
Gecenin şahidi yoktur. Güneş mesaisini bitirdikten sonra dünyayı, bir örtü ile örten karanlığın altında yaşananlar; sadece yaşayanlar tarafından bilinir.
Bazı damar yaralanmaları vardır ve bir sağlıkçı olmasanız dahi hangisinin ne kadar sürede ölümcül sonuçlar doğurabileceğini tahmin edebilirsiniz. Atardamar yaralanmaları en tehlikeli, ölümcül olandır. Acilen müdahale edilmezse kısa süre içerisinde, önce baygınlık sonra ölüm meydana gelir. Bu süre bazı durumlara göre değişiklik gösterebilir. Mesela yazın sıcaktan dolayı daha akışkan olan kan vücudu süratle terk ederken kışın üşüyen kan daha yavaş akar. Ama aradaki fark atla deve değildir. Ölüm dakikalar içinde gerçekleşir. Tabi katilin arzuladığı öldürmek olsaydı. Ölüm sadece arzunun sonucudur. Katilin arzusunun sonucu...
Yetişkin bir insanın vücudunda yaklaşık yedi litre kan bulunur. Peki tüm bu kan vücuttan çıktıktan sonra geriye kalan posa nasıl gözükür? İşte katilin arzu ettiği şey burada başlıyor. Tüm o kanın damardan akışına şahit olmak... Tıpkı suyu için meyvelere yapılan ihanet gibi.
Evin zeminine akan açık kırmızı rengindeki sıvı tahta parçalarının arasına sızarak adamın hayalindeki kan gölü oluşumuna engel oluyordu. Böyle bir mekan seçtiği için pişman olsa da artık her şey için çok geçti. Her an ölmek üzere olan bu adamı alıp başka bir yere taşıyamazdı. Artık olan olmuştu. Adamın son nefesini vereceği yer; tahtalarında güveler oluşmuş, cesedi hemen bulunamazsa güvelerin kendisini de saracak olduğu bu eski evdi.
“Bunu, neden... yapıyorsun? O çocuğun yakını mısın? Polis... Polis biliyor... Ben suçsuzum.”
Kurbanın dudaklarından zorla dökülen bu kelimeler vücudunda kalan son kan damlalarının ona verdiği güç kırıntısıydı. Her an bayılmak üzereydi. Gözleri artık karanlık odayı yeşil görmeye başlamış, bilincini açık tutması neredeyse imkansız hale gelmişti.
Adamın biçare halleri katilinin keyifle gülümsemesine neden olmuştu. Bu öyle bir gülümsemeydi ki ancak akıl hastası birinin yüzüne yerleşince mantıklı bir açıklamaya sahip olabilirdi.
“Nedenini saymaya başlasam konuşmam bitmeden öleceksin. Konuşmalarımın yarıda kalmasından hiç hoşlanmam.”
Bu cümlelerinin altında, geçen hafta ormanlık alanda bulunan kız çocuğu cesedinin izleri vardı. Suçsuz olduğunu iddia etse de katilin o olduğundan emindi karşısındaki.
“Bir katili en iyi tanıyan kişi başka bir katildir.” dedi cümlesini kısa tutarak.
“Hayır... ben masumum.”
İki ayak bileğinde de kocaman kesikler olan adam son gücüyle bacaklarını hareket ettirmek istedi. İçinden bir ses bunun son kıpırdanışı olacağını bas bas bağırıyordu. Şu dakikadan sonra onu, burada bulan bir kişinin hastaneye yetiştirip hayatını kurtarma ihtimali ne kadardı ki?
Bacaklarına bağlı iplerin izin verdiği ölçüde ayaklarını oynattı. Son gücüyle bakışlarını yerden adama çevirdi. Yüzünü seçemiyordu ama bedeninin neye benzediğini az çok anlayabiliyordu.
Uzun bir boyu vardı. Geniş omuzları ve kaslı kollarını saran, diz kapaklarına kadar uzanmış bir yağmurluk giyiyordu. Bu görüntüsü, katilinin beden yaşının en fazla kırk olduğunu düşündürdü adama.
Dakikalar sonra tek düşündüğü karşısındaki bu adamın kim olduğuydu. Son nefesinde bunu öğrenmek bir işe yaramayacaktı ama merak duygusu ölürken bile insanın yakasını bırakmıyordu.
“Kimsin?” diye soludu adam. Artık tek kelime edecek gücü yoktu. Gözleri kapanmış, havayla son nefes alış verişini gerçekleştiriyordu. Kulaklarına dolacak olan o kimlik için ölüm meleğiyle inatlaşmayı sürdürüyordu.
Vücudu siyahlarla kaplı adam kurbanının önüne çöküp yüz hizasında geldi. Adamın ayaklarından akan ve odanın zemininde küçük bir göl oluşturan kanlara değmemeye özen gösteriyordu. Zira sanat eserini böylesine bir hatayla bozmak canını oldukça sıkabilirdi.
“Kim olduğumu bilmek seni daha fazla yaşatmayacak.”
Adamın öne düşmüş kafasını inceliyor, öncekine kıyasla farkları anlamaya çalışıyor gibiydi. Dolgun damarlar bir balon gibi sönmüş, cilt rengi griye çalmaya başlamıştı. Sanki dakikalar içinde neredeyse on kilo vermiş, zayıflamıştı. Kurumuş bir üzüm gibi büzüşmüş, ufalmıştı. Bakışlarını ayaklarına çevirdiğinde az önce coşkulu bir şekilde akan kan artık durmak üzereydi. Adamın nabzının zayıfladığını anladığında yavaşça ayağa kalktı. Cebinden ince bir defter çıkarıp kapağına tutturduğu kalemi aldı, önündeki adamın adının üzerini tatmin bir edayla çizdi.
***
Zaman iki gün sonrasına hızla kıvrıldığında katilin diz çöktüğü yerde cinayet büro polislerinden Salih Duman duruyor, sıkıntılı gözlerle karşısındaki dehşeti inceliyordu. Aklını boşaltmak için haftalardır yaptığı fazla mesaiden ilk defa pişman olmuştu. Her ne kadar bu dava, onu terk edip giden karısını düşünmesini önleyecek dahi olsa böylesine pis bir kokuyu almaktansa evde; yatağında sızlanmayı tercih ederdi.
Olay yeri inceleme polisleri etraftaki delileri bir bir numaralandırma işlemini bitirdikten sonra hazır edip ona sunmuşlardı. Elinde tuttuğu plastik poşette adamın kimliği vardı.
İlyas Menteşe. Bu ismi birkaç gün öncesinden hatırlıyordu. Devam eden bir davanın baş şüphelisiydi ve şu an tam da karşısında duruyordu; suyu sıkılmış, çürümeye başlamış bedeniyle.
Maskesini dahi delip geçen kokuya daha fazla dayanamadı, ayağa kalkıp evin çıkışına doğru ilerledi. Maskeyi söker gibi çıkardığında bulanan midesini bastırmak için arabasının kapısında duran bir şişe suyu kafasına dikti. Bunun yanlış bir hamle olduğunu anladığı sırada arabasının arkasına saklanmış kusuyordu. Henüz kafasını yerden kaldırmamıştı ki ona doğru uzatılan bir şeyin varlığıyla bakışlarını yerdeki rezalet görüntüden kaldırdı.
“Bu kadar hassas olduğunu bilmiyordum.” dedi genç kadın. Salih önce kadına sonra uzattığı ıslak mendil paketine baktı. Kendi arabasının torpidosunda duran paketin olduğunu hırpalanmış halinden anlamıştı. Elindeki poşeti montunun cebine sıkıştırıp ıslak mendili sökercesine kadının elinden alarak arabasının ön kapısına yöneldi.
“Bana iyilik yapmak istiyorsan saklandığım yerlere gelme.”
Sözleri eşliğinde paketten bir adet ıslak mendil almış, gerisini dağınık arabasının içine gelişi güzel fırlatmıştı. Kadın lacivertten koyu siyaha çalan saçlarını kulaklarının arkasına sıkıştırıp muzipçe güldü. Pembe dudakları soğuktan mora dönmüş, zorla hareket ediyor gibiydi. İki elini boynunda asılı duran kamerasına koydu her an çekim yapacakmış gibi hazırda bekledi. Öte yandan adama cevap vermek için derin bir nefes aldı.
“Orada saklanıyor muydun? Her yanın ortadaydı.”
Salih kaba tavrını sürdürdü ve sertçe arabasının kapısını çarptı. Mavi gözlerinde sinirin kor ateşi yanıyordu.
“Buradan sana ekmek çıkmaz Gökçe. Hadi, git.”
Karşısındaki kadın belki de hayatında gördüğü en inatçı insanlardan birisi olabilirdi. Onun mesleğine olan sevgisine saygı duysa da bu kadar sıkboğaz edilmeye tahammülü yoktu.
Gökçe Çınar, yaptığı cinayet haberleriyle tanınan bir gazeteciydi. Kendi özel haber sitesinde; bulduklarını paylaşarak halkın nabzını tutuyor, izleyicilerin yorumları ve fikirleri sayesinde bazı vakalara faydası bile dokunuyordu.
Genç kadın aynı zamanda Salih'in eşi Berfu'nun yakın arkadaşıydı. Bu yüzden Salih, eşini hatırlatan bu kadının varlığından rahatsızdı. Onu etrafında görmek istemese de Gökçe, her cinayet vakasında burnunun dibinde bitmekten geri durmuyordu. Ama genç polisin görmeyi reddettiği bir gerçek vardı. Berfu, sadece Salih'i değil, onu da terk etmişti. Sırf bu yüzden Gökçe'nin içinde hiç dinmeyen bir öfke geziniyordu. Cevapsız kalan soruları içindeki ateşe, her geçen gün biraz daha odun atıyordu. Kalbinde yanan ateş, zihnindeki dumanı doğuruyor; bu da yolunu görmesine engel oluyordu. Nedenini çözmeyi, şu anki katili yakalamaktan daha fazla istiyordu. Merak, insanı ele geçirince her duygunun üzerini bir örtüyle kaplıyor; görünürdeki tek gerçek haline geliyordu. Bu duygu Gökçe'nin her bir hücresine işlemiş, adeta kendisinden bir parça olmuştu. Merak ve azim bu kadının ikinci adıydı!
Salih uzun kahve saçlarını geri itip kulaklarının arkasını açtı. Tekrar maskeyi taktı ve içeri yöneldiğinde gazeteci kadının bakışları eşliğinde gözden kayboldu.
Cesedin yanına gelince ikinci bir bulantı darbesi belini bükse de meslektaşının sözlerine kulak vererek bulantısını görmezden geldi. Adam ayağına geçirdiği galoşlarla çoğu kurumuş olan kan birikintisinin içine girmiş ve kurbanın ayaklarının dibine diz çökmüştü. Asena ise onu bir adım geriden dinliyor, dikkatlice cesedi inceliyordu. Onların yanına gitti ve olay yeri inceleme uzmanının sözlerine kulak verdi.
“Şu kısmı görüyor musunuz?” dedi adamın ayaklarındaki kesikleri işaret ederek.
“Bu normal bir bıçak yarası değil, daha ince bir şey. Jilet ya da neşter olabilir. Katilin sağ elini kullandığı ve buradan...” Maktulün sol ayak bileğinin içini gösterip kolunu bacağının arkasından doladı. Elinde bir neşter tutar gibi yapıp bileğindeki yaraları takip etti. “Buraya kadar bu şekilde kesmiş. Tam şuradan geçen atardamar kesildiğinden ve oturur pozisyonda olduğundan kan kolayca vücuttan akıp kurtuldu. Tahminimce 10 dakika içerisinde bilinç kaybı ve ölüm gerçekleşmiştir.”
“Yani katil acısız bir ölüm yaşattı.” diye kendi kendine mırıldandı Asena. Bunu duyan uzman çöktüğü yerden kalkıp odanın içinde bir iki adım attı.
“Etrafta boğuşma izlerine rastlamadık. Adamı buraya getirip bağladığında muhtemelen bilinci yerinde değildi. Tam şurada...” deyip kapının girişindeki 4 numara yazan delili gösterdi. “Kurbanın sürüklendiğine dair bir işaret var.”
O esnada evin arka kapısından yükselen bir sesle dikkatler o yöne doğru döndü. İçerdeki herkes sesin geldiği yöne doğru ilerlediğinde Salih ve Asena’nın görüş alanına önce gazeteci kadın sonra da ev sahibi adam girdi.
“Şuna bakın komiserim.” diyen adam tahta duvarın üzerine çivi gibi kullandığı neşterle çakılmış bir kağıdı işaret ediyordu. Kâğıt ve neşterde hafif kan lekeleri vardı fakat şiddetli kar fırtınasından dolayı gizlenmiş gibiydi. Birisi orayı elleriyle kazıp neşteri gün yüzüne çıkarmıştı.
Salih’in bakışları önce ev sahibinin, ardından gazetecinin eline değdi. Tam da tahmin ettiği gibi kadın bir delil bulmuş ve büyük ihtimalle onu fotoğraflamıştı. İkisinin bakışları kesiştiğinde gazetecinin meydan okuyan yüz ifadesi Salih’in çenesinde kramp gibi bir etkiye neden oldu. Genç kadın, kendisine bir hiçmiş gibi davranan polisin yüzünün mermerden farksız bir hal alışına şahit oldu. Karısının onu bırakıp gitmesine şaşmamalıydı. Böylesine kaba bir adamla on sene evli kalmak insan üstü bir yetenekti.
Salih, gazetecinin kamerasını ve telefonunu alıp resmi silse dahi o fotoğrafı çoktan elinden çıkarmıştı; bu yüzden kadının arkasını dönüp gitmesini izlemekten başka eylem sergilemedi. Dikkatini önünde yaşananlara verdiğinde bu vakada kendini çok pasif hissetti. Öne atılıp başından beri olayla daha ilgili olan meslektaşı Asena’ya yaklaştı.
“Kağıtta bir şeyler yazıyor ama mürekkep ıslandığından dolayı dağılmış.”
“Muhtemelen cinayet silahı bu.” dedi uzman neşteri işaret ederek. İki polisin arasından geçti, eldivenli elleriyle neşteri ve kâğıdı aldı. Neşteri ayrı, kağıdı ayrı torbalara dikkatlice yerleştirdiği esnada ekip arkadaşları evin arka bahçesini daha detaylı incelemeye başlamıştı.
“Bazı kelimeler okunuyor.” diyerek kağıtta okuyabildiği her şeyi sesli bir şekilde okudu.
“... İşlediği cinayet... hak etmiştir... tüm bilgilerin doğruluğu kanıtlanmış... aşağıdaki adres... Kadıköy... bana teşekkür etmek... aramayın, izimi sürmeyin... hediyelerimi kabul edin yeter.”
“Bunları raporlayınca size ulaştıracağız. Şu anda mantıklı düşünmek çok zor.” diye bitirdi sözlerini adam.
Tüm bu eksik cümleleri dinleyen Salih’in kafasındaki boşluklar yavaş yavaş doluyordu. Kurbanın işlediği cinayetten bahsediyordu. Kendi davasının baş şüphelisi olan adamın işlediği cinayet... Doğruluğu kanıtlanmış derken delillerden bahsediyordu ve bu delillerin olduğu adresi yazmıştı. Tüm boşluklar gerek doğru gerek yanlış kafasında dolduğunda heyecanla konuştu.
“Acilen o kağıdı inceletin ve adresi bulun. Öldürülen çocuğun cinayetiyle bağlantısı olabilir.”
Salih bunları söylerken aynı düşünce Asena’nın da zihnini meşgul ediyordu. Başka bir davanın şüphelisi olan zanlının cesedini bulmak işleri yokuşa mı sürmüştü yoksa düze mi çıkarmıştı henüz karar veremiyordu.
Olay yeri inceleme ekipleri işlerini bitirip gittiğinde Asena ve Salih hâlâ orada, arabanın içinde oturup durum değerlendirmesi yapıyordu. Asena’nın bakışları evin girişini saran sarı şeritlerde oyalanırken Salih önceki vakası ile ilgili ifadeleri okuyordu.
“Eğer Leyla’nın katili bu adamsa onu öldüren Leyla’nın tarafından birileri olabilir. Onu buraya taşıyabilecek güçte birileri... Abisi ve babasıyla tekrar konuşmakta fayda var.”
“Abisi henüz lise öğrencisi. Yarma gibi adamı oraya taşıyabilecek güce ve cesarete sahip değil. Babasını merkeze davet ettirdim. Dönünce sorgulayacağım.”
“Peki evin sahipleri? Cinayetten iki gün sonra yirmi yıldır gelmedikleri bu eve gelmelerine ne diyorsun?”
Salih, hırsla elindeki kâğıtları karıştırıyor bir yandan da Asena’nın sorularına cevap düşünüyordu. O esnada elinden düşen iki fotoğrafla küfredip pedalların olduğu yere uzandı.
“Abi, bu işi burada yapmamız mı lazım? Merkeze gidelim.”
Salih, fotoğrafları alınca soluklanıp geri yaslandı. Bakışlarını yanında duran genç meslektaşına çevirdi. Kahve gözlerindeki kıvılcım, kendininkilere sıçramayacak kadar cılızdı. Sanki o da bu meslekten bıkmış, zorla yapıyor gibiydi. Ama bu düşüncesi yanlıştı. Asena, bu iş için doğmuş bir kadındı. Babası da dedesi de polisti ve nesli böyle devam ettirmeye karar vermiş gibi herkesin yolu bu mesleğe çıkıyordu. Gözlerindeki kıvılcımdaki titrek ışığın nedeni dün geceki yorgunluk ve uykusuzluktu. Klinikten eve geldiğinde saat gece ikiyi gösteriyordu ve uykuya dalıncaya kadar gün ağarmaya başlamış kalkıp tekrar işe gelmişti. Toplasanız iki saat uyumamıştı ve şu an tek istediği sıcak bir yerde yarım saat de olsa dinlenmekti.
“Şu an gidemem. Her an bir noktaya varabilirim.”
Kıdemlisine göz devirmenin saygısızlık olacağını düşünen Asena yapmacık bir gülümsemeyle yaklaşık yarım saat önce taktığı kemeri çözdü.
“Peki abi. O zaman ben toplu taşımaya yöneleyim.”
Asena arabadan indi ve böylesine tekinsiz bir yerde iç güdülerine dayanarak kendi yönünü seçip o tarafa doğru yürümeye başladı.
Genç kadın, Salih’le çalışmaktan memnundu ama onun bu huyunu bir türlü sevemiyordu. Delilleri, olay mahalline bakarak incelemek sadece onun yaptığı bir şeydi. Arabanın içine doldurduğu çuval dolusu evrakla sabahtan akşama kadar bir paket sigara bitirip evine öyle dönüyor, bazen olayı çözdüğünü söyleyip merkezi birbirine katıyordu. Bu yöntemle çözemediği vaka, yakalayamadığı suçlu yoktu ama fazla çalışmaktan kendisini de kaybetmek üzereydi. Karısının ihanetinden sonra kızıyla bile görüşemez olmuştu. Onu babaannesine bırakıyor, haftada bir belki görmeye gidiyordu.
Karısı, bir ay önce arkasında bir mektup bırakarak onu ve kızını terk edip gitmişti. Salih’in yakalayamadığı hatta bulamadığı tek kişi oydu. Belki de bunun nedeni gerekli olan motivasyona sahip olmadan kanıtları olay yerinde inceleme cesaretinin eksikliğinden kaynaklanıyordu.
Asena, bunu düşünmeyi bırakıp yolun kenarından yürümeye başladı. Şans eseri gelen bir taksici o anki tüm dualarının hedefi olmuştu.
***
Asena ve Salih bu durumdayken Hazar, sorgu odasında; karşısında endişeli bir şekilde oturan Semih Güler’i inceliyordu. Ekip olay yerindeyken kendisinin buraya tıkılmış olması sinirlerini bozsa da soğuk hava bir nebze içini rahatlatıyordu. En azından sıcak bir yerdeydi ve üşümüyordu.
Karşısındaki adam, emekli olacağı için babasının ona bıraktığı arsada ev yapmayı ve karısıyla orada huzurlu bir hayat yaşamayı planladığını anlattı. Evde böyle bir manzarayla karşılaşmak aklının ucundan dahi geçmemiş, şok olduğunu anlatan yüzlerce cümle kurmuştu. Hazar adamın samimi ifadesine inanarak çok da üstüne gitmeden onu salmıştı. Kendisine verilen belge işleriyle uğraşırken zamanın nasıl geçtiğini anlamamıştı. Tam eşyalarını topladığı sırada arkasında kalan kapının açılması yüzüne sıkıntılı bir ifade yerleşmesine neden olmuştu. Bir iş daha onu bulacağa ve çıkışını engelleyeceğe benziyordu.
Elinde bir kâğıtla içeri giren kişi Behçet Amirdi. Önündeki camdan yansımasını gören Hazar, kendisine verilecek bir dosya işi daha olduğunu düşünerek sinirle soludu.
“Hah, Hazar buradasın.”
Hazar yapmacık bir gülümsemeyle amirine döndüğünde aynı sinir yerini koruyordu.
“Buradayım amirim. Olay yerinde olacak halim yok ya.”
“Anladım, anladım. Tavırlısın hâlâ bana.”
“Ne münasebet amirim. Bütün işleri Salih komiserime yüklemeye devam edebilirsiniz. Beni yormamanız ne büyük incelik.”
Behçet amir kısa bir an sessiz kalıp “Peki öyle diyorsan bu adrese de arayıp onu yönlendireyim.” demesiyle Hazar hızla koştu ve kağıdı elinden kaptığı gibi aldı.
“Olur mu öyle şey amirim ben buradayken? Salih komiserimin işi başından aşkın zaten. Ben giderim adrese.”
Hazar elindeki kâğıtta yazanları okurken Behçet Amir’se ona yapması gerekeni anlatmaya başladı. Kağıtta yazanları okuyan Hazar, amirinin anlatmasına ihtiyaç duymadan yapması gerekeni anlamış ve yola koyulmuştu.
Arabasına bindiğinde yola çıkmadan bir kez daha okudu kâğıdı ve adresi teyit etti. Bu kağıt sabahki cesedin bulunduğu evin duvarında duran notun çözülmüş haliydi.
Cesedini bulmuş olduğunuz kişi; İlyas Menteşe bu ölümü hak etmiştir. Kendisi ilk okul öğrencisi Leyla’nın katilidir. Cinayeti onun işlediğine dair tüm deliller aşağıda yazmış olduğum adrestedir. Bütün bilgiler doğruluğu kanıtlanmış, güvenilir bilgilerdir. Bana teşekkür etmek için tek yapmanız gereken beni soruşturmamak. Beni aramayın ve izimi sürmeyin, hediyelerimi kabul edin yeter.
“Hediyeler mi? Psikopat herif!” diye homurdandı Hazar kontağı çalıştırıp kemerini takarken. Hediyelerden kastı deliller mi yoksa cesetler mi emin olamamıştı. Bundan dolayı içinde bulunduğu durum onu ürkütmüştü.
Hazar, deliller için gelmesi gereken adrese vardığında yan koltukta duran kâğıdı da alıp indi. Mekana doğru ilerlerken arabada bıraktığı telsizden bir anons yükseldi.
“Kurna mevkiindeki taşınmış gıda deposunda elli yaşlarında bir adamın cesedi bulundu.”










