
Cehennem başkalaşır, yanan yine insandır.
İstanbul, en hareketli saatlerini yaşarken Salih de yaşadığı şehir gibi yoğun ve kalabalıktı. Sorgu odasına doğru giderken aklı deli gibi gördüklerini düşünüyor, aşırı dolu zihni patlayacakmış gibi hissettiriyordu. Ellerini, uzun dalgalı saçlarına geçirdiğinde yüzüne düşen tutumlardan rahatsız olduğunu düşündü. Her zaman bileğinde olan tokayla saçlarının üst kısmını at kuyruğu yapıp sorgu odasına ferah bir şekilde girdi.
“Hazır mı her şey?” diye sordu sorgu odasındaki memur arkadaşına. Adam kendisini onayladığında Salih, vakit kaybetmeden Leyla’nın babasının olduğu odaya girdi ve ardından kapıyı kapattı. Loş ışıklı odada bir masa ve dört sandalye bulunuyordu. Sandalyeler masanın iki tarafına ikişer ikişer yerleştirilmişti. Bir tanesinde şüpheli oturuyor, diğer sandalyeler boş duruyordu.
Salih iki elini masaya dayayıp adama doğru eğildi. Adam bir haftada kırış kırış olmuş yüzüyle tepesinde dikilen komisere bakıyor, onu buraya neden çağırdığını merak ediyordu.
Evladını kaybetmek, böyle bir şey demek ki diye düşündü Salih. Kendisiyle yaşıt olan adam şimdi babası gibi gözüküyordu. Komiser, üzüntüyle adamı süzdü. Fazla üstüne gitmeden yumuşak bir sorgu için kendini programlayıp konuşmaya başladı.
“Leyla’nın cinayetinin baş şüphelisi bu sabah Pendik’teki terkedilmiş bir evde ölü bulundu.”
Metin’in tepkisini dikkatle inceleyen Salih konuşmaya devam edeceği sırada acılı baba, komiserin masadaki bileklerini kavrayıp öne doğru eğildi. Ağlamaktan şişmiş, etrafı morluklarla çevrilmiş gözleri yaşla doluydu.
“Cinayet ve kızımın adını yan yana kullanma Komiser. Canımı daha da yakma.”
Salih, utançla bakışlarını yere indirdiğinde adam bileklerini bırakmış geri yaslanmıştı. Henüz bakışları kalkmayan polis mahcup çıkan sesiyle özür diledi.
Karşısındaki adama oldukça hassas davranıyordu Salih. Gördüğü küçücük, ölü bedeni hafızasından silmesi bir baba olarak çok güçtü. Masadaki ellerini çekip diklendiğinde hâlâ Metin’e bakmamıştı ve her sorguda olduğu gibi odanın içinde volta atmaya başlamıştı. Bu hareket onu rahatlatıyor, kuracağı cümleleri akıllıca seçmesi için yardımcı oluyordu.
“Lafı dolandırmadan direkt soracağım. Katilin İlyas Menteşe olup olmadığına dair yeterli kanıtımız olmadığından tutuklama kararı alamadığımızı biliyorsunuz. Bu yüzden cezasını adaletin vermesini beklemeden kendiniz vermiş olabilir misiniz? İlyas Menteşe cinayetini kızınızın intikamını almak için siz mi işlediniz?”
Son soruyu sorarken iki babanın da bakışları birbirini buldu. Metin önce davranıp gözlerini masaya indirdiğinde bir damla yaş süzülüp sakallarına karıştı.
“Benim kolum da kanadım da kırıldı Komiser. Adım atmaya dermanım bile yok. Nasıl öldüreyim o adamı?”
Salih, bir an bile suçlunun karşısındaki bu adam olduğu fikrine kapılmamış; sadece prosedürleri uyguluyordu. Bulundukları durumda, bir numaralı şüpheli kurbanın en yakınından başkası olamazdı ve bir yerden başlaması gerekiyordu.
“Kurban öleli tahminen iki gün olmuş, iki gün önce neredeydiniz?”
“Eşim hamile biliyorsunuz. Üç gün önce fenalaştı, apar topar hastaneye götürdüm. Üç gündür onunla hastanede kalıyorum, bir an bile yanından ayrılmadım. Eşime ve hastanedeki çalışanlara sorabilirsiniz.”
“Peki oğlunuz?”
“Oğlum gündüzleri okula, okuldan sonra da annesini ziyarete geliyordu. Onun için de okuldaki öğretmenleriyle konuşabilirsiniz.”
Salih başını olumlu anlamda salladı ve ayakta durmaktan yorulduğunu hissedince Metin’in tam karşısına oturdu.
“İlyas Menteşe’yi öldüren kişi olay yerinde bu notu bıraktı.” diyerek cebinden çıkardığı bir kağıdı adama uzattı.
“Kanıtlarla birlikte birazdan ekip arkadaşım burada olacak ve kızının katilinin İlyas Menteşe olduğu kanıtların güvenilirliğine göre belli olacak.”
Adamın gözlerine akın eden yaşlar birkaç hıçkırıla dışarı çıktığında Salih yerinden kalktı ve birkaç adımda yanına ulaştı. Elini adamın omzuna koyup “Onu canlıyken yakalayamadığım cezasını kesemediğim için sizden özür diliyorum. Lütfen adınız gibi metin olun, aileniz için güçlü durun. Onların size ihtiyacı var.” dedi. Tek isteği adamın içine bir nebze de olsa su serpebilmekti ama bu konuda ne kadar başarılı olduğu tartışılırdı.
Salih sorguyu bitirip ofise geçtiğinde Hazar ve Asena’nın yeni bir vakaya gittiğini öğrenmiş; gelecekleri âna kadar ufak bir sigara molası için karakolun bahçesine inmişti. Soğuk hava iliklerine kadar üşütürken elindeki sigara montundan daha fazla ısıtıyordu.
İlyas’ın otopsi işlemleri birkaç gün sürecekti ve onunla işleri bittikten sonra cesedini ormanda kurtlara yem etme fikri aklına bir güzel yer etmişti. Elindeki sigaradan bir nefes daha çektiğinde gözünde bir çakal tarafından parçalanan cesedin görüntüsü canlanmış, uzun zamandır duymadığı zevki tatmasına vesile olmuştu.
Cebinde duran telefonunu Asena’yı aramak için çıkardığında ekranda bir cevapsız arama olduğunu gördü. Sigarasından son bir nefes aldı ve yanında duran ağacın gövdesinde söndürüp kalanını bir iki adım gerisinde duran çöpe attı. Ekip arkadaşına ulaşmadan önce onu sorgudayken arayan numaraya döndü ama defalarca kez çalmasına rağmen açan olmadı. Numaranın kime ait olduğunu anlamak için kaydedip Whatsapp profil resmine baktı. Profilde, vücudunun her tarafı siyah kıllarla kaplı yavru bir köpek vardı. Bir kere arayan tekrar arar diye düşündü Salih ve daha önemli olan işine odaklanmak için Asena’nın numarasını çevirdi.
Dakikalar önce arayan hattın uzaya gönderdiği sinyalleri takip ettiğimizde telefon, seyrek evleri olan kırsal arazideki müstakil bir evde çalıyordu. Kadının duygusuz bakışları, karşısındaki adamın elinde çalan telefondayken kendisi duvarın dibinde hareketsizce oturuyordu. Karşı taraf çaldırmaya devam ettikçe ikisinin de kulaklarına oldukça çirkin bir zil sesi doluyordu. Bu ses biri için hayal kırıklığı olsa da öteki için umut gibiydi.
Sonunda telefon sustuğunda kırklı yaşlardaki adam oturduğu koltuktan öne uzanıp telefonu sanki bir çöp parçasıymış gibi sehpanın üzerine fırlattı. Ardından geri yaslandı ve sararmış dişlerini gözler önüne seren pis bir gülüş takındı. Ceketinin iç cebinden sigara paketini çıkarıp içinden bir dal alarak yaktı; o sarılığın rengini bir ton daha koyulaştıracak hamleyi, sigarayı dudaklarının arasına koyması, gerçekleştirdi. Zehirli duman akciğerlerini turlayıp odanın içerisine yayıldığında kadın kendini biraz daha duvara yasladı ve dizlerini karnına çekerek az önce eline geçen fırsatı değerlendiremediği için pişmanlığın doruklarında gezinmeye başladı.
Tüm bunlar yaşanırken ikisinin de ağzından tek kelime çıkmamış; sanki kadın umutsuz durumunu, adamsa kadının asla pes etmeyecek oluşunu kabullenmiş gibiydi.
Sigara dakikalar içinde tükendi ve bir yenisini yakmak için koca eller harekete geçti. Az önce yanan çakmağın şu an yanmamasıyla ağzından çıkan bir küfür kadını yeniden tedirgin etti. Adam elindeki çakmağı sinirle fırlattığında soluk alışverişleri dışarıda esen rüzgardan daha hızlıydı. Dudaklarının arasından sigarayı aldı ve sehpanın üzerine gelişi güzel attı. Başını iki elini arasına alarak siyah saçlarını karıştırıp ensesine doğru yol aldı. Hızlı hareketlerle elleriyle ensesine ve başına birkaç kez masaj yaptı ve bir süre bu hareketi sürdürdü. Sinirden köpüren vücudunu sakinleştirmeye çalıştığı, içinde yanan kıskançlık ateşini söndürmek için mücadele ettiği çok belliydi. Karşısındaki kadın bir aydır yanındaydı ama bir kez olsun ona dokunamamıştı. Ona temas etmek isteyen her yeri korkunç bir yangınla tutuşuyor, kızgın bir yağa atılmışçasına pişiyordu.
Hızla ayağa kalkıp odada turlamaya başladı. Yürümek biraz da olsun enerjisini dışarı atmasına yardımcı olsa da konuşmadan rahat etmesi mümkün değildi.
“Bir kez olsun... Bir kez olsun şaşırt beni! Bir kez ya! Her fırsatını bulduğunda o s*ktiğimin adamını aramaktansa beni ara, benimle konuş! Zaten dokuz senedir onunlasın. Yetmedi mi?”
Kadın, kan çanağına dönen gözlerini adamın karmakarışık yüzüne çevirdi. Bakışlarında şimşekler çakıyor, mavi gözlerinde tsunamiler oluşuyordu.
“Yetmedi.” dedi meydan okuyan sesiyle. “Asıl bir aydır seninleyim! Yetmedi mi?”
“Yetmedi!”
Adam öyle gür bir sesle bağırmıştı ki evin çevresindeki ağaçlarda uyuyan kuşlar korkmuş, uçuşmuşlardı.
Hızla kadının yanına adımladı ve diz çöktü. Bir elini kadının sarı saçlarına geçirip kendinden uzaklaşmasına mâni oldu. Saçını kavradığı elinin baş parmağıyla kadının yanağını okşarken iyice ona doğru sokuldu.
“Bir aydır yanımdasın ama bir kez olsun dokunmadım sana.” Eğilip derin bir nefes aldı ve ciğerlerine kadının baş döndüren kokusunu doldurdu. Uzun bir süre vermediği nefesi mecburen verdiğinde “Bir kez olsun kokunu doya doya içime çekmedim.” dedi.
Kadın titrek bakışlarını odanın içinde gezdirdi. Karşısındaki adama değil bakmak onunla aynı havayı dahi solumak istemiyordu.
Adam kadının saçını hırsla bıraktığında elinden kurtulan kadın geriye doğru kaçıp ondan uzaklaştı. Hâlâ bir dizinin üzerinde olan adam alttan bir bakış atarak “İstesem sana hayal bile edemeyeceğin şeyler yaşatırım. Asla unutamayacağın, benim yıllarca hayalini kurduğum şeyler... Ama böyle olmasını istemiyorum. Ben istedim diye değil, sen istedin diye olsun istiyorum.” Beline giren bir ağrıyla diklenen adam ayağa kalktı ve parke zeminin en uzak köşesinde oturan kadına baktı.
“Beni yapmak istemediğim şeylere zorlama Berfu. Ilımlı ol, suyuma git. Yoksa ayaklarının altına serdiğim bu cenneti sana cehenneme çeviririm.”
“Senin cennet dediğin yer benim cehennemim zaten. Cehennemi başka bir cehenneme çevirmek beni korkutur mu sanıyorsun? Suyuna gideceğime bir kutu benzin dök yak beni daha iyi!”
Histerik bir gülüş saniyeIiğine uğradı adamın yüzüne ve yok oldu. Adımlarını kendinden epeyce uzaklaşmış kadına doğru attığı sırada kadın da geri geri gidiyordu.
“Cesur cesur konuşuyorsun ama bir adım atmamla on adım kaçıyorsun benden. Madem öyle, kaçma. Madem benim cennetim senin cehennemin, bırak herkes kendininkini yaşasın.”
“Yaklaşma!”
“Benden onu isteme. Sana yaklaşmak için tam dokuz sene bekledim ben!”
Adamın kararlı adımları birden hızlanınca iyice tedirgin olan kadın kaçmak için hamle yapacağı sırada adamın koca elleriyle yakalanmış hemen arkasındaki duvara yaslanmıştı. İyice dibine giren adam kadını duvarla arasına sıkıştırmış, sadece nefes alacak boşluk bırakmıştı.
“Hapisteyken her gece kabuslarıma o puştla yaşadığın aile saadetin girer tüm uykularımı kaçırırdı. Bir gün o saadeti benimle yaşayacağın günün hayaliyle koydum kafamı yastığa. Tek tutunağım sendin, sana olan aşkımdı.”
Kadın bu sefer daha cesur davranıp adamın gözlerine baktı.
“Seninki aşk değil Melih; takıntı, hırs! Bana sahip olamadığın için böyle yapıyors-“
“Tamam bırak, bırak sana sahip olayım. İzin ver seni benim yapayım. O zaman göreceksin aşk mı yoksa takıntı mı diye.”
Adam hevesle kadının gömleğinin bir iki düğmesini açmış anında yanağına patlayan bir tokatla afallamıştı.
“Eğer bana dokunursan... Asıl o zaman aşk mı takıntı mı ölü bedenime bakarken görürsün!”
Berfu, bu cümleleri sarf ederken işaret parmağını havaya kaldırmış, sesine tehditkâr bir ton katmıştı. Melih, yediği tokadın sersemliğiyle bir adım gerilerken fazla ileri gittiğini düşünüp pişmanlıkla kadına baktı.
“Benden bu kadar nefret ediyor olamazsın?”
“Hayır, ediyorum! Senden o kadar nefret ediyorum ki vücudumda teninin değdiği ne kadar yer varsa hepsini kazımak hatta yakmak istiyorum! Bana sahip olmaya kalkarsan bil ki ölüm çıkar bu evden.”
“Kızını bırakıp canına kıyamazsın.”
“Ben değil, sen kıymış olacaksın canıma. Bunu hâlâ anlamıyorsun. Kapattın beni buraya, kendi kendine evcilik oynuyorsun! Sen iyi değilsin Melih, gidip tedavi olman lazım!”
“Kes!” diye gürledi Melih. Otuzlu yaşlarının ortasındaki kadını hızla kolundan tutup biraz önce kalktığı koltuğa fırlattı.
“Bana deli muamelesi yapma! Ne sen ne de bir başkası bana deli muamelesi yapamaz.” Bu ve buna benzer cümleler kurarak Berfu’dan uzaklaşan adam eğilip sehpadaki telefonunu aldı; odaya girdi, kadını kocaman salonda tek başına bıraktı.
Büyük bir gürültüyle kapanan kapının ardında, içinde ne kadar göz yaşı varsa döken Berfu; kalbinde büyüyen umutsuzlukla ağlaya ağlaya uykuya daldı.









