İçeriğe geç

Hayalet Çocuk

Bölüm 31 · 8 dk okuma

Hayalet Çocuk

Bölüm 31

31. Bölüm👻

''Yani artık seni gönül rahatlığıyla öpebilirim.'' deyip dudaklarını iyice benimkilere yaklaştırdı. Sıcak nefeslerini dudaklarımda hissetmeye başladığım an kalbim ağzımda atmaya başladı. Çok heyecanlanmıştım ve baştan ayağa zangır zangır titriyordum.

Ellerimi serbest bıraktı önce. Sonra bir elini sıkıca belime sarıp beni kendi bedenine iyice yaklaştırdı. Diğer elini de yanağıma getirerek bulunduğu yeri nazikçe okşadı.

Kendimi fazlasıyla kaptırdığımdan gözlerim benden bağımsız bir şekilde kapandı. Sıcak nefesleri giderek yaklaştı. En sonunda yumuşacık dudakları dudağımın kenarına kondu. Minik bir buse kondurdu. Sonra dudaklarıma yöneldi.

Kor gibi yanan dudakları benimkilerle buluştu. Dudağımın üzerinde hiç hareket etmeden durdu öylece. Sanki orada dinlenmek istiyormuş gibiydi. Dudaklarımın üzerindeki dudaklarının gerildiğini hissettim. Gülümsüyordu.

Ne olduğunu anlamak için geri çekilmeye çalıştım ama izin vermedi. Belimi daha sıkı kavrayıp bu defa beni bedenine tamamen yapıştırdı. Kalbim iyice çığrından çıkıp şiddetle göğüs kafesimi döverken onun da dudaklarının baskısı arttı.

Az önceki sakinliğinden eser kalmamıştı. Sanki dudaklarımı yeyip bitirmek istiyormuş gibi hırçınlaştı. Ben de düşüp yeri boylamamak için ellerimi bedenine yavaşça sürterek boynuna kadar getirdim ve kollarımı sıkıca boynuna doladım.

Artık dudaklarımız gibi bedenlerimiz de tamamen birbirlerine kenetlenmişlerdi. Öpüşmemizi derinleştirmedi. Dudakları ara ara sert, ara ara yumuşak bir şekilde dudaklarımın üzerinde oyalandı biraz. İkimizin de ciğerlerine giden oksijen azalınca geri çekilmek zorunda kaldık.

Çağrı benden uzaklaşmadan alnıma bir öpücük kondurduktan sonra alnını alnıma yasladı. İçine derin nefesler çekerken nefes kesici bir şekilde sırıttı. İnci gibi dişlerinin göz önüne serilmelerini sağladı. ''Seni çok seviyorum Eylül.''

Gülümsedim ben de. Dişlerimi dudağıma geçirdim. ''Ben de... Ben de seni seviyorum Çağrı.''

Çağrı'nın anlatımıyla...

Dünyadaki her bir çocuğun farklı bir çocukluğu olmuştur illa ki. Her bir çocuğun içinde farklı yaralar vardır. Her bir yaraları farklı kanamıştır. Hiçbirinin yarası öbürünküyle kıyaslanamaz diye düşünüyorum. Çünkü o yaraların sebepleri farklıdır. Her çocuğun yarası kendine göre en derin yaradır.

İsterdim ki hiçbir çocuk acı çekmesin, hiçbiri yaralanmasın, zarar görmesin. Çünkü bilirdim. Yaralı bir çocuk olarak büyümek nasıl olurdu, bilirdim.

Son derece zengin, saygın ve otoriter bir ailede doğdum. Herkesin imrenerek baktığı o çocuk oldum. Hani derler ya ağzında altın kaşıkla doğmuş diye... Bana da öyle dendi.

Henüz kendimi bile tanımadığım yaşlarda eğitimler görmeye başladım. Beş yaşında okuma yazmayı öğrenmiştim mesela. Yaşıtlarımdan hep bir adım önde olmuştum. Her konuda...

Dersler, spor, sanat, genel kültür, ekonomi... Her konuda özenle seçilmiş öğretmenlerden eğitimler aldım. Hepsinde de başarılı oldum. Başarılı olduğumun da farkındaydım. Çünkü çabaladığım kadarı bana dönecekti, bunun farkındaydım.

Defalarca kez ödüller, madalyalar aldım. Çok güzel, değil mi? Bir çocuk sevinirdi bu ödülleri aldığına. Ben de sevinirdim başta ama ne yazık ki sadece başta kaldı.

İlk madalyamı satranç turnuvasında kazanmıştım. O ödülü annemle babama gösterip benimle gurur duymalarını sağlamak için içimde büyük bir heyecan oluşmuştu. Sonunda ikisi de bana 'Aferin' diyeceklerdi. Kim bilir? Belki de sarılırlardı bile diye düşündüm.

Yol boyunca daha hızlı gidelim diye bakıcımı sıkıştırdım. Eve vardığımda kimse yoktu. Ev dediğime bakmayın sakın. Bir ev olmaktan çok uzaktı. Fazla büyük, soğuk ve boştu. İçindeki tek hareketlilik temizlik yapan hizmetçilerdi. Ölü bir saray gibiydi benim evim. Kurak, ıssız, sessiz, kimsesiz...

O gün de annemle babam evde yoklardı. Babam işteymiş, annem de meşgulmüş. Çalışıyormuş. Akşam eve dönsünler diye bekledim sabırsızlıkla. Zaman hızlı geçsin diye ne yapacağımı şaşırdım. Dakika başı bakıcıma saatin kaç olduğunu, annemle babamın ne zaman geleceklerini sorduğumu hatırlarım.

Uykusuzluktan gözlerimin açılamayacağı ana kadar bekledim. Bir kanepenin üzerinde, elimde ilk madalyamla... Gelmediler. Ertesi gün de gelmediler. Ondan sonraki gün de...

O zaman öğrendim ben. Ne yaparsam yapayım kimse beni takdir etmeyecekti. Kimse beni sevmeyecekti. Ben ne yaparsam yapayım kendime yapacaktım.

Birkaç gün sonra sonsuza kadar onları beklemeyi bırakmıştım. Gelmeyeceklerine dair kendimi inandırabilmiştim.

Sonra büyüdüm. Ortaokulun başındayken bir gün kapı çaldı. Evde yine tektim. Bir kadın gelmişti. Bugün bile onu ilk gördüğümde nasıl görünüyor olduğunu çok net bir şekilde hatırlıyordum.

Kırmızı, mini bir elbise vardı üzerinde. Saçları dağılmışlardı. Belinin altına kadar uzanıyorlardı. Gözleri kayıp duruyordu. Ki kendisi de ayakta pek iyi duramıyordu zaten. Yalpalaya yalpalaya yanıma gelmişti. Gözleri dolu dolu... Ben ona kim olduğunu bile soramadan boynuma sarılmıştı.

''O-oğlum!'' diye bağırıp beni boğmak istercesine sıkıca sarılmıştı. 'Bu sarhoş kadın kimdi? Ne yapmaya çalışıyordu? Bana neden oğlum dedi?' gibi sorular aklıma üşüşürken babamla annem içeri girmişlerdi ve o gün benim hayatımın dönüm noktası olmuştu.

O sarhoş kadın benim öz annemdi. O gün bunu öğrenmiştim. Annem olduğunu düşündüğüm kadın ise çocuk getiremeyen, babamın eşi olan kadınmış. Babam bir kaçamak sonucu sarhoş kadını hamile bırakınca eşi, çocuğu istemiş. Yani beni... Kadınla anlaşmışlar. Para karşılığında hayatlarından çıkıp gidecekti. Beni de onlara bırakacaktı.

Aradan o kadar zaman geçtikten sonra birden ortaya çıkmışti. Oğlumu görmek istiyorum demişti. Babam da o kadının suratına bile bakmayacağımı düşünmüş olmalı ki beni görmesine izin vermişti.

Babam tahmininde yanıldı. Zaten bol miktarda sevgiye aç olan bu çocuk başını yaslayabileceği sıcak bir göğse sahip olmak istedi. Annemi sık sık ziyaret eder oldum. Babamın da üvey olduğunu öğrendiğim annemin de pek umrunda olmamıştı bu durum. Karışmamışlardı bana.

Ne yazık ki aradığım o sıcaklık hissini öz annemde de bulamamıştım. Aramızda hiçbir zaman samimiyet oluşmadı ama ona karşı kendimi sorumluymuş gibi hissediyordum. Ne zaman beni arasa, yardıma ihtiyacı olduğunu söylese gittim yanına. Battığı her bir bataklıktan çıkardım onu.

Çoğu zaman onu bar köşelerinden topluyordum. Gocunmuyordum bu durumdan. Bu hayatta bana düşen çocukluk yarası da buymuş diye düşündüm. Belki bana sevgi vermeleri gereken kişiler, sevgilerini verememişlerdi bana ama ben yapabilirdim. Her şeye rağmen onlar terk etmeyerek onlara sevgimi göstermeye devam ettim ama fark etmediler. Fark etmeyecekler de... Onlar hep öylelerdi. Hep öyle kalacaklardı.

Liseye geçtiğim gibi ayrı bir eve taşınmak istediğimi söyledim. Babam, öz annemi eve sokmama şartıyla bunu kabul etti. Ben de şartı yerine getirme sözü vererek bir saraydan saray yavurusuna taşındım. Yine soğuktu, yine boştu ama en azından beklentisizdi. Buraya kimsenin uğramayacağını biliyordum. Beklediğim kimse olmadığı için beklentim de hayal kırklığım da yoktu artık. Hem de kesin bir şekilde...

Bu zamana kadar kimse öz annemin varlığından haberdar olmadı. Kayra dışında olmayacak da... Ona gönül rahatlığıyla güvenebilmiştim nedense. Bu sırrın açığa çıkmayacağından emindim. Bu bilinmezliğin sebebi ise belliydi tabii. Babamın iş hayatı etkilenmesin, ailenin namına leke sürülmesin... Klasik şeyler işte...

Kayra'ya güveniyor olsam da işin aslını anlatamamıştım. Onu görmesine izin vermiştim. Hem de en berbat halindeyken... Ama anlatamamıştım işte. Dilim varmamıştı. Yalan söylemiştim. Ayrıldılar, ondan sonra annem bu hale düştü dedim. Ve şu an doğru düzgün hatırlayamadığım birkaç yalan daha... Hafifletici bir sebep bulmaya çalıştım gibi.

Ailemle yaşadığım sıkıntılar devam etti. İlerdide de devam edecek büyük ihtimalle. Onlara uzaktım şimdi. Yine de aileydi bu. O bağ kolay kolay kopmazdı.

Hayatıma ruhen dağınık, fiziken mükemmel bir şekilde devam ederken Eylül'le tanıştım. Tiyatro için oluşturulan bir grupta... Çekingendi. Kendini hep geri çekiyordu. İnsan içine karışmıyordu. Benim çevrem hep dolu oluyordu. Onunkiyse bomboş... İlk o an ilgimi çekti. Benden tamamen farklı olması ilgimi çekmişti.

Sanki ruhumun derinliklerinde yaşadığım her şeyi o dışa vuruyor gibiydi. Ben dışarıdan neşeliydim, hareketliydim, aktif ve sosyaldim. Çok gülerdim. O ise hayattan bıkmış gibiydi, depresifti, asosyaldi ve hiç gülmezdi.

Yaklaştım ona biraz. O fark etmeden onu izledim. Ondan hoşlandım. İçinde olan, dışına yansıtamadığı her şeyi görmüş gibiydim. Güzel ama incinmiş duyguları gördüm. Herkesten uzakta, kuytu bir sokakta gördüm bir kez onu. Minik bir kedi vardı karşısında. Onu besliyordu, tüylerini okşuyordu. İlk o gün görmüştüm gülümsemesini. Saf, temiz, içten bir gülümsemeydi bu. Kedinin üşüdüğünü düşünmüş olmalı ki o soğuk havada atkısını çıkarıp kediye sarmıştı. Bu noktada hoşlantım ilerledi, sevgiye dönüştü. Korumak, kollamak istedim onu. Kötülük görmesin istedim. İncinmesin, kırılmasın, zarar görmesin istedim. Bunları yaparken beni hep bir abi olarak görmesi için çabaladım. İstemiyordum bana aşık olmasını. Beni sevmesini... Ben birine saf sevgi verip ondan saf sevgi alamayacak kadar çok yarımdım. Bu yolun bir sonu olmazdı.

Biriyle birkaç gün takılıp öylesine bitiren biri de değildim. Bana karşı duyguları olursa her şey çok daha kötü olabilirdi. Çıkmaz yollar artardı. Ben onu içimden, kendi kendime sevmeye razıydım.

Mektup günü her şeyi altüst etti. O gün anlamıştım onun da benden hoşlandığını. Bunu bize yapamazdım. Reddettim onu. Bir daha açılmaya cesareti olmayacak şekilde reddettim hem de.

Birkaç gün içindeyse durumunun tahmin ettiğimden çok daha kötü olduğunu öğrenmiştim. Hastaydı, yorgundu, bitkindi, bıkmıştı her şeyden. Ben ona hiçbir şekilde kıyamazken insanlar onun ruhunu incitmişlerdi. Hem de çok derinden.

Bir erkek için belki de en zor şey sevdiği kadın, karşısında acı içinde kıvranırken çaresizce onun yavaş yavaş tükendiğini izlemekti. Öylece duramadım. Tüm imkanlarımı kullandım. En iyi doktorlarla görüşmesi için elimden ne geliyorsa yapmaya hazırdım. Yaptım da. Onu ikna etmeyi de başardım. Onun çok daha iyi olacağı günleri iple çektim.

Sonra olan oldu. Kayra geldi. Ondan hoşlandığını söyledi. O da görmüştü. Eylül'ün içinde olan güzel her şeyin o da farkındaydı artık. Başta kıskanmıştım. Onunla yakın olması zoruma gitmişti. Sonra buna hakkım olmadığı gerçeğiyle yüzleştim. Ne hakla, kim olarak onu kıskanacaktım? Abisi olarak mı?

Bunun yanısıra Kayra'yla ilgili hiçbir sıkıntı yoktu. Gördüğüm en düzgün insanlardan biriydi. Belki Eylül de ona aşık olacaktı. Belki de onu tamamen kaybedecektim. Sonra bir şey fark ettim. Kayra, Eylül dışında başka kızlarla da zaman geçirmeye başladı. Onu yalnız bıraktı kimi zaman. Diğerleriyle takıldı. O anlarda onun gerçekten Eylül'e aşık olup olmadığını sorguladım. Sonra bunu da boş verdim. Onun duyguları ona aitti. Benimkiler de bana ait...

Eylül'ü her gördüğümde sevgim daha da derinleşti. Onun iyileştiğini gördükçe mutlu oldum. Hayata bağlanmasında biraz olsun katkımın olduğunu hissetmem dünyalara bedel olmuştu. Artık gülüyordu. Konuşuyordu. Her şeyden öte kendine değer vermeyi öğreniyodu. Günlerden bir gün aklımda olan tüm engeller sanki bir çırpıda silinip gitti bir anda. Daha fazla içimde tutamadım duygularımı. Gözümü kararttım. Duygularımı dile getirdim.

Biraz geç olmuştu ama olmuştu işte. Ona kavuşmuştum. Dudaklarım onun dudaklarının üzerinde dinlenirken tüm kaygılarım buharlaşıp gitti. Sanki hiçbir engelim, hiçbir zor ve çıkmaz yolum yokmuş gibi hissetmiştim. Yılların yorgunluğunu o baldan tatlı dudaklar alıp götürmüştü sanki. Yıllardır ihtiyacım olan oymuş. Onu fark etmiştim. Bundan sonra da onu bırakmak yoktu. O varken ben de vardım, o yokken ben de yoktum. Bu kadardı.

***

Bölüm sonuuu

Görüşürüzzz

Bölüm sonu

1 yorum