavrayıp, duvara itti. Etrafımızda kalabalık olmaya başladığında, duvara yaslanmış bedenimin üzerine doğru yürümeye başladı. "Ya birşey olsaydı, ya zarar verseydin oğluma!"
Eli yanağıma çarpınca afalladım, şaşkınca bakarken bir kez daha havaya kaldırdığında bileğini tuttum. "Bir daha bana dokunursan pişman ederim seni," bileğini avcumdan kurtarıp bir kez daha üzerime geldiğinde bizi izleyenlerin arasından Atlas çıktı ve sert yumruğunu adamın yanağına geçirdi.
Atlas'ın kolunu tuttum ve aceleyle onu koridorda çekiştirmeye başladım. "Atlas, hayır, kendine gel." Öfkesi sönmemişken adamla sözlü tartışma içindeydi, kolundan tuttuğum için ne kadar hareketlense de dokunması imkansızdı. "Atlas," sesim güçsüz bir şekilde çıktığında bakışları bana döndü, "lütfen, gidelim."
Tüm kelimelerini yuttu, baştan aşağı bana bakıp ellerini omuzlarıma koydu. "İyi misin?" başımı aşağı yukarı salladığımda kolunu omzuma dolayıp koridorda bizi uzaklaştırmaya başladı. Gürültü arkamızda devam ederken beni kendi odasına götürdü ve kapıyı arkamızdan kitledi.
"Özür dilerim, çok özür dilerim, engel olmam gerekti, benim hatam." Beni kendine çekti, sıkıca sarıldı. "Çok özür dilerim," dudaklarını saçlarıma bastırdığında bende onu sardım.
"Senin suçun yok, olması gerekti, oldu."
"Neden vurdu o adam sana?" Öfkesini dizginledi ve beni hafifçe geriye çekip yüzümü inceledi. Bakışları çeneme geldiğinde elleri yumruk halini aldı. "O adam," lafını böldüm, sakinleşmesi için gülümsedim.
"Çocuğu nefes alamıyordu, ilk yardım yapacakken bana bir katili kurtardığımı söyledi. Nereden öğrendi bilmiyorum."
Elimi, elinin içine aldı ve masasının karşısındaki sandalyeye oturttu. Çekmeceden sağlık çantasını alıp, içinden birkaç merhem çıkardı.
Önümde diz çöktüğünde elimi bırakmadı. "Acırsa sık, tamam mı?" Onayladığımda pamuğa temizlik amacıyla sıvı döküp, çenemin altını nazikçe silmeye başladı. "Kanamış, çok mu acıtıyor?"
"Acıtmıyor, hem sen varken acıtmaz ki." Tebessüm ettiğimde o da gülümsedi ancak onunki bana kıyasla buruk bir gülümsemeydi. Kana bulanmış pamuğu çöpe atarak yeni bir pamuğun üzerine merhem döktü. "Bu biraz yakabilir."
Bir kez daha çeneme değdirdiğinde acıyla elini sıktım. Bakışları yumuşadı, pamuğu daha sert bastırdı, "hızlı bitsin diye bastırıyorum." Geriye çekildiğinde bunu da çöpe attı, küçük bir bandaj çıkarıp çeneme yapıştırdı.
"Çok acıttı mı?" Başımı iki yana sallasam da ikimizi ayağa kaldırıp sıkıca sarıldı. "Çok özür dilerim, başına gelmemesi gereken bu durumu yaşadığın için çok özür dilerim, Ilgaz."