Bartu'yu tekrar ameliyata almak zorunda kalmıştık. Yarasındaki enfeksiyon ilerlemesini durdurmak için uzun süre sarf etmiştik. Atlas, ameliyatı yaptıktan sonra benimle birlikte Bartu'nun odasında beklemeyi kabul etmiş, beklerkense uyuyakalmıştı.
Elimde tuttuğum 'Tıpa Dair Her Şey' kitabının sayfalarını çevirirken gözlerimden damlalar süzülüyordu. Bartu'yu sanki küçüklükten beri tanıyor gibi hissediyordum. Başımı yasladığım Atlas'ın omzu uykusunda seğiriyordu.
Bilgilerin sonuna ulaşmıştım neredeyse, etkilere göz gezdirirken mırıldanma sesi kulağıma ilişti. Daha önce defalarca gördüğümüz kedi Bartu'nun ayak ucuna tırmanmış, uzanıyordu. İstemsizce gülümsedim.
Kardeşine, arkadaşlarına haber vermem gerekirdi. Vermeliydim, öyle değil mi? Fakat girmeleri yasaktı ve ben nasıl sokmam gerektiğini bilmiyordum. Bartu'nun bu halde olmasının tek suçu bendim, gerekirse sevdiklerini görmesi için mesleğimi riske atmam gerekirdi bu durumda. Elbette mesleğimi riske atmayacaktım lakin buraya gelmelerini sağlayacaktım.
Atlas'ın omzundan başımı kaldırdığımda huzursuzca kıpırdandı. "Ilgaz," gözleri aralandığında elimi dizine yerleştirdim. "Kantinden su almaya gideceğim."
"Bir sorun olursa ara beni, hastanın başından ayrılmayayım." Onayladığımda odadan çıktım. Kantine doğru ilerlerken telefonumdan daha önce kaydettiğim Kutay'ın numarasını aradım. Bir kaç çalışta açtığında kulağıma dayadım. "Kutay, iyi akşamlar. Rahatsız ediyorum fakat uyanıksındır umarım?"
"Uyanık değildim, senin aramanla uyandım ancak önemli değil, bu saatte neden aradın? Bir sorun mu var, Ilgaz?" Uykudan yeni uyandığını belli eden ses tonu kulağıma doldu.
"Bartu'nun dikişleri açıldı," hoparlörün arkasındaki hareketlenmeyi duydum. "Dikişleri mi açıldı?"
"Ameliyata aldık, yarasını diktik tekrardan anlayacağın önemli bir şeyi yok şuanlık. Ateşi olmazsa sorun yaşayacağımızı da düşünmüyorum. Size haber vermek istedim, gelmek isterseniz halledeceğimden emin olabilirsiniz." Kantine girmek üzereyken gözlerimi sildim. "İster misiniz?"
"Elbette, ne zaman gelebiliriz? İyi durumda dedin, gerçekten iyi mi? Hemen çıkalım mı evden? Kaç kişi gelebiliriz? İdil, Buray ve Bora'ya da haber vermeli miyim?" Kutay'ın Bartu'ya olan sevgisini hissedebiliyordum. Aralarında sarsılmaz bağlar olduğu kesindi.
"Morg girişinden girersiniz yine, olur mu? Ben güvenliği oyalamak için bahane bulacağım. Girdiğinizde odaya ulaşırsınız. Atlas orada zaten. Görüşmenizi tamamlamadan yanınızda olurum. Ardından morg girişinden tekrar çıkarsınız. Hemşire yardımcı olur size."
İkimiz de telefonu kapattığımızda kantincinin önünde durdum. Çantamdan aldığım cüzdanımdan yirmi iki lira çıkarıp görevliye uzattım. "Bir su lütfen."
Kantinci bana döndüğünde yüzünde memnuniyetsiz bir ifade oluştu. "Parayı bırak, sonra da gidip kendin al dolaptan."
"Anlayamadım," gülümsedim afallayarak. "Kendim mi alayım?" Adam son derece sert bakışlarıyla beni süzüp başını salladı. "Parayı da bırak."
Öfkelenmeye başlamıştım artık bu kadarı fazlaydı. "Ben bu hastanede çalışan en tecrübeli doktorlardanım. Benimle konuşma şeklinize dikkat eder misiniz? Sizin işiniz paramı kabul ederek bana suyumu vermek."
"İnsanları düşünmeyen, suçlunun yanında duran doktora günahımı bile vermem ben. Beğenmiyorsan geldiğin gibi geri gidebilirsin."
Alayla kahkaha atmaya başladım. "Ciddi misiniz siz? Çalıştığınız hastanede benim doktor olduğumu söylüyorum, bana suçlunun yanında durmaktan bahsediyorsunuz. Suçlu olarak nitelendirdiğiniz adamla ilgili bir kanıtınız var mı? Deliliniz olmadan nasıl bu kadar eminsiniz? İnanın ki zaten günahınızı bana vermek yerine çoktan sol omzunuzdaki meleğe vermişsiniz."
"Doktor olmuşsun da ne olmuş sanki? Derslerden geçmekle olmuyor o zekalar, bil de haddini bil. Hem suçlu hem güçlüsün. Karşında büyüğün var ayrıca senin, cümlelerini seçerek kullan."
"Bilin ki sizin gibi evde yatıp kantin işlerine girmediğim için çok mutluyum. Hayatınızda çalışıp bir meslek edinenemişsiniz, ben çabalayarak doktor oldum. Sizce hangisi daha asil? Derslerden geçmekle olmadığını söylüyorsunuz lakin belli ki siz onu bile yapamamışsınız.
Haddimi bilmeyen ben değilim, sizsiniz. Kazandığınız para doktorlara olan zoraki güler yüzünüzle cebinize giriyor. Suçlu konusuna gelirsek hastamın suçu ispatlanmış değil, benim de hastamı tedavi etmem bir suç değil. Mesleğime kendimi adarken ettiğim yeminin arkasındayım.
Karşımda büyüğüm olduğunun farkındayım ancak siz karşısınızda kimin olduğunun farkında değilsiniz gibi. Cümleleri seçerek kullanması gereken kişinin ben olmadığı da barizce ortada. Şimdi suyumu verin lütfen."
Kantinci, çarık kaşlarla beni izlerken suyu uzattı. Gülümseyerek teşekkür ettiğimde gerildiğini görebiliyordum. Parayı tezgaha koyarak kantinden çıktım. Yüz yirmi dokuz numaralı odaya tekrar vardığımda kapıyı çalarak girdim.
Atlas, benim okuduğum kitabı eline almış incelerken oldukça yorgun görünüyordu. Su şişesini daha öncekileri koyduğum gibi Bartu'nun şifonyerinin üzerine bıraktım. "Ilgaz," Atlas'ın sesini duyduğumda omzumun üzerinden baktım. "Otur biraz. On altıncı su bu. On beşini bana aldırdın zaten."
Koltukta yanına yerleştiğimde kolunu omzuma doladı. "Endişeli misin?" Başımı salladığımda gülümsedi. "Karan'ın uyanacağını biliyorsun." Tekrar onayladım. "Gözlerinin altı çökmüş, Atlas. Uyu istersen tekrardan."
"Senin de dinlenmeye ihtiyacın var, Ilgaz. Sen biraz uyu, sonra bende uyurum." Elini dizimin üzerine koydu. "Ben buradayım, sadece biraz dinlen."
"Bartu'nun kardeşi ve arkadaşları gelecek. Onlardan sonra bu konuşmaya devam edelim çünkü şuan onları içeriye sokmam gerek. Gelmiş olmalılar."
"Ilgaz, mesleğini kaybedecek hamlelerde bulunma, seninle bende geleyim."
"O zaman Bartu tek kalır, Atlas. Söz sadece güvenliğin dikkatini çekmesi için ses yapacağım." Uzun uğraşlar sonucu Atlas'ı ikna ettiğimde alt kata indim.
Temizlik levhasını devirerek ses yarattığımda güvenlikleri atlatarak Kutay'lar merdivenlere ulaştı. Arkalarından takip ettiğimde hepimiz yüz yirmi dokuz numaralı odadaydık.
İdil, sapsarı saçlara sahip, bembeyaz teniyle tanrıçayı anımsatıyordu. İkimizin arasındaki zıtlık belirgindi. Üzerine giydiği mavi pantolon incecik bedenini ortaya çıkarmıştı. Turuncu kazağıysa kombinini tamamlıyordu. Hızla yatağa ilerleyip ağlamaya başladı.
Kutay, kapının önünde kahverengi saçlarını arkaya doğru iteklemişti, üzerindeki siyah giysileriyle özensiz duruyordu. Bartu'yu duyduğu anda çıktığına emindim. Yanındaki kız ise Maral olmalıydı. Abisine o kadar benziyordu ki dudaklarım aralandı.
Karan'ın koyu, dalgalı saçları Maral'da da belirgin bir özellikti. Kemikli yüz şekliyse 'Ben Bartu'nun kardeşiyim!' diye bağırıyordu. Dudaklarından burunlarına kadar aynıydılar.
Buray, şakaklarına bastırmış şekilde kendini Atlas'ın yanındaki koltuğa bırakmıştı. Masmavi gözleriyse yataktan ayrılmıyordu. Başına taktığı bereye bakılırsa migreni olduğuna emin olunabilirdi. Hepsine kıyasla değişik bir tarza sahipti. Yeşil kazağının altına giydiği kahverengi pantolon ketendi. Yüzük parmağındaki yüzüğe bakılacak olursa nişanlı ya da evli olmalıydı.
Bora, odanın ortasında durmuş Bartu'ya bakıyordu. Gözünden damlayan yaşla birlikte Kutay onun yanına gidip sıkıca sarıldı. Aralarında en küçük olduğunu fark etmek zor değildi. Ayaklarındaki ayakkabılar eskimişti, kotunun cebindeyse yırtık vardı. Diğerlerinin ona yardım etme istediğini kavrayabilmiştim fakat istemiyor olmalıydı.
"Neden dikişleri açıldı," sesi içine kaçmış gibi konuştu, Bora. Herkesin meraklı gözleri bana döndüğünde Atlas ayağa kalkıp benim yanıma geldi. Avcunu sırtıma koyduğunu hissettiğimde rahatlasam da bakışlar üzerimde oldukça kasılmamak elde değildi.
"Kendini zorlamış olmalı," dedi Buray oturduğu koltuktan. "Neden zorladı peki, yatması gerekmiyor mu?"
Olayları anlatmaya başladığımda Buray ve İdil'in bakışları sertleşmişti. Kutay, bakışlarını üzerimde gezdiriyordu. Buray ise ağlamayı bırakmış beni izliyordu. Maral'ın yalnızca Kutay'a baktığını görebiliyordum. Bartu'yu affetmemişti, odada endişelendiği tek kişi Kutay'dı. Abisi olarak gördüğü tek kişi de Kutay'dı. Konuşmayı bitirdiğimde İdil üzerime atıldı şaşırtıcı bir hızla.
Karşılık vermedim, İdil'in elleri omuzlarımı bulduğunda sertçe geriye itti. Sendelesem de Atlas beni tutup arkasına aldı. "Bir daha dokunma ona."
"Ne dokunmaması! Bunun yüzünden Bartu zarar görüyor! Görmüş de!" Tekrar üzerime gelirken Buray ayaklanıp İdil'i geriye çekmeye çalıştı. "Her şey senin suçun! Bartu senin yüzünden yatıyor! Sen olmasan şimdiye kadar uyanmıştı! Utanmıyor musun insanları kurtaracağına zarar vermeye!"
"Haklısın," hepsi şaşkınlıkla bana bakarken İdil fırsat bularak yüzümü tuttu. Tırnakları yanağıma batarken kurtulmaya çalışmadım. "Yeter!" Atlas, önümde kimsenin beni göremeyeceği şekilde durdu tekrar. "Bir daha kardeşime dokunursan, hastaneden geldiğin gibi çıkarsın."
"Senin kardeşin de bizim kardeşimiz değil mi!" Atlas'la aradaki mesafeyi kapatıp bağırmaya devam etti. "O kardeşim dediğin kadın yüzünden bizim kardeşimiz bu yatakta! Gözlerini açmıyor, anlayabiliyor musun!" Tükürüğü Atlas'ın yüzüne sıçradığında, Atlas elinin tersi ile yüzünü sildi. Sesini yükseltmemek için gayret gösterdiğinin farkındaydım.
"Ilgaz, Karan yüzünden hiç zarar görmedi mi zannediyorsun!" Kolumdan tutarak beni yanına çektiğinde sağ elimi öne uzattı. "Bak bu dikişler, sırf Bartu'yu suçlu durumdan aklayabilmek için!" Tekrardan arkasına aldı. "Kendisiyle alakasız bir durumda yaralandı sırf o adam için!"
"Kendi tercihiydi bu!"
"Kendi tercihi falan değil, kendi vicdanıydı! Bir daha da o kardeşiniz dediğiniz adam için hiçbir tehlikeye maruz kalmayacak çünkü bunu siz hak etmiyorsunuz!"
Arkasını dönüp bana baktığında elini sırtıma koydu. "Yürü Ilgaz, gidiyoruz." Kutay'a baktığında çıkma vakitlerinde haber vermesi için kapıyı işaret etti. İkimiz birlikte odadan çıktığımızda Atlas'ın ofisine girdik. Kapıyı arkadan kitleyip beni koltuğa oturttu. "Neden karşılık vermiyorsun, canını yaktı."
"Zaten birinin canını yaktım, daha fazla kimsenin canını yakmak istemiyorum." İlk yardım kitini dolabından çıkardığında yanıma oturdu.
"Kimseye zarar vermedin, kimsenin canını yakmadın, Ilgaz. O kız kendini bilmez biri. Ne dediğini bile bilmiyor." Çıkardığı pamuğa merhemi dökerek yanağıma yaklaştırdı. "Acıyabilir." Avcunu avcuma yerleştirdiğinde gülümsedi. "Acırsa sık."
Tırnakların battığı derime değen merhemle avcunu sıktım. "Bitti bile, biraz hava alsın, sonra bandaj yaparız gerek görmemiz hususunda. Hadi Bartu'nun ziyaretçileri gidene kadar dinlen biraz. Başımı ellerinin arasına alıp omzuna yasladığında direnmeden gözlerimi kapattım. "Sadece on beş dakika."
"Sadece on beş dakika."