İçeriğe geç

Hazansaye

Bölüm 6 · 6 dk okuma

Hazansaye

Bölüm 6

6.Bölüm:Nabzın Geçecek Karanlığı

Odadan çıktığımda nefesimi tuttuğumun farkına vardim ve ciğerlerimde birikmiş nefesi verdim. Göğsüm inip kalkarken gözüm karşımdaki odaya takıldı. Yüz yirmi dokuz numaralı oda. Yüz yirmi dokuz.

Hastanedeki sekizinci günümdü. Kazadan sonraki sekizinci gün. Ağrıyan bacaklarımı yürümeye zorladım, güç bela yataktan kalkarak kapıya yürüdüm. Minik ellerim kapı kulpunu kavradı, kendime çekince ise açıldı. Koridor steril ilaç ve genellikle kullanılan çiçekli detarjan kokuyordu. Hastane tarafından bana verilen incecik hastane kıyafeti, hastanedeki esintiyi bedenime işlerken beni koruyamadı. Yalın ayaklarla koridorda ilerledim ve her zaman geldiğim kapının biraz uzağında durdum. Yüz yirmi dokuz numaralı oda numarası asılıydı ahşap kapıda. Doktor Cemil Amca, odanın dışındaki duvara dayanan babamın omzunu sıvazlıyordu. Paytak adımlarla yanlarına vardım. Doktor Cemil Amca, beni görünce babamın omzundaki elini çekti ve bir adım geriye çıktı. Başımı kaldırıp babama baktım. Gözlerinin altında damlalar vardı, eli ile yüzünü kapatmaya çalışsa da yarım yamalak görebiliyordum. "Baba?" Babam, bakışlarını bana çevirdi ve yüzündeki ellerini iki yana bıraktı. İlk önce solunda sallanan eline baktım, ardından da sağındakine. İkisinde de belli belirsiz tırnak izleri olduğunu görebildim, rengi kırmızılaşmıştı izlerin. Ellerini arkasında birleştirdiğinde yüzünde belli belirsiz bir tebessüm oluştu. "Prensesim, neden buradasın," kehribar gözleri benim bakışlarımla yumuşadı. Bende olduğu gibi babamda da olan hasta kıyafeti, önümde diz çökerken kıvrıldı. Nasırlı ellerinden biri yüzüme düşen saç tutamını kulağımın arkasına sıkıştırdı. Diğer kulağımın arkasına da tutam sıkıştırdığında tebessümü biraz silindi. "Baba," dedim meraklı bir sesle, "annem nerede, odasında mı yoksa yine o bahsettiğin sihirli güzelleşme odasında mı?" Babam, saçlarımı okşadı yavaş yavaş. Sihirli güzelleşme odası dediğimde yüzündeki acı ifadeyi gizlemek için kendini daha çok gülümsemeye zorladı. "Odasında, Prensesim. Odasında." Heyecanla ellerimi birbirine çarptım. Olduğum yerde birkaç kez sıçradım, babamın ellini tuttum. Bu kez benim yüzümde kocaman bir gülümseme oluştu. "Bugün bende görebilir miyim o zaman, belki uyanmıştır." Babamın bakışları kapıya döndü, tek kelime etmeden gözünün altındaki damlalar birikti. "Baba, neden bu kadar terliyorsun," heyecanım durdu, serçe parmağım ile bir damlacığı sildim. "Baba?" Birkaç kez tekrarlasam da beni duymadı. Tekrardan serçe parmağımı yüzüne uzattığımda başını çevirdi. Bakmıyordu, babamın kehribar rengi gözleri benimki ile buluşmuyordu. "Baba..." Ağladığını fark ettiğimde benimde gözümden bir damla yaş süzüldü. Doktor Cemil Amca, babamın avcundaki elimi kendi avcunun içine aldı ve koridorda beni babamdan uzaklaştırdı. O beni ilerletirken burnumu çekerek elimi çekiştirdim, "Cemil Amca, annemi görmeye gitmek istiyorum." Durdu ve önümde bu kez o dizlerinin üzerine çöktü. Avcunu cebine daldırdı ve içinden bir paket gofret çıkarıp bana uzattı. "Dinle Ilgaz, anneni göremeyeceksin bundan sonra, ama o seni hep gök yüzünden izleyecek."

Göğsümdeki kalbim, yerinden çıkacakmışcasına atıyordu. Elimi kalbime yerleştirdim ve atışı avcumda hissettim. Maziye döndüm tekrardan. Tekrar o günlere sıyrıldı beynim gerçekliğe kıyasla. Aklımı ikiye böldü ve gerçekliği değil, maziyi seçti. Bölünen çizgiden oluk oluk kan aktı, milyonlarca doktor geldi, kimsenin dikişi tutmadı. Lakin biri parladı aralarında bana doğru yaklaştı hızla.

Yüzüme bakan Bartu Karan'ı gördüm. Titreyen ellerim ve suratımda geziniyordu bakışları. "Doktor, iyi misin?" Hızla hemşirelerin onu getirdiği tekerlekli sandalyeden kalktı, önümde durdu.

Elimi kalbimin üzerinden çektim, bakışlarım onunla buluştu. Onaylayan bir mırıltı çıkardım. Bana inkar eder gibi bakarken tebessüm ettim ve yüz yirmi dokuz numaralı odayı işaret ettim başımla. "Yeni odana mı geldin?"

Dudaklarını araladı, birşey söyleyecek gibi oldu ancak tekrardan birbirine bastırdı. Başını aşağı yukarı salladı ve hemşirelere kısa süre göz gezdirip odaya girdi.

Hemşireler, arkasından tiksinici bir bakış atarken aldırmadım, koridorda uzaklaşmalarını bekledim. Tekerlekli sandalyenin sesi kulaklarıma ulaşmayınca duvara dayandım ve parmaklarımı şakaklarıma bastırdım. "Kendine gel, Ilgaz. Sırası değil."

Adımlarımı yüz yirmi dokuz numaralı odaya sürdürdüğümde, yatakta bağdaş kurmuş oturarak televizyon izleyen Bartu Karan'ı gördüm. Televizyondaki spikerin sesi yankılandı. "Bartu Karan Adalı'nın hastaneden taburcu olduğu anda mahkemeye sevk edileceği kamuoyuna sunuldu."

Köşede duran tahta sehpadan steteskop alıp boynuma doladım, ardından yanındaki termometreyi elimde sıkıca kavradım ve Bartu Karan'ın yanına geçtim. "Uzanman gerek, kontrol yapacağım." Bakışları bana döndüğünde anlamadığım bir ifade gözlerinde belirdi, ne olduğunu çözemedim. Sanki görme bozukluğu olan birinin en uzaktaki tekneyi bulanık görmesi gibi onun bakışlarını çözemedim.

Yatakta uzandığında, ona onay isteyen bir bakış attım. Başını salladığında üzerindeki giysiyi biraz yukarıya çektim. Çıplak göğsüne steteskopu koyup dinlemeye başladım. Nefes soluklarına odaklanmışken, avcu steteskopun kulak kısmına uzandı ve tek kulağımdan çekti. "Doktor, sen kendi steteskopun olmadan hasta tedavi etmezsin ki, neden buradakini kullanıyorsun?"

Afalladım, bir ona bir steteskopa bakarken bakışlarım karnına düştü. Kolunda bulunan cam kesiği dediği ancak bıçak yarası olduğundan emin olduğum yaranın aynısıydı. Benim şaşkınlığımı anladığında karnına doğru başını kaldırdı.

"Cam kesiği."

"Cam kesiği?"

"Cam kesiği."

"Hayır, değil." Bakışları sertleşti ve kaşlarının çatıldığını gördüm. "Anlamadım," şüpheci bir tonda sorduğunda daha fazla dayanamayarak uzattığı bacaklarının yanına oturdum.

"Cam kesiği değil, bunu neden gizliyorsun bilmiyorum ama cam kesiği olmadığını biliyorum. Cam kesiği yarası değil, bıçak yarası."

Bedeni kasıldı, gözle görülür şekilde dişlerini sıktı. Uzandığı yerden doğrulduğunda üzerindeki katlanmış hasta kıyafetini düzeltti. "Doktor, bir daha sakın bunu dile getirme."

"Yoksa ne olur?" Bende sert bir tınıya geçtim. "Bunun bıçak yarası olduğunu biliyorum, Bartu Karan Adalı. Neden kendini suçlu gösterdiğini bilmiyorum, savcının ölümünde senin suçlu olmadığın yarayı gizlediğinden yola çıkarsam kesin."

"Yeter!" Anlık olarak öfkeyle bağırdığında irkildim. Ellerimi yumruk şeklinde kucağımda sıktığımda gözlerini yumdu ve derin nefesler alıp verdi, ardından gözlerini açtı. Daha sakin bir sesle, "yeter doktor, yeter,"

Cevap vermedim, ikimiz de bir süre sessizliğe gömüldük. "Doktor," dedi nihayet sessizlik bozulurken, "bunu bilmiyorsun ve duymadın tamam mı, ben bir suçluyum."

"Hayır, Bartu Karan Adalı, sen bir suçluysan da tam anlamıyla tüm suç senin değil..." Lafımı böldü ve bir kez daha bağırdı. "Yeter Doktor! Ben bir suçluyum, ben ülkenin prestijli savcılarından birini öldürdüm! Ben bir katilim, ben masum biri değil, potansiyel bir tehlikeyim!"

Tekrardan irkildiğimde, ellerim yine kucağımda yumruk şeklini aldı. Bakışları yüzümden kucağıma indiğinde kendini sakinleştirmek için tekrar nefesler alıp vermeye başladı. Gözleri tekrardan sıkıca yumuldu.

Annemin ölümünden bir hafta geçmişti, babam annemin vefatından beri odasından çıkmamış, doğru düzgün yemek bile yememişti. Mutfakta tost makinesini aradım birkaç dakika boyunca. Bulduğum makinenin fişini prize takıp, makinenin ağzını açtım. Buzdolabının üzerinde ekmekler vardı. Annemin ölmeden önce yaptığı ekmekler. Ayağımın dibinde duran tabureyi buzdolabının önünde yerleştirdim ve üzerine çıktım. Minik ellerim bir süre sonra ekmeğe ulaştığında zaferle gülümsedim ve dikkatle ekmekleri tost makinesine yerleştirdim. İçine tezgahta bulunan kaşarlardan koydum ve makinenin ağzını kapatıp ekmekleri arasında sıkıştırdım. İki dakika sonra kızarıp kızarmadığını kontrol ederken parmağıma sıcak metal değdi ve acıyla yüzümü buruşturdum. Yanan parmağımı suyun altına tuttum ve ekmekleri makineden çıkarıp tabaklara yerleştirdim ve merdivenlerden çıktım. Babamın odasının önüne ulaştığımda kapısını çaldım. "Babacığım?" Ses vermedi ve bir kez daha tıklattım kapıyı. "Baba?" Bir kez daha. "Babacığım, girebilir miyim?" Ve bir kez daha. "Babam, giriyorum o zaman ben." Kapıyı iteklediğimde tabaklar yere düştü. Tostumun kaşarı parkeye bulaşırken ellerimi ağzımın üzerine koydum. "Baba..." Hızla yerde yatan babamın yanında diz çöktüm ve parmaklarımdan birini boynuna koydum. Atan birşey yoktu. Oysaki babam hep orada birşeyin attığını söylerdi. Neydi o, nabız mıydı? Babamı birkaç kez sarstım ancak gözlerini açmayınca cep telefonundan bana öğrettiği gibi ambulansın numarasını tuşladım. "Babam yerde yatıyor, kalkmıyor abla. Lütfen gelin," hıçkırırken abla benimle konuştu bir süre daha, ardından çok yüksek desibelde siren sesleri geldi. Ambulans yaklaştıkça artıyordu. Ellerimi korkuyla kulaklarıma bastırdım ve ağlamam şiddetlendi.

"Doktor, çık odadan." Bartu Karan, kucağımda sıktığım yumruklara baktı ve ifadesi karardı. "Doktor, lütfen çık odadan."

Hızla yataktan kalktım ve arkama bile bakmadan odadan koşarak çıktım.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.