Minho bu düşünceden kaçmaya çalıştı. Çünkü ne zaman Jisung'a baktığında kalbi hızlansa, kendine bunun mümkün olmadığını söylüyordu. O sadece... onun kedisiydi. Ya da bir zamanlar öyleydi. Ama günler geçtikçe bu açıklama yetersiz kalmaya başladı. Artık Jisung üzgün olduğunda yanında olmak istiyordu. Güldüğünde onu izlemek istiyordu. Mesaj attığında gereğinden fazla mutlu oluyordu. Ve bunların hiçbiri eski günlerde hissettiği şeylere benzemiyordu. Bir akşam Jisung onu evine çağırdı. Film izleyeceklerdi. Yağmur yağıyordu. Salonun ışıkları kapalıydı. Sadece televizyonun ışığı odayı aydınlatıyordu. Filmin yarısında Jisung uyuyakaldı. Başını yavaşça Minho'nun omzuna yasladı. Minho'nun nefesi kesildi. Hareket etmeye bile cesaret edemedi. Sanki en ufak bir kıpırtıda bu an bozulacakmış gibi. Jisung'un saçları yüzüne düşmüştü. Minho elini uzatıp onları düzeltmek istedi. Ama durdu. Yapamadı. Çünkü birden aklına bir şey geldi. Bir gün gitmek zorunda kalabileceği. Belki de bu beden ona sonsuza kadar ait değildi. Belki de burada geçirdiği zaman sınırlıydı. Ve Jisung bunu bilmiyordu. Bu düşünce boğazında düğümlendi. O sırada Jisung hafifçe kıpırdandı. Gözlerini yarım açtı.
"Uyumadın mı?"
Minho hemen bakışlarını kaçırdı.
"Yok."
Jisung birkaç saniye onu izledi. Sonra yorgun bir sesle konuştu.
"Biliyor musun..."
"Hm?"
"Sen gelmeden önce sürekli onu düşünüyordum."
Minho'nun kalbi sıkıştı.
"Onu?"
"Kedimi."
Sessizlik oldu.
"Hâlâ özlüyorum."
Jisung gözlerini yere indirdi.
"Ama canım eskisi kadar yanmıyor."
Minho konuşamadı.
"Sanki..."
Jisung durdu.
"...sanki bir şekilde yanımda kalmış gibi hissediyorum."
Minho gözlerini kapattı. Çünkü o anda ağlamak üzereydi. Belki Jisung bilmiyordu. Belki gerçeği hiç öğrenmeyecekti. Ama kalbi onu tanımıştı. Yıllar boyunca başını okşayan elleri. Her sabah adını söyleyen sesi. Onu ailesi gibi seven insan. Kalbi onu tanımıştı. Jisung hafifçe gülümsedi.
"Garip geliyor biliyorum."
"Hayır."
Minho'nun sesi neredeyse fısıltı gibiydi.
"Hiç garip gelmiyor."
Jisung ona baktı. İlk kez birbirlerinin gözlerine bu kadar uzun süre baktılar. Ne Jisung bakışlarını kaçırdı. Ne de Minho. Ve ikisi de aynı şeyi hissetti. Bu his yeni değildi. Sanki çok uzun zamandır oradaydı. Sadece ikisi de adını koyamamıştı. Ta ki o geceye kadar.
Ta ki o geceye kadar. İkisi de bakışlarını ilk çeviren taraf olmadı. Odadaki sessizlik garip bir şekilde rahatsız edici değildi. Aksine huzurluydu. Jisung ilk kez uzun zamandır kendini bu kadar rahat hissediyordu. Minho'nun yanında olmak kolaydı. Nefes almak gibi. Düşünmek zorunda kalmadan. Korkmadan. Canı yanmadan. Sonunda Jisung gözlerini kırpıştırdı ve hafifçe güldü.
"Neden bana öyle bakıyorsun?"
Minho hazırlıksız yakalandı.
"Nasıl bakıyorum?"
"Sanki bir şey söylemek istiyormuşsun gibi."
Minho'nun kalbi hızlandı. Çünkü gerçekten söylemek istediği çok şey vardı. Sana her gün kapıda koşarak geliyordum, sen uyurken yanında kıvrılıyordum, sen ağladığında sessizce yanına uzanıyordum, ben hep sendim, hep yanındaydım. Ama bunların hiçbirini söyleyemezdi. Bu yüzden sadece başını salladı.
"Bir şey yok."
Jisung ona inanmadı. Ama üstelemedi. O gece Minho eve döndüğünde uzun süre uyuyamadı. Pencerenin önünde oturup dışarıdaki ışıkları izledi. Eskiden geceleri Jisung'un yatağının ucunda uyurdu. Şimdi ise kilometrelerce uzakta, başka bir evde, başka bir bedende oturuyordu. Ama hissettiği şey değişmemişti. Hâlâ Jisung'u düşünüyordu. Hâlâ onun iyi olmasını istiyordu. Hâlâ onu yalnız bırakmak istemiyordu. Ve ilk kez kendine itiraf etti. Bu artık sadece sadakat değildi. Sadece özlem değildi. Sadece geçmişten kalan bir bağ değildi. Minho, Jisung'a âşıktı. Bu gerçeği kabul ettiği anda gözlerini kapattı. Çünkü ne yapacağını bilmiyordu. Bir kedinin ruhu bir insana âşık olabilir miydi? Ve daha önemlisi... Jisung onu öğrenseydi yine de yanında kalmak ister miydi?