İçeriğe geç

Hazansaye

Bölüm 10 · 10 dk okuma

Hazansaye

Bölüm 10

10.Bölüm:Kaderin Sivri Ucu

Canlılar kategorilenirdi bilimsel olarak lakin biz insanlar da okullarda, kurumlarda, insanlarda kategorilenirdik. Yaşam tarzımız, ailemiz, fiziksel özelliklerimiz, kişisel özelliklerimiz, kültürümüz...

O binaya ilk bırakıldığımda yedi yaşındaydım. Kapıdan girdiğimden itibaren gerginlik üzerime sinerdi küçük yaşımda. Yaşlı bir kadın gelmişti başıma, elimden tutmuştu. Masmavi gözleri, incecik bedeni, uzun bir boyu, buruşuk elleri vardı. Gözlerime öyle bir bakmıştı ki bana zarar vereceğini zannetmiştim. Şefkati tehlikeyle karıştırmıştım.

O kadar çok bağırmıştım ki tutuşundan kurtulabilmek için kadıncağız donakalmıştı. Elimi öyle yumuşak tutuyordu ki tırnaklarım avucuna battığında sadece kıpırdatabiliyordu.

Bir adam geldi sonra, iri yarı, oldukça uzun bir adam. Kaşları çatıktı, sırtı kambur bir şekilde bana yürüyordu. Gördüğüm gibi elim ayağıma dolandı, çaresizce elimi tutan kadının elini sıkıca kavradım. Kaşının üzerindeki dikiş izi o yaşımda çok korkutucu gelmişti.

Adam beni süzerken bende onu süzdüm. Üzerinde siyah, keten bir gömlek vardı, altında ise incelikle işlenmiş bir siyah pantolon. Ayağındaki kunduralar yüzlerce kez siyaha boyanmış gibiydi. Yüzündeki ter, yakasına damlıyordu. Saçlarını öyle kısa kestirmişti ki başındaki dikiş izini bile görebiliyordum. İkinci izi gördüğümde yaşlı kadının elini daha sıkı kavradım.

"Seslerden hoşlanmam," tok ve gür bir sesi vardı. Bana doğru bir adım atınca yaşlı kadının elinden kurtulup kapıya doğru koşmaya başladım. Çıplak ayaklarımın yere değerken çıkardığı sesler yüzünden birkaç çocuk odalarından çıkmış bize bakıyordu.

"Buraya gel, yaramazlıklardan da hoşlanmam!" Adamın sesi yankılanınca daha hızlı koştum. "Cümlemi tekrar etmek istemiyorum, kız çocuğu. Buraya gel!" Kalbim hızla çarptı. Omzumun üzerinden ona baktığımda sakin adımlarla beni takip ettiğini gördüm. Gözümden bir damla yaş süzüldü, önüme dönmeden kaçmaya çalışırken ayağıma takılan ahşap parçası ile kendimi yerde buldum. Aramızdaki mesafeyi kapattı.

"Sana söylemiştim," elini koluma uzattı, "huysuzluktan da nefret ederim, onları ayrı sevmem." Ayağa kaldırdığında dirensem de aramızdaki yaş farkından dolayı güç farkı da oluyordu. Uzaklarda duran bir gence seslendi. "Faruk, gel kızı Z odasına al." Faruk ses çıkarmadan beni koridorda ilerlemeye başladı. Aramızda en fazla on ya da on beş yaş vardı. Parmakları sırtımdan hafifçe iterken adamın sesini duydum. "Dağılın," diye bağırdı bizi izleyen birkaç çocuğa.

Kapının önüne geldiğimizde, Faruk bana kısa bir bakış attı. "Girme vakti küçük hanım." Kapıyı araladı, içerideki soğuk hava vücudumu titretti. "Gir hadi, girmezsen ben sokacağım." Gözümdeki yaşlar birikiyordu, ilk adımımı attığımda ikincisini Faruk getirdi beni içeriye sokarak. Ardımızdan bir kilit sesi gelince hızla kapıyı yumruklamaya başladım. "Aç şu kapıyı! Aç!"

Yaklaşık on dakika boyunca debelendim ancak nafile olduğunda odaya doğru çekingen adımlarla yaklaştım. Yerde oturan üç erkek çocuk vardı, üstleri başları kir içindeydi. Yutkundum. Yaklaştım. Bir damla yaş yanağımdan süzüldü. En uzunlarının ayağına damladı.

Çocuk başını kaldırdı ve gözlerime baktı. Saçının birkaç tutamı alnına dökülüyordu, bazı kısımlar ise yamuktu. Ten rengi soluk oda ışığına rağmen parlıyordu. Üzerindeki koyu yeşil kazağın birkaç ipi ortaya çıkmıştı. Altındaki siyah eşofmanı ise yeni gibi gözüküyordu. Ayakları benimkinin aksine beyaz bir çorapla korunuyor gibiydi.

Çocuk bana bakarken birkaç adım geriledim. Sırtım bir demire çarpınca ise hızla öne doğru kaçtım zıt bir şekilde. Çarptığım demir, ranzalardan birine bağlıydı.

Başka bir demire çarptım, farklı yöne koştum, ardından bu üç kez daha tekrarlandı. Oda o kadar küçüktü ki sürekli aynı yere çıkıyordum.

Yerdeki kumral çocuk hala bana bakıyordu, daha doğrusu bana değil yanaklarımdan süzülen yaşlara. "Korkuttular mı seni," ses tonu o kadar yumuşaktı ki bir nehri andırıyordu.

Gözlerimi onun gözlerine diktim ve gözlerimi hızla sildim. İki yanındaki çocuklar da bana bakıyordu şimdi. Aralarından biri sapsarı, parlak saçlara sahipti, ince dudakları ve kusursuz bir burnu vardı. Üzerindeki turuncu kazak, gözlerinin yeşilini ortaya çıkarmıştı. Diğeri ise ondan çok farklıydı. Uzun, kızıl saçları vardı. Kirpikleri bir çocuğun sahip olabileceğinden daha uzundu. Zayıf bir bedeni olmasına rağmen yanakları oldukça belirgindi.

Üçü birden bana bakarken yutkundum. "Korkmana gerek yok," kumral olan çocuk ayağa kalktı, elini uzattı sıkmam için, "Atlas ben."

Kirpiklerimi araladım, bulanık bakışlarım etrafta gezindi. Yumuşak bir zeminde uzanıyordum, hastane yatağı olduğunu anladım elimi kıpırdatınca.

"Ilgaz?" Başımı sese doğru çevirdiğimde görüşüm netleşmeye başladı. "Ilgaz," yatağımın yanına oturdu, avucunun içiyle yanağımı okşadı, "korkuttun beni."

"Bayıldım mı yine?" Doğrulurken bana yardımcı oldu, arkama yastıkları sıkıştırarak dik durmamı sağladı. Elleri defalarca yaptığı birşey olduğu için ezberlemiş şekilde üzerimdeki yorganı üzerime sıkıca sardı. Derin bir nefes verdiğinde ellerini ellerimin üzerine koydu. "Bayıldın, kriz anında."

Başımı salladım, avcumu avuçlarına yasladım. "Nasıl oldu? Hiçbir şey hatırlamıyorum henüz." Krizlerden sonra bayıldığımda bir süre anımsayamazdım bile olayları. Uzun süredir ise bilinç kaybı yaşamamıştım krizlerimde.

"Ilgaz, şuan nasıl olduğunu önemsemene gerek yok, herkes güvende, herkes iyi." Yatakta bana doğru biraz daha kaydı. "Korkuttun beni uzun zamandır bu raddeye gelmemiştik." Saçımı kulağımın arkasına sıkıştırdı. "Özür dilerim yanında olmadığım için, hastam vardı."

"Saçmalama da ne olduğunu söyle." Gülümsedim. Kısa sürede anlatmaya başlayınca gülümsemem dondu. "Ne oldu Bartu Karan'a?" Bacaklarımı yataktan aşağı sarkıttım. "Hayır, otur geri daha serumun bitmedi." Elini itekledim. "Ne oldu, Atlas?" Omuzlarımı kavradı ve yatağa bastırdı. Kollarını çekiştirdim ve ayağa kalkıp serumu kolumdan çıkardım. "Atlas, ne olduğunu söyle!"

"İyi," bıkkın bir nefes verdi, "iyi sadece sakin ol, oda boşaltılmış, sende müdahale edemeyince kriz geçirmişsin." Ellerimi saçlarımdan geçirdim hatırlamaya başlayınca, destek olacak şekilde beni kolumdan tutup devam etti. "Yavuz kurtarmış, seni o halde görünce içeriye girip müdahale etmiş zaten. Yanında da Zelal hemşire vardı biliyorsun hastanenin en iyi hemşiresi. Konuştum Yavuz'la soracağını bildiğim için oldukça iyiymiş hasta, vitamin bile vermişler. Odayı da geri doldurdum ben kimin boşalttığını bilmiyoruz. Kamera kayıtlarıyla uğraşıyor Umut, güvenlikten o sorumlu biliyorsun."

Tek kelime etmeden odadan ayrıldım, asansöre tıkladım ve Atlas'la birlikte yüz yirmi dokuz numaralı odanın olduğu kata inmeye başladık.

"Ilgaz, bak anlayabiliyorum hastaya yardımcı olmak istiyorsun ama sana zarar verdiğinin farkında değil misin? Hiçbir doktor ona bakmıyor diye sen bakıyorsun, geceleri de mi bekleyeceksin başında, refakatçı alımı yasak biliyorsun yeni kurallarla birlikte, bir hemşire beklemeli hemşireler de adamı istemiyor. Bunların hepsini sen mi yapacaksın? Sen ne bilirsin ki hemşirelerin yaptığı şeyleri, boşuna mı okudun kaç sene doktorluğu?"

"Atlas, herşeyin bir ilki vardır. Öğrenirim."

"Ilgaz anlıyorum birşey olmasın istiyorsun, hayata tutunsun istiyorsun ama sana birşey olacak diye korkuyorum, biraz olsun düşün kendini. Ben alayım hastayı, ben olayım doktoru."

"Sonra sana da tüm hastane düşman kesilsin, internetlerde dolaş, sokakta bile yürüyeme, değil mi Atlas? Nasıl seni böyle birşeye sokacağımı düşünüyorsun?"

"Umrumda mı sanıyorsun, senin için herşeyi yaparım, Ilgaz!" Sesi yükselince derin bir nefes aldı ve gözlerini yumdu. "Ilgaz..."

"Atlas, benim sende biraz hatrım varsa lütfen şimdilik bu mevzuya karışma."

"Ilgaz..." Gözlerini açtı, göz bebekleri endişeyle genişledi.

"Lütfen."

Asansörün kapısı açıldığı gibi odaya doğru ilerledim. Atlas ise durumu anlamış gibi benden önce kapıda durup beklemeye başladı.

"Girip çıkacağım, biraz kahve içeriz sonrasında olur mu? Seninle vakit geçirmeyi özledim." Başını salladı.

Yüz yirmi dokuz numaralı odaya girdim. Bartu Karan yatakta gözlerini kapatmış uzanıyordu. Uyandırmamak için parmak ucumda koltuğa ilerledim. Odanın ilaç kokusu burnuma doldu. Koltuğa ulaştığımda yine daha önce gördüğüm o yumuşak tüylü kediyle karşılaştım, belli ki bu odaya benim dışımda uğrayanlar vardı. Gülümseyerek yanına oturdum kedinin. Tüylerini okşadım. "Adını unuttum maalesef," burnumdan nefes verdim, "özür dilerim."

Dudak büzdüğümde kedi kucağıma çıktı, karnıma sürtündü. "Çok tatlısın," gülümsemem büyüdü bakarken. Başına öpücük kondurdum. "Bu öpücüğü alan ikinci kişisin kıymetini bil."

Parmaklarıma tüylerinin dokusu değerken esmerim. Yorgun olduğumun farkında değildim koltuğa oturana kadar.

"Doktor?" Bartu Karan'ın sesi kulağıma dolunca bakışlarımı ona çevirdim. Hala ilaç etkisinde olmalıydı ki sesi çok uykuluydu. Doğrulamaya çalışınca ellerimi havaya kaldırdım. "Hayır, hayır, doğrulama hiç gerek yok."

Kediyi kucağımdan indirip yanıma koydum. Bartu Karan'ın yatağının hemen dibinde dikeldim. "Gerçekten özür dilerim, benim yüzümden hayatını kaybediyordun." Kaşları çatıldı, huzursuz bir ifade yüzüne oturdu.

"Doktor, ne dediğini anlamadım?"

"Sırf ben müdahale etmedim, şımarıkça davrandım diye hayatını kaybediyordun özür dilerim. Telafi etmek istiyorum, nasıl edebilirim?"

"Şımarıkça mı?" Kaşları birbirine daha da yaklaştı. "Doktor, sen ne dediğinin farkında mısın? Bariz bir şekilde kriz geçiriyordun, şımarıklıkla ne alakası var?"

Ellerimi yumruk şeklinde sıktım. Önlüğümün ceplerinde sakladım kumaş sayesinde. "Telafi etmek istiyorum, nasıl edebilirim diye sormuştum, yanıt verirseniz memnun olacağım."

Kaşları bu kez havaya kalktı, yutkunduğunda adem elması hareket etti. Kulağının bitişiğindeki beni gördüm hareketlenmesiyle. "Doktor," serum kablosunu uzaklaştırdı elinden, "haddime değil ama iyi misin?" Dolandırmadan sorduğu için yerimde öylece kalakaldım.

Alaycı bir tavırla karşılık verdim, her zamanki gibi. "Bunu doktor olduğumdan hep ben sorarım hastalarıma, duymak da nasip oldu." Gülümsedim belli belirsiz şaka yapmaya çalışırken.

Bir kez daha dudaklarını araladı konuşmak için lakin ondan önce davranıp engelledim. "Ağrın var mı?"

Başını iki yana salladı. Devam ettim sözcüklerini bastırmak amacıyla. "Gerekli tedavi yapıldı mı?" Bu kez olumlu şekilde başını salladı. Dudakları aralanırken elimle steteskopumu kavradım, göğsüne yerleştirdim. "Kalp atışların normal." Duyamıyordum bile, üzerimdekini sıyırmam gerekti duyabilmem için. Bunun farkındaydı, saf bir adama benzemiyordu Bartu Karan. Hastane giysisini yukarıya sıyırdı. Steteskopun ucunu parmaklarının arasında kavrayıp tam kalbinin üzerine koydu.

Gülümsedim ele vermemek için afallayarak. "Ritimde sorun yok." Steteskopu çektim. "Tansiyonuna baktılar mı, bakmamışlardır ben yine bakayım." Çekmeceye uzandım ve açınca aletin üzerindeki el yazısı ile yazılmış notu gördüm. Atlas'ın yazısıydı. Tüm malzemeleri eksiksiz yerleştirdim, aklın rahat olsun. Gülümseyerek aleti Bartu Karan'ın koluna taktım. Ölçülmesini beklerken dudaklarını araladı yine, avcumu dudaklarına yasladım. Ne yapıyordum? Elimi geri çektim. "Tansiyonunu ölçerken konuşursan yanlış sonuca ulaşırız."

Gözleri avuç içime odaklanırken sessizce aleti çıkarmamı ve sonucu bekledi.

"Tamam, tansiyonun da normal." Tekrar çekmeceye yöneldim, aleti yerleştirmeye başladım. "Doktor," sesi daha netti, arkamı dönmedim, "gözümün önünde bayıldın, şimdi ise karşımdasın, uyandığın gibi gelmenin sana zararını düşünemiyor musun?"

Ona döndüğümde elimle ensemi ovuşturdum. "Uyanalı bir saat oldu, öyle geldim." Başını iki yana salladı ve cıkladı. "Hayır, bir saat önce uyanmanın imkanı yok, geçirdiğin kriz bir saat önce uyanmana olanak sağlamıyor."

"Yarım saat olmuştur o zaman," ellerimi ceplerime yerleştirdim. Yine onaylamadı. "En az on dakika önce uyanmış olabilirsin." Sahiden de on dakika önce uyanmıştım. Nereden biliyordu?

"Dediğim gibi bugün yaptığım sorumsuzluğu telafi etmek istiyorum izninle, madem sen bir fikir sunmuyorsun ben sunayım. Hiç yakınların var mı, odana getireyim, biraz olsun gör?"

Bartu Karan'ın gözleri parladı, ilk defa onu gözleri parlarken gördüm. Bakışları ılık esen bir rüzgar gibiydi. Tanıdık bir melodiyi yüzlerce kez dinlediğimizde daima aynı hissettiğimiz o duygu gibiydi. Lakin bakışları soldu aklına gelen düşünceyle. "Hastaneye benim için refakatçı yasak. Görmeye gelecek kimseye izin vermezler."

"Telafi etmek istiyorum izninle, sadece adlarını ve hangi türden yakının olduklarını söylemen yeterli." Gözlerindeki ışık o kadar parlıyordu ki hiç sönmesin istedim.

"Buray Alçok, Bora Özupak, Kutay Günyar, İdil Yeral arkadaşlarım, birde kardeşim var Maral Adalı. Eğer sana sorun çıkaracak birşeyse gerek yok, Doktor. Benim yüzümden başın yeterinde dertte."

"Problem değil, halledebilirim. Başım dertte derken kastettiğini öğrenebilir miyim?"

"İnternete ve televizyonlara yayınlanmış durum. Hastanenin dışında seni bekleyen binlerce insan, ekran başında sana beddua okuyan milyonlarca insan var, Doktor."

Başta alaycı bir şekilde karşılasam da pencereden baktığımda gerçeklik payını gördüm.

Koltuğa oturup bacak bacak üstüne attım. "Refakatçın hala benim, kalacak kimse yok." Telefonumu cebimden çıkardım, Bartu Karan'ın gelmesini istediği kişileri içeriye sokmak için bana yardım edecek birine attım. Evren. Atlas'la birlikte tanıştığım, o zamanlar bana korkutucu gelen sarı saçlı, yeşil gözlü çocuk. Ardından da Atlas'a mesaj attım. Kahve işini birkaç gün ertele saat geç oldu bugün nöbetin var senin. Onaylayan bir emoji gönderdiğinde gülümsedim.

Telefonum Atlas ve Evren dışındaki tek arkadaşımın çağrısı ile titredi. Kulağıma dayadım aramayı cevaplayıp. "Ema?"

Kulağıma ince sesi doldu. 'Ilgaz, bundan sonra konuşmayalım, arkadaşlığımızı bitirelim. Sosyal medya ve haberler sayesinde senin ne olduğunu öğrendim, tekrar arama beni.'

"Ne, anlamıyorum?" Telefonu yüzüme kapattığında dişlerimi sıktım. Bartu Karan, inceleyen bakışlarını üzerime gönderdiğinde gülümseyerek ona baktım. "Yarın gelecek senin misafirlerin, hallediyorum."

Yüzüme bakmaya devam ederken ekranda sosyal medyaya tıkladım. Mesaj kutum dolmuştu. Anasayfada gezindim, pek çok haber vardı. O kadar çok ithamla etiketlenmiştim ki okurken dudaklarım aralandı. En son paylaştığım Atlas'la olan fotoğrafıma bastım ve altındaki yorumları okumaya başladım.

'Yanındaki çocuğu da kirletecek.'

'Seni istemiyoruz.'

'Acilen doktorluğuna el konulmalı!'

'Kalbinin çirkinliği yüzüne de yansımış.'

'Bundan doktor mu olur?'

'Söylesene kaç kişinin hayatını kararttın?'

'Savcının ölümünün suçlularından biri de sensin, sen suçluyu kurtardığın zamandan beri en az onun kadar hatalısın!'

'Cezası ne zaman verilir?'

'Keşke savcının yerinde sen olsaydın!'

'Ailesinin yüz karasıdır bu kız!'

Son cümleyi sürekli okumaya başladım. Ailesinin. Yüz. Karası. Aile. Evlat. Yüz. Karası. Ailenin.

Yorumu okuyup duruken saat ilerlemişti. Henüz erkendi ancak ben yorgunluktan bitkin düşmüştüm. Göz kapaklarım okurken ağırlaştı. Görüşüm siyaha büründüğünde ise elimdeki telefon kucağıma düştü.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.