
Sessizliğe bürünen bir insanın içindeki ıstırap cehenneme denktir.
Kısa süreli yağan kar yerini uzun vadeli bir yağmura bıraktığında genç adam halinden oldukça memnun bir şekilde camdan dışarıyı seyrediyor, her zaman yaptığı gibi bir sonraki adımını planlıyordu.
O böyle bir adamdı. Asla plansız hareket etmez, tesadüfen gelişen olayları dahi bir plana uydurarak hayata geçirirdi.
Bin bir zorlukla çalışıp aldığı müstakil evin bahçesindeki ağaçların rüzgardan sallanan dallarını seyrettiği zaman dilimi içinde tıpkı o dallardan süzülen ve yere dökülen yağmur damlaları gibi hatıraların da zihninden silinip kaybolmasını; yağmurun tüm geçmişini alıp götürmesini diledi. Acı verici geçmişini silecek bir yol arayıp durdu yıllarca. Ne terapiler ne de hipnozlar ondan bu geçmişi alamadı. Her şeyden önce, kendisi unutmalıydı. Unutuşun üzerinde bıraktığı tüm etkileri iyisiyle kötüsüyle deneyimleyip ölçüp biçmeliydi. Sonra asıl olana, hayattaki en değerli varlığına odaklanmalı; onu içine saplandığı çamurdan kurtarmalıydı. Çünkü ona büyük bir söz vermişti. Tam da cehennem çukurunda iki günahsız ruh olarak yandıkları sırada.
“Ne olursa olsun sana bu yaşananları unutturacağım. Bize bunu yapanlara hesabını sorduktan sonra.”
Bugünden tam dokuz sene önce küçük kız kardeşine verdiği söz hâlâ ilk günkü etkisiyle dolaşıyordu genç adamın zihninde. Kurduğu bu cümle bir gün bile aklından çıkmamıştı. Öyle ki nefes almasının tek nedeni haline gelmiş, bu sözü hayatının amacı bellemişti.
O köşesine çekilmiş düşünce deryalarında yüzerken kendisine doğru yaklaşmakta olan kadın birazdan sarf edeceği cümleleri kafasında kuruyor, en doğru sözcükleri seçerek kelimelerini sıralıyordu.
“Buray Bey, erkencisiniz?”
Kadının, uzun zamandır telaffuz edilmeyen o ismi söylemesiyle düşüncelerinden sıyrılan Buray; hemen karşısında dikilen kadına baktı.
“Evet, Füsun Hanım. Bugün işlerim erken bitti. Siz çıkıyor muydunuz? İsterseniz sizi bırakabilirim.”
“Çok sağ olun ama eşime mesaj atmıştım, o gelip alacak beni.”
Füsun Hanım, Buray’ın kız kardeşinin matematik öğretmeni aynı zamanda görüştüğü sayılı insanlardan biriydi. Nerdeyse bir yıldır gelip gitmekte olan güvenilir bir kadındı.
Füsun, şakaklarına dökülen birkaç tutam kahve saçı kulağının arkasına sıkıştırdığı sırada kırklı yaşlarındaki gözleri Buray’ı inceliyor, aklındakileri söylemek için doğru bir zaman mı anlamaya çalışıyordu.
“Aslında Buray Bey...” diye söze başladığında artık geri dönüşü olmayan bir yola girmişti. “Sizinle konuşmak istediğim bir şey var.”
“Nedir? Buyurun oturun lütfen.”
Kadın, genç adamın hemen karşısındaki tekli koltuğa oturduğunda kocaman camdan sızan kasvetli hava ortama iyice hakim olmuş, Füsun’un rahatsızca kıpırdanmasına neden olmuştu. Zira birazdan söyleyecekleri canını sıkan, tıpkı dışarıdaki hava gibi dondurucu şeyler olacaktı. Ama yine, tıpkı dışarısı gibi mecburi ve iyi bir amaç için söylenecekti.
“Biliyorsunuz ki uzun zamandır Efnan’a ders veriyorum ve bu zaman dilimi içinde onunla hiçbir iletişim kuramadım. Yanlış anlamayın benim haddime değil ama siz de biliyorsunuz ki Efnan çok başarılı ve geleceği parlak bir öğrenci. Ben bir eğitimci olarak onun gibi başarılı öğrencilerimin yitip gitmesine göz yumamam. Ne kadar başarılı ve zeki olursa olsun, iletişim kurmadıkça insanlardan kaçtıkça bu başarı da tıpkı Efnan gibi yitip gidecek.” Kadın öne eğilip Buray’ın onu dikkatle dinleyen gözlerine en ikna edici bakışıyla baktı.
“Susarak kazanılan başarı ancak sessizliğin hakim olduğu yerlerde geçerlidir. Dünya ise çok gürültülü bir yer. Eğer Efnan bu gürültülü yaşamda başarılı olmak istiyorsa onu bu sessizlikten çekip çıkarmamız lazım. Yoksa böylesine bir zeka, bu dört duvar arasına solup gidecek.”
Buray, kadını son ana kadar sabırla dinlemişti. Her söylediğine katılıyor olsa da elinden daha fazlasının gelebileceğine emin değildi. Füsun Hanımın böyle bir konuyu açmasının bir amacı olmalıydı. Genç adam bu konuda kendisine verilebilecek her türlü desteği kabul edecek bir durumdaydı. Çünkü artık kendi çareleri tükenmiş, hiçbiri de işe yaramamıştı.
“Öneriniz nedir?” diye sordu yumuşak çıkan sesiyle.
“Efnan’ın kendi yaşıtı biriyle iletişim kurmasının daha kolay olacağını düşünüyorum. Bu yüzden hafta sonuna ek bir ders koyup oğlumla birlikte gelmek, ikisine aynı anda ders anlatmak istiyorum. Küçük bir sınıf ortamı yaratmak gibi bir planım var. Hem Ömer herkesle iletişim kurabilecek bir çocuk ve bir şekilde Efnan’a da ulaşabileceğini düşünüyorum. Belki kardeşinizin bir erkekle arkadaşlık etmesine sıcak bakmayabilirsiniz ama ben bunun Efnan için olumlu sonuçlar doğuracağına inanıyorum.”
Kadının ikna edici ses tonu ve mimikleri Buray’ın bu konuyu hemen kestirip atmasına engel olmuştu. O da istiyordu kardeşine iyi gelecek bir şeyler yapmak fakat her deneyimi büyük hayal kırıklıklarına dönüştüğü için temkinli davranıyordu.
Bakışlarını yere indirip bir süre sessiz kaldı. Sonra derin bir nefes hareketiyle oturduğu tekli koltukta dikleşti. Öne doğru eğildiğinde yüzünde ciddi ama bir o kadar da yumuşak bir ifade geziniyordu. Kahverengi gözleri sanki bir ton koyulaştı, duygu yüklü bir hâle büründü. Sesi dışardaki yağmur gibi dingin ve sessizdi.
“Füsun Hanım, size ne kadar kıymet verdiğimi çok iyi biliyorsunuz. Düşünceleriniz benim için kıymetli. Sizi bir abla olarak görüyor ve sözlerinize her zaman riayet ediyorum. Ama Efnan’ın bir erkekle vakit geçirmesi mümkün değil. Başına gelenleri size anlattım ve böyle bir duruma nasıl tepki verir kestiremiyorum.”
Hemen lafa atıldı Füsun.
“Evet, haklısınız fakat Efnan’ın artık aşması gereken şeyler var. Şu an yaşadığı hayat ona mutsuz bir gelecek hazırlıyor. Arkadaş edinmesi, hepsinden önce konuşması gerekiyor. Efnan’ın son cümlesi neydi Buray Bey? Hatırlıyor musunuz? Zira ben sesini hiç duymadım.”
Kadının beklenmedik sorusu, adamın zihnine korkunç görüntüler halinde akın ettiğinde Buray bakışlarını pencereden dışarı çevirmişti.
Yan yatmış tekerlekli sandalye, ölmüş gibi bir köşede terk edilmişti. Küçük kızla aynı kaderi paylaşıyordu. İkisi de eski püskü bir evin içinde iki ayrı köşe dibine atılmış hareketsizce duruyordu.
Kızın üstü başı perişan halde, yara bere içindeydi. Zemine bulaşmış kan izleri kızın bedenine yaklaştıkça çoğalıyordu. Ve boğazına düğüm olmuş bir hıçkırık sesi Buray’ın sağır olan kulaklarına işliyordu.
Birkaç adım attı, yerde sefilce yatan kardeşine doğru ve sağ gözünden bir yaş kopup yanağına yol aldı. Gördüğü manzara karşısında şoka uğrayan bedeni kendine geldiğinde zaman normal hızına kıvrıldı. Hızla kardeşinin yanına koştu. Ona dokunmasıyla yükselen çığlıklar tüm köyde yankılanabilecek kadar güçlü, bir o kadar da acı doluydu. Ve o çığlıklar Efnan’ın dudaklarından dökülen son hecelerdi. O günden sonra küçük kız sonsuza dek susmaya yemin etmişçesine diline mühür vurmuş belki de zihnini bu dünyadan koparıp almıştı.
Buray, kardeşinin matematik öğretmeni Füsun hanıma; söylediklerini düşüneceğini beyan etmiş, onu uğurlamıştı. Ardından mutfağa geçerek kardeşi ve kendi için yiyecek bir şeyler hazırlamaya koyulmuştu. Çok geçmeden güzel bir tepsi hazırmış, odanın kapısını çalmıştı. İçeriden ‘gel’ diye bir komut beklemiyordu ama yıllarca bunun için dua etmiş, umutsuzca her gün bu kapıyı belki o sözcüğü duyabilmek için tıklayıp durmuştu; duracaktı.
Yavaşça kapıyı açıp içeri girdiğinde kardeşi yatağında sırtı ona dönük bir şekilde yatıyordu. Tekerlekli sandalyesi tam yatağının yanındaydı. Buray, tepsiyi komodinin üzerine bıraktı, sessizce sandalyeyi yataktan uzaklaştırdı. Yatağa doğru eğildi ve duyup duyulabilecek en nazik ses tonuyla “Uyuyor musun?” diye sordu. “Bizim için yiyecek bir şeyler hazırladım.”
Genç adam yatağın kenarına temkinli bir şekilde oturdu ve tepsiyi dizlerinin üzerine yerleştirdi. Buray, sanki Efnan şimdi kalkıp yiyecekmişçesine her şeyi hazır etmiş, umutla kız kardeşinden gelecek bir reaksiyon bekliyordu. Dakikalarca tepsi kucağında, hareketsiz ve umutsuz bekleyişini sürdürdü.
“Sen kalkıp yemeden ben de tek lokma yemeyeceğim. Biliyorum, umurunda değil ama yine de söyleyeyim dedim.”
Genç adam, tüm bu yalnız konuşmalara alışmıştı artık. Kız kardeşi bütün hayatı boyunca onu yalnız bırakmıştı ve bırakmaya da devam ediyordu. Belki Buray Barhum olarak bu durumun üstesinden gelmesi kolaydı ama bir abi olarak katlanılır şey değildi.
“Dokuz yıl oldu Efnan, tam dokuz yıl. Bir kere bile gözlerimin içine bakmadın, bir kere bile benimle konuşmadın. Senin için çırpınıyorum burada. İstanbul’a taşındık, köpek gibi çalıştım ev aldım, araba aldım, sana öğretmenler tutuyorum, her günümü senin için çalışarak geçiriyorum. Ama sen bir kez olsun yüzüme bakıp ‘İyi ki varsın abi’ demedin.”
Buray’ın kısa bir an sessiz kalması ve sesinin tonunu ayarlaması gerektiği sırada Efnan’ın gözünden bir damla yaş süzülüp yastığa damladı. Gözyaşı akmasına rağmen hiçbir mimik göstergesi olmayan kız, heykel gibiydi. Annesine benzeyen yeşil gözleri yeniden kapandı ve sadece abisinin hayal kırıklığı dolu sesini dinledi. Abisi kendisine sırtı dönük kızın yastığa saçılmış uzun, koyu renk saçlarına bakarak konuşmasını sürdürdü.
“Başta düzelirsin sanıyordum. ‘Elbet bir gün konuşur be Buray, takma kafana.’ diyordum sürekli. Ama uzun zamandır bu cümleyi bir kez olsun kurmadım.”
Derin bir nefes aldı ve ayağa kalktı. “Artık umudum kalmadı. Sanırım seni de annem ve babam gibi ölü kabul etmeliyim. Belki o zaman, hayat benim için daha kolay olur.”
Tepsiyi sehpanın üzerine koyarak odadan çıkan genç adam arkasında bomboş bakışlara sahip on altı yaşındaki kardeşini bıraktı.
Ve bir kez daha cehennem, iki kardeş için ev oldu.







