Hastanenin arka tarafında cenazeler için araçların geldiği bölümde Kutay'ı bekliyordum. Kısa süre içinde siyah, büyük bir araba önümde durdu. Cam aralandığında Kutay'ın taranmış saçlarını, üzerindeki takım elbiseyi gördüm. "Yakışmış," yanındaki koltuğa oturdum.
"Sana da," baştan aşağıya süzüp göz kırptı. Üzerimde asistanlığa uygun bir gömlek ve pantalon vardı. Gaza bastığında araba hareket etti.
Birkaç sokak ilerlediğimizde karşımıza çıkan depo, ikimizi de uzun süre izlemeye zorladı. "Kararından emin misin, Doktor?" Başımı salladım.
"Adım Ilgaz, Ilgaz dersen daha mutlu olurum." Kapıyı açtığımda ikimiz de indik. Elimde kırmızı renkli dosya terden ıslanmaya başlamıştı.
Deponun önündeki adamlarla Kutay konuşurken bana işaret verdi. Sonunda vaktinin gelmiş olduğunu anlayarak içeriye lavabo bahanesiyle girdim. Koridorun köşesinden döndüğümde kasanın bulunduğu odaya ulaştım.
Cebimdeki neşter ve soğutucu hesabı çıkardım. Soğutucuyu üzerinde ne olduğunu bilmediğim mekanizmaya sıkarken neşterle kapağı zorladım.
"Açıl, hadi..." soluk soluğa kalmıştım. Kapak aralandığında elimi arasına zorla soktum. İçindeki suç aletine ulaşmak için daha da daldırdım elimi.
Neşterle zorladığımda yeniden tamamen açıldı. Yüzümde gurur dolu gülümseme oluştu. "Nihayet," bıçak gözümün önündeydi. Poşetin içinde olmasına rağmen görebiliyordum. Elimdeki eldivenlerimle uzanıp tuttuğumda beklemediğim bir durumla karşılaştım.
Kapak aniden kapandı, ışıklar söndü, sirenler çaldı. Bileğim dahil kasanın içindeydi elim. Dudaklarımdan acı dolu bir feryat döküldü. Geri çekilmeye çalışmama rağmen sıkışmış elim karşılık vermedi.
Sol elimle neşteri tutarak kapağı aralamaya çalıştım. "Açıl, açıl!" Kanlar yere damlamaya başladı sağ bileğimden.
Kapak aralandığında kolumu geri çektim lakin kasa tamamen kapandı tekrardan. Derimin soyulduğu, parmaklarımın ezildiği elimi göğsüme bastırıp sol elimle kasayı yumruklamaya başladım.
Ayak sesleri, siren sesleri ile kulağımı tırmalarken odaya göz yakıcı gaz dolmaya başladı. Bakışlarım yaşlar yüzünden bulanıklaştığında kan yere tamamen dağlıyordu.
Daha fazla dayanamayacağımı anladığımda son güçle kasaya vurdum fakat o anda ışıkların hepsi kapandı, insanların çığlıklarını duydum. Karanlık etrafını sarmışken biri beni tutup deponun köşesine yasladı. Bağırmama fırsat bulamadan dudaklarıma yasladı avcunu.
Hareketlendim, çırpınmaya başladım adeta, tutuşu sıkılaştı. Kulağıma fısıldadığında sıcak nefesini hissettim. "Sakin ol, benim." Kutay'dı.
Odaya insanlar hücum ederken Kutay beni kendisine çekti. Yönlendirmesine izin verdiğimde ikimizi birden büyük bir dolaba sakladı. Bu kez nefesini ensemde hissediyordum. Avcunu dudaklarıma bastırmaya devam etti.
Neşterin kaldığını düşünürken cebime yerleştirdi. Soğutucu sprey gözükse de önemli değildi.
"Kaçmışlar mı," dedi sesi oldukça kalın olan adam. "Işıkları kapattığında aradan süzülmüş olabilir." Demirin yerle birleştiği ses cızırtı olarak yankılandı. "Baksanaza, yaralı zaten, yakalarız etrafa dağılalım burayı aradıktan sonra. Yerler kan olmuş hep."
Adamın konuşmasını duyan Kutay'ın nefesi kesildi, ensemdeki sıcaklık kendini geriye çekti. "Yaralı mısın," fısıldadığında başımı salladım. Beni kendine yasladı, parmağını yaraya dokundurmam için sol avcuma bıraktı.
Sol avcumdan sağ elime kaydırdığımda, parmağına kanın bulaştığına emindim. Yanımdan burnuna doğru uzatıp kokladığında kırmızı oluk oluk akan şeyin ne olduğunu anlamış gibiydi. Üzerindeki gömleğin köşesini yırttı, elime sardı. Ufak bir ses çıksa da adamlar farkına varmayınca pansuman niyetine bastırdı parçanın üzerinden.
Dudaklarım aralansa da çığlığımı ağzımdaki eli bastırdı. Gittikçe bedenim gevşiyor, kendimi ona yaslıyordum. Fark ettiği her dakika beni kendine daha da yaklaştırıyordu.
Adamlar, depoyu aramaya devam ederlerken dolabın önünde durduklarında ayakkabılarını görebildim. Hıçkırığım beni ele vermek üzereyken Kutay engelledi bir kez daha. Gerginlik vücudumu sardığında kaskatı kesildim.
"Burada kimse yok, vakit kaybetmeden dışarıyı arayalım." Birer birer çıkan görevlilerden sonra ikimiz de derin bir nefes aldık. Kutay, dudaklarımdaki elini geri çekti. Kendisini dolaptan çıkardığında telefonunun fenerini açıp bana doğru tuttu. "Ilgaz," sesindeki şaşkınlık beni etkilemedi, hareket edemeyecek duruma gelmiştim adeta.
"Tamam," beni omuzlarımdan kavrayıp ayağa kaldırdığında duvara yasladı. "Sırtıma alacağım seni, tutunabilir misin?" Arkasını döndüğünde kasaya atıldım, sol elimle yumruklayarak açmaya çalıştım. "Açıl," tıslarken ışıklar yeniden odayı aydınlattı.
Kutay'ın kolları belime dolandı, ayaklarımı yerden kesti. "Ilgaz, kes şunu," hareket etmeme izin vermeden yeniden duvara yasladı, üzerindeki kabanı omuzlarıma bıraktı. Başıma ise köşede duran bir şapkayı geçirip gözlerime kadar indirdi. "Seni rahatsız ya da aklı yerinde olmayan biri gibi çıkaracağım, sadece biraz olsun adım atabilmeye bak."
Öyle de oldu. Beni depodan çıkardığında kimse sorgulamadı. Arabaya kadar sürükledi. Arabaya ulaştığımızda beni bindirmek için sırtımdan destekleyerek koltuğun hemen önündeki boşluğa yatırdı. Bagajda duran battaniyelerden birini üzerime örtüp sürücü koltuğuna geçti.
"Dayan, Ilgaz, hastaneye götüreceğim şimdi seni." Gazı köklediğinde araba hızla hareket etmeye başladı. Rampadan geçerken elim savruldu ve koltuğa çarptım. Acı dolu inlemem arabayı doldurdu. "Ilgaz! Ilgaz iyi misin?"
"İyiyim, elim çarptı sadece..." Derin bir nefes aldım.
Kutay, hastanenin arka girişindeki morg bölümden beni içeriye soktuğunda kim olduğum belli değildi. Kimsenin görmediğinden emin olarak asansöre bindirdi ikimizi de. Yürüyecek halim kalmadığı için beni sırtına almıştı. Kanla harmanlanmış sargılı elimle birlikte morarmış sol elim onun başının iki taraflarından sarkıyordu. "Ilgaz, duyuyorsun, değil mi?"
Onaylayan mırıltımla asansörden indik, yüz yirmi dokuz numaralı odanın kapısının önüne geldiğimizde içeriye girdik.
Bartu Karan, yatağında doğruldu. Atlas ise telefonundan başını kaldırdığında elime odaklandı. Kutay beni koltuğa bıraktı. "Ilgaz!" Atlas, önümde diz çöktü, ellerimde gezindi bakışları. Öfkeyle ayağa kalkıp Kutay'ın yakasına yapıştı. Kutay, duvara çarptığında Atlas'ın elinden kurtulmadı.
"Sana kardeşimi korumanı söylemedim mi, bu hali ne?" Yumruğu havaya kalktığında kısık sesimle müdahale ettim. "Atlas, iyiyim..." Başını bana çevirdi, yeniden önümde diz çöktü. "Ilgaz, kardeşim, güzel kardeşim." Sağ elimi avcuna aldığında inledim. Çenesi kasıldı, Bartu Karan'a bakışlarını çevirdi. "Bir daha seni Ilgaz'ın çevresinde görürsem, mahvederim Bartu Karan."
Bartu Karan, ilk defa yüzünde görülen pişmanlık ifadesi ile sessizliğe gömüldü. "Atlas," dedim sol elimi elinin üzerine koyarak. "Yakalanmadan önce beni laboratuvara götürmen gerek, elim dolabın altında kalmış gibi yapacağım. Yoksa yakalanacağız. Yakalanacağım."
"Ilgaz, güzel kardeşim sen delirdin mi? Halini görmüyor musun zaten, birde dolabın altında kalırsa..."
"Eğer kalmazsa bir daha o elle neşter tutamayacağım, Atlas. Lütfen."
Gözlerini kapattı, derin nefes alıp beni kucağına aldı. "Bir daha, Bartu Karan, bir daha kardeşime bakmayacaksın bile." Bedenimi kucağında duran bir bebek gibi sararak laboratuvara taşıdı. İkimiz de odadayken sargıyı elimden çıkartıp pencereden aşağıya attı. "Emin misin?"
"Evet," yere bıraktığında son kez ona baktım. "Dolabı elimin üzerine yerleştir, iki elimin de üzerine hatta. Tek elde şüphelenilir." Ellerimi uzattım yerde.
"Yapamam... Ilgaz, yapamam..." Başını iki yana salladı. Saçlarını karıştırıp darmadağın etti. Israr eden bakışlarımı gördüğünde ise derin bir nefes aldı, ardından bir tane ve bir tane daha. Gözlerini yumduktan sonra dolabı ellerimin üzerine bırakıp odadan sanki hiç orada değilmiş gibi koşarak çıktı.
Zaten zedelenmiş elimin üzerine bir de dolap gelince acıyla haykırdım. Çığlıklarım laboratuvarı inletirken personeller odaya doluşmaya başladı. Bu esnada kapıdan gördüğüm kadarıyla Kutay da hastaneden kaçtı. Feryatlarım devam ederken Yavuz da hemşirelerin arasına karıştı.
Atlas, kalabalığı yararak tekrar içeriye girdiğinde hızla benim yanıma ulaştı. "Ilgaz..." Dolabı ellerimin üzerinden kaldırıp beni kucağına çekti. Ayaklandığında kimseyle konuşmadan, üst katta bulunan odaya girdi. Yatağa indirdiğinde acıyla kıvranıyordum.
Antiseptik solüsyonla sargı bezlerini eline alıp yatağıma oturdu. Beni dikleştirip yaramı temizlemeye başladı. "Özür dilerim, seni oraya gönderdiğim için."
Her kıvranışımda acı çekiyor gibiydi. "Benim hatam, çok üzgünüm, Ilgaz. Affet beni." Sol elimi onun elinin üzerine koydum. "Senin suçun değil, kendi seçimimdi." Cevap vermeden temizlemeye devam ederken benim inlemelerim yüzünden kesik nefesler almaya başladı. Gözünden bir damla yaş, dizime düştü.
"İyiyim," Atlas'ın ağlamasına katlanamıyor, her şeyi yıkmak istiyordum. "İyiyim, Atlas. Ağlama." Sol avcumu yanağına yasladığımda dudaklarını bastırdı elimin içine. "Sen bu haldeyken nasıl ağlamayacağım, kardeşim?" Onunla birlikte bende ağlamaya başladığımda sargıyı bitirdi.
"Daha detaylı inceleme için röntgen cihazına girmen gerek. Dahası..." Susturdum. "Biliyorum, ne olacaksa olsun, yapalım."
Kapı tıklandığında Yavuz belirdi. Arkasından kapatarak içeriye girdi. "Ilgaz, geçmiş olsun." Dudak büzdü. "Sana talihsiz haberi ben vermeye geldim. Önceliği ben alıyorum, ilk benden duyarsan daha az üzülürsün diye düşündüm."
Göz yaşlarımızı sildik aynı anda Atlas'la, Atlas'ın sırtı ona dönüktü ve hiç bakmıyordu. "Ilgaz," dedi Yavuz, ardından devam etti, "bundan sonra doktorluğunu yapamaman üzücü bir durum olacak benim açımdan."
"Ne?"
"Bu halde doktorluğuna ya ara verirsin, ya da tekrar neşter tutamayacağın kesinleşir. Bil istedim." O kadar ciddiydi ki, yalan olma ihtimali yoktu.
"İhtiyacınız olursa çağırın, iyi dikiş atarım." Yavuz odadan çıkıp gittiğinde, Atlas ellerimi kendi avuçlarının arasına alıp alnını bileğime bastırdı. "Dinleme onu..." diye fısıldadı sesi titreyerek. "İyileşeceksin. Gerekirse dünyayı ayağa kaldıracağım ama o eller tekrar neşter tutacak Ilgaz. Söz veriyorum."