
Salih Komiser, Asena’nın gidişi üzerine yaklaşık iki saat kadar daha olay yerinde çalışmış; neredeyse tüm ifadeleri ezbere bilecek bir hale gelmişti. Merkeze dönmeden önce kızını okuldan alıp babaannesine bırakmayı ve onunla kısa da olsa zaman geçirmeyi planladı. Cinayet mahallinden ayrılıp kızının okulunun yolunu tuttu.
Bir kız babası olarak Leyla’nın cinayeti onu derinden yaralamıştı. Cesedi gördüğü ilk andan beri gözünü ne zaman kapatsa ölü bedenin yüzünü kendi kızının yüzü alıyor, dehşet içinde uyanıyordu. Son yaşanan olaydan sonra her gün onu okula bizzat götürüyor, akşamları da alıyordu.
Okulun dağılmasını beklerken telefonunu çıkarıp bugünkü gazetecinin yayımladığı haberi açtı, hızlıca göz gezdirdi. Fotoğrafı yayımlamış, katilin mesajını tüm ülkeye duyurmuştu.
Gerçekten hiçbir fırsatı kaçırmıyor diye geçirdi içinden adam telefonunu montunun cebine geri koyarak. O esnada açılan kapıyla zilin ne zaman çaldığını dahi duymayacak kadar telefonuna dalmış olduğunu fark etmek onu utandırmıştı. Kan, soğuk havaya inat yanaklarına sıcaklık taşımıştı.
Küçük kız arka koltuğa oturmadan önce oradaki dağınıklıktan kendine bir yer açtı. Sessizce arabaya binip ardından kapıyı kapattı. İnce telli sarı saçları dağılmış, babasına çeken mavi gözleri buğuluydu. Kızının keyfi yok gibiydi. Bunu anlayan ve kendisine selam vermeyen kızına aynadan bakıp ilk selamı veren Salih oldu.
“Küs müyüz?”
“Hayır.”
“Neden benimle konuşmuyorsun o zaman?”
“Yoğun okul hayatı beni çok yoruyor, hepsi bu.”
Henüz birinci sınıfa giden kızının ağzından çıkan bu sözler bir baba olarak okulu seven ve dersleri iyi olan bir çocuğu olmayacağını düşündürdü Salih’e. Bu, ufak çaplı bir hayal kırıklığına neden olsa da henüz böyle düşünmek için çok erkendi. Onu yoran şeyin okul olmasını annesinin ihanetine tercih ederdi.
“Demek yorgunsun. Ben de bugün baba kız bir şeyler yaparız diye düşünmüştüm.”
Küçük kızın meraklı bakışları arabanın aynasından ona bakan mavi gözlere döndü.
“Ne gibi şeyler?”
“Bilmiyorum senin istediğin herhangi bir şey olabilir.”
Küçük kız arkasına yaslanıp düşündü. Babasıyla vakit geçirmek istese de yapması gereken şeyler vardı. Çok fazla ödev vermişti öğretmeni ve bunlar geç saate kalınca yapması zor oluyordu.
“Çok isterdim ama sorumluluklarım var.”
“Neymiş o sorumluluklar bakalım Nisa Hanım?”
“Bugün okuduğumuz kitabı deftere yazmam lazım.”
“Anladım. Peki o zaman birlikte bir yemek yemeye ne dersin? Sonra seni babaannene bırakırım.”
Nisa, babaannesinin yapmış olacağı yemekleri düşündü bir süre. Dünkü yemeklerden fazlasıyla kalmıştı ve tekrar aynı şeyleri yemek istemiyordu. Şu an babasıyla yemek yerse yarın menü değişirdi. Bu yüzden onayladı Salih’i ve birlikte bir pizzacı dükkanına gidip büyük boy karışık pizza, iki de meyve suyu söylediler.
Onlar yemeklerini yerken Barlar Sokağına giren Hazar, adresteki yeri bulmak için gidebileceği en son noktaya kadar gidip arabasını park etti. Biraz yürüyerek bulduğu adres bir gece kulübüydü ve henüz gündüz olduğundan kapalıydı. İçeri girdiği sırada etrafta temizlik yapan birkaç kişi gördü. Yaklaşık iki saat sonra müşteriler gelmeye başlayacağı için içerde yoğun bir çalışma vardı.
Masaların arasından geçerken etrafa göz gezdirdi. Bu mekan bir yerden kendisine tanıdık geliyordu ama hatırlamakta oldukça zorlanıyor gibiydi. Masaların bittiği yerde genişçe bir sahnenin olduğunu gördü. Sahnede bir mikrofon uzunca bir çubuğa tutturulmuş duruyordu. Hemen sahne duvarının dibinde dizilmiş modern sandalyeler vardı. Yaklaştığı bar masasının arka duvarındaki dolaplarda ise ip gibi sıralanmış, pahalıdan ucuza her kesim için alkoller mevcuttu.
Canlı müziği olan alkollü bir mekandı. Muhtemelen buraya, alkolü bırakmadan önce gelmiş, sarhoş olup mekanı hafızasından silmişti.
Bar masasına yaklaşıp oturduğunda onu fark eden kadın “Henüz açmadık.” diye seslendi.
“Müşteri değilim. Almam gereken bir şey var.”
Kadın ona doğru gelmeye başlayınca Salih yüzünü daha net görmüştü. Keskin ve biçimli yüz hatları olan, saçları, kaşları, gözleri ve hatta kirpikleri kahvenin aynı tonuna sahip buğday tenli bir kadındı. Elinde bir bezle sildiği cam bardağı adamın önüne koyup “Alman gereken bir şey varsa müşterisin demektir.” dedi.
Hazar cebinden kağıdı çıkarıp kadının koyduğu bardağın hemen yanına bıraktı. Öne doğru eğilip en fazla 1.70 olan kadının yüzünün hizasına geldi. “Bu kâğıtta yazanı istiyorum.” deyip kağıdı masanın üzerinde kadına doğru ittirdi. Kadın, Hazar’la olan göz temasını kağıda bakmak için kestiğinde Hazar onu tüm ayrıntılarıyla inceliyordu.
Kağıdı alıp okuyan kadının değişmeyen yüz ifadesi Hazar’a hiçbir ipucu bahşetmemişti. Bakışlarını ondan ayırmayan genç polis, kadının vereceği cevabı beklemeden “Haberdarsın sanırım.” diye bir tahminde bulundu. Kadın samimiyetsiz bir gülümsemeyle adama baktığı esnada kağıdı bir kez katladı.
“Hayır, ne olduğunu sormak için patronuma danışmam lazım. Lütfen biraz bekleyin.”
Barmen kağıtla birlikte gözden kaybolunca Hazar tekrar etrafa bakınmaya bu tanıdık mekanda ne gibi hatıraları var, düşünmeye başladı.
Üniversite zamanlarındayken bir kaza geçirmiş, geçirdiği travmadan ötürü hafızasında sorunlar oluşmuştu. İnsanları sorunsuz bir şekilde hatırlasa da olaylar ve mekanlar kafasında kördüğüm olmuştu. Bu yüzden içinde bulunduğu mekana gelmiş olma ihtimali yüksek olsa da bunu hatırlamıyordu.
Çok geçmeden barmen kadın ve patron olduğunu düşündüğü bir adam ona doğru gelirken dikkatini topladı.
Saçlarının yarısından çoğu dökülmüş ellili yaşlardaki patron, “Kimsiniz?” diye sorduğunda Hazar ceketinin cebinden kimliğini çıkarıp gösterdi. Polisi karşısında gören adam aldığı paketten dolayı pişmanlık yaşayan bir yüz ifadesi takındığında kırış kırış olan göz çevresindeki izler iyice derinleşti. Hazar’ın getirdiği kâğıtla birlikte teslimat olarak bir bellek koydu masaya.
Hazar, bellek ve kağıdı alıp cebine attığı sırada “Kim bıraktı bunu?” diye sordu.
“Bırakan kişilerin yüzünü görmeyiz sadece para karşılığında teslimatını yaparız. Bu bir suç teşkil etmiyor ya memur bey?”
Seyrek saçlı, kısa boylu, şişko bir adamdı. Üzerindeki takım elbise kaliteli gözüken tek şeydi. Görünüşüne kıyasla özgüvenli çıkan sesi neden patron olduğunu anlatır cinstendi. Kendinden emin, bir o kadar da karanlık yüzü olan bir adam olduğunu Hazar ilk dakikada anlamıştı fakat burada kanun kendisiydi. Bu karanlık ve tehtidvari tavırlar ona sökmezdi.
Gergin ve çatık kaşlarla adamı süsen Hazar, “Teslimatını yaptığınız kişinin öldürdüğü birinin cesedine ulaştık bu sabah. Size verdiğim kâğıttaki not katil tarafından yazıldı. Yani o adamı yakalamamız için ne biliyorsanız anlatmanız gerekiyor.” dedi.
Son cümleyi kurarken bakışları hem barmen hem de patronunda gidip gelmişti.
“Eminim ki hayra hizmet etmiyorsunuzdur. Bir araştırmaya başlasak ne pislikler dökülür bu çakma postacılık işinden. Öyle değil mi?”
Adam sıkıntıyla gülüp yanındaki kadına döndü. Polisle ters düşmekten her zaman çekinir, arayı sıcak tutmaya özen gösterirdi.
“Demet’ciğim memur bey ve bana içecek bir şeyler koy lütfen. Konuşacaklarımız uzun sürecek anlaşılan.”
“Kalsın, Demet’ciğim. Alkol kullanmıyorum.” dedi Hazar, patronu taklit ederek.
“Peki o zaman buyurun şuradaki masaya geçelim.” Demet’e bakıp “Bana serin bir şeyler getir.” diye tamamladı sözlerini.
Hazar ve mekan sahibi masaya geçtiklerinde barmen kısa sürede içecekleri hazırlamış ve getirmişti. Hazar’a bir bardak su koyarken patronuna da sevdiği içkiyi hazırlamıştı.
Demet yanlarından uzaklaştığı sırada Hazar konuya girdi.
“Paketleri nasıl teslim alıyorsunuz?”
“Bizi bilen biliyor, yerimiz belli. Bağlantıları olan bize ulaşıyor ve hatırı sayılır bir ücrete paketlerini teslim ediyoruz.”
“Neyi, kime teslim ettiğinizi bilmiyorsunuz yani?”
“Gizlilik en önemli prensibimiz. Müşterilerimiz bize güvenmeli ki biz de onlara güvenelim.”
“Anlıyorum.”
Hazar önünde duran suyu kafasına diktiğinde patronun omzunun üzerinden Demet’le göz göze geldi. Genç kadın elindeki işi bırakıp dış kapıya yönelince Hazar’ın dudakları çarpık bir gülümsemeyle kıvrıldı. Hızla ayağa kalkıp “Şu an araştırdığım şey sizin pisliğiniz değil bu yüzden şimdi gideceğim.” Elini adamın omzuna koyup göz dağı verdi. “Akıllı olun.”
Hazar mekandan çıktığında gözü Demet’i aradı. Mesajı yanlış almış olma ihtimali yoktu. Onunla göz teması kurup dışarı çıkması ‘peşimden gel’ demek değil miydi?
Onu gördü. Yolun karşısındaki binanın dibine çökmüş sigara içiyordu. Yüzünü yine o çarpık gülümseme kapladığında bir eli cebinde kadına doğru gidiyordu.
Etrafı işaret edip “Eskiden buralara sıkça gelirdim. Mimarı hâlâ aynı gözüküyor. E İstanbul ne de olsa, tarihini koruyor.” diye kendine de ne alaka dedirtecek bir cümle kurdu.
Demet sigarasından bir nefes daha çekip Hazar’a uzattı. Hazar da sigara içen birisi olduğundan acemilik çekmeden sigarayı kadından aldı ve bir nefes çekti. Aynı çarpık gülüş Demet’in yüzünde de belirdi.
“Masum bir insana hiç benzemiyorsun. Alkolü reddettin ama sigara konusunda uzmansın.”
“Beni mi test ediyorsun?”
“Sadece güvenip güvenemeyeceğimi anlamaya çalışıyorum.”
Kadın hızla ayağa kalkıp Hazar’ı biraz daha binaların onları gizleyebileceği bir yere çekti. Tam karşısına dikilip aralarındaki mesafeyi konuştuklarını sadece ikisinin duyabileceği kadar azalttı. Bakışları Hazar’ın gözlerine sabitlendiğinde aynı anda Hazar’ın eli de silahının üzerine gitmişti. Polisin silahını gün yüzüne çıkarmasını engelleyense belirgin damarlara sahip kemikli eli kavrayan incecik parmaklardı.
“Ne yapıyorsun?” diye sordu Hazar. Ses tonu tıslar gibi alçak çıkmış, ela gözleri bir yılan gibi kısılmıştı.
Demet, Hazar’ın silahının üzerine tuttuğu elinden kendi elini yavaşça çekti ve belleği koyduğu cebinden alarak görüş hizasına kaldırdı. Tüm bu hareketleri yaparken gözlerini bir an olsun Hazar’ın ela gözlerinden ayırmadan yavaşça yapmaya özen gösteriyordu.
“Bunu teslim alan kişi benim. Yani sorgulaman gereken kişi de benim.”
“Neden içeride söylemedin?”
“Gizlilik patronum için çok önemli ama ben bir katili saklamam.”
“Kim olduğunu biliyorsun yani?”
“Hayır, pek sayılmaz. Ama sesini duyarsam tanıyacağıma eminim.”
Hazar kadının elinden belleği aldı ve onu kendinden uzaklaştırdı. Üstüne başına çeki düzen verdiği esnada daha çok kendi kendine mırıldanarak “Bunu söylemek için böyle hareketlere ne gerek vardı?” dedi.
Kadından bir kıkırtı sesi duyuldu. “Komik adamsın. Gerçekten.”
Yaptığı tespit Hazar’ın hoşuna gitti, cevap vermek için dudaklarını araladığı esnada çalan telefon cümlelerini ağzına geri tıktı. Elini ceketinin iç cebine attı ve birkaç adım ileri gitti. Ekrana baktığında arayan kişinin Asena olduğunu gördü.
“Efendim.” diye açtığı telefon çok geçmeden onu başka bir yere çağırmış, dakikalar içinde karşısındaki duvar manzarası kendini bir cesede bırakmıştı. Henüz katilin onlara bıraktığı delili inceleme şansı bulamadan başka bir davanın açılması koskoca İstanbul emniyetinin ne kadar yetersiz olduğunu gözler önüne sermişti. Cinayet büroda Asena ve Hazar’dan başka ceset toplayıcısı yok muydu yani?
İkisi de dejavu olmuş gibi önlerindeki cesede bakarken ilk konuşan Asena oldu.
“Meslek hayatımızın ilk seri katiliyle karşı karşıyayız demek için henüz erken mi sence?”
Sesi titremiş, ikinci kez gördüğü tüm detaylar midesini bulandırmıştı. Oysaki sabahki cesedi kolay sindirmiş, karakola öyle dönmüştü ama çok sürmeden bir ihbar daha alınca buranın yolunu tutmuştu. Aynı gün içinde iki ceset bulmak gencecik omuzlarına ağır gelmiş olacak ki eskiden dimdik tuttuğu omuzları öne çökmüş, kamburunun çıkmasına neden olmuştu.
Hazar’ın kafasında gündüz saatlerine gördüğü fotoğraflar canlanırken bir yandan da onların karşılaştırmasını yapıyordu.
Sandalyeye bağlı adam, aynı ayak bileği kesikleri ve bağlama yöntemi... Kesinlikle aynı kişiydi. İki gün önce işlenen ve bu sabah cesedini buldukları adamı öldüren katil aynı yöntemle bir kişinin daha canını almıştı. Hazar cebindeki notu çıkarıp Asena’ya uzattı.
Genç kadın herhangi bir cevap vermeyen adamın elinden kağıdı aldığında olay yeri inceleme polisi onların yanına yaklaşmaya başlamıştı.
Asena kağıdı okurken polis memuru Hazar’la göz temasında bulunup “Sanırım sabah yazdığım raporun aynısını yazmam gerekiyor.” dedi beyaz tulumunun içinde terleyen kafasını kaşırken.
“Her şey aynı mı?” diye sordu Hazar. Soğuk kanlılığı taktire şayandı. Ne bir mimik oynuyordu yüzünde ne de sesinde titreme vardı. Savunma mekanizması sonuna kadar açıktı ve karşısında nasıl bir vahşet görürse görsün onu etkilemesi mümkün değildi.
“Bire bir aynı. Kesiklerin boyu bile aynı. Sanki ikinci kez aynı vakadayım.”
Karşılarındaki katilin titiz olduğu kanısına vardı Hazar. Eğer bu durum takıntı boyutundaysa elbet bir gün hata yapacak ve yakayı ele verecekti.
Elindeki kâğıdı okumayı bitiren Asena bakışlarını kan gölünün ortasında duran cesede çevirip “Hediyelerimi kabul edin yeter.” diye mırıldandı. Bunu duyan Hazar, hediye kelimesiyle kastedilen şeyin cesetler olduğunu düşünenin sadece kendisi olmamasına sevindi. Peki ama bu cesetler neden hediyeydi?









