Kayra'nın anlatımıyla...
1988...
01.03.1988...
Doğduğum gün.
01.03.2006...
Öldüğüm gün.
Evet. Doğum günümde ölmüştüm.
Normalde çocukların büyümeyi bırakıp yetişkinliğe geçtikleri farzedilen 18 yaşının ilk günü ölmüştüm. Neden? Daha önümde uzun bir ömür varken neden ölmek zorundaydım?
Yapma! Baba! Lütfen!
Beynimde sesler yankılanmaya başladı. Sebebi gözümde canlanmaya başladı yine.
Ne yazık ki sıradan bir çocukluğum olmamıştı benim. Babam ayyaşın tekiydi. Küçükken anlamazdım neden böyle davrandığını. Eve pek gelmezdi. Geldiğinde ise evde kıyamet kopardı. Kırılma sesleri, kemer sesleri, bağrışlar, çağrışlar... Bebekliğimden beri ezbere bildiğim şeylerdi.
Babam her eve geldiğinde bunların yaşanacağını, bunları duyacağımı bilirdim.
Annem vardı. Annemi çok severdim. Ben uyumadan önce bana biraz kitap okur, saçlarımı okşaya okşaya beni uyuturdu babamın evde olmadığı günlerde.
Onun geldiği günlerde ise sadece bağrışlarını duyardım annemin. Hep kurtulmak istediğini, daha fazla dayanamayacağını söylerdi.
Babam evdeyken odadan çıkmamam konusunda beni iyice tembihlerdi. Ben de sözünü dinlerdim. Sabah yanına gittiğimde ise kollarında kızarıklar, yüzünde morluklar görürdüm.
Gözlerim dolardı. ''Bunlar ne anne? Canın yanıyor mu anne?'' diye sorardım merakla. ''Bir şey yok oğlum benim. Boya bunlar.'' derdi. İnanırdım.
Yedi yaşına kadar inandım bu masum yalana. Yedi yaşımda gördüm. Babamın anneme neler yaptığını gördüm. Hayatımda ilk defa kendi gözümle şiddete tanık oldum.
İsyan ettim. Bağırdım. ''Neden yapıyorsun? Bırak annemi!'' dedim bağırarak. Babam olacak adam bu tepkimden hoşlanmamıştı. Beni de dövmüştü. Hayatımda ilk defa canım o kadar çok yanmıştı. Acısını hâlâ anımsarım. İzleri silinmedi bende.
O günden sonra yaptığım ve yapmadığım bir sürü şey yüzünden cezalandırılmaya başlamıştım.
Zamanla hem annemi hem beni dövmeye başlamıştı. İkimiz de güçsüzdük. İkimiz de karşı çıkamıyorduk. Şu anki aklımla merak ediyorum bazen. Neden annem polise gitmedi? Neden boşanmadı o heriften? O durumu yaşamak zorunda mıydık gerçekten?
Okula gitmem gereken yaşta eve hapsedilmiştim. Arkadaşım yoktu. Dışarı çıkmam yasaktı. Babam evdeyken oyun oynamam bile yasaktı. Odadan çıkmam bile yasaktı. Ona karşı geldiğimde beni odaya kilitlerdi. Çıkmama izin vermezdi.
Bazen günlerce aç ve susuz bir şekilde kalırdım o karanlık odada. Başta avazım çıktığı kadar bağırır beni çıkarmaları için yalvarırdım. Babam anahtarı yanına aldığı için annem de çıkaramazdı beni. Kapının dibinde oturur, benimle konuşmaya çalışırdı. Masallar anlatırdı. Kurtulacağımızı söylerdi. Korkmamamı, yanımda olduğunu söylerdi. İnanırdım.
Ama olmadı. Hiçbir şey yoluna girmedi. Hiçbir zaman kurtulamadık.
Sekiz yaşımdayken annem intihar etti. Odasına girdiğimde onun cansız bedeni ve sayısız ilaç şişesi karşıladı beni.
Pamuk prenses gibi zehirlendiği için bir öpücükle uyanabileceğini düşündüğüm için yanaklarına yüzlerce öpücük kondurmuştum. Uyanmamıştı. Ona bir prens gerekiyordu ve ben bir prens değildim.
Yanında oturdum. Bu defa ona ben kitap okudum. Ölümün tam olarak ne olduğunu bilmiyordum daha. Belki çok uykusu vardır diye düşünmüştüm. Rahatsız etmedim. Sessizce oturdum yanında. Bir ara içim geçti. Soğuk bedenine sokulup uyudum.
Uyandığımda annem yanımda yoktu. Etrafa bakmıştım. Evin her odasına bakmıştım ama yoktu. Hiçbir yerde yoktu.
Ağladım. Kendimden geçene kadar ağladım. Sonra babam geldi. ''Sus.'' dedi. ''Annen öldü.'' dedi. ''Ölmek ne demek?'' diye sordum. ''Bir daha gelmeyecek yani aptal! Geberip gitti.'' dedi.
Anlamadım. Neden gelmeyeceğini anlamadım. Beni sevmiyor muydu artık? Sıkılmış mıydı benden? Yaramazlık mı yapmıştım yoksa? Onu üzmüş müydüm? Daha dün evdeydi. Daha dün yanında yatmıştım. Ne ara gitmişti? Neden gitmişti?
Yine ağlamıştım. Bu defa ağladığım için cezalandırılmıştım. Dayak yedikten sonra odama kilitlenmiştim.
O günden sonra pek nadir çıktım o odadan. Babam evi gazinoya çevirmişti neredeyse. Garip arkadaşlarını getirirdi. Hepsi sarhoş olurdu. Önce kahkaha sesleri doldururdu evi. Sonra bir ara sessizlik olurdu. Kumar oynarlardı. Sonra kavga başlardı. Yine bağrış çağrış... Bir şeylerin kırılma sesleri...
Babam kazanırsa o gece -Daha doğrusu gün. Çünkü gece boyu diken üstünde olurdum.- rahat bir uyku çekebilirdim. Kaybederse tüm sinirini benden çıkarırdı önce. Sonra da uzunca bir süre sızlardı yaralarım. Uyuyamazdım.
Ergenlik çağıma gelene kadar böyle devam etmişti. Büyüdüğümü bile fark edememiştim. Nasıl fark edecektim ki? Hayatım boyunca bir odaya hapsedilmiştim. Kitap okurdum. Annemin bana ouduğu kitapları... Onlar da birer masal kitabıydı işte. Sürekli onları okuyunca büyüyemiyordu ki insan.
Bir ara babamın morali yerindeyken bana kitap alıp alamayacağını sordum. Kızdı. ''Senin aptal işlerine verecek param yok benim.'' dedi. Almadı. Yine o kitaplarıma sığındım.
Ergenliğe girdiğim zaman artık beni yanına çağırıp gece boyu ona ve arkadaşlarına hizmet ettiriyordu. İçkilerini ben dolduruyordum. Mezeleri ben hazırlıyordum. Oyunlarını takip ediyordum. İtiraz etme hakkım da yoktu. Her baktığıma daha da nefret ettiğim ortamda bulunmak zorundaydım.
Bazen diğerlerinin kağıtlarını kontrol edip babama söylüyordum çaktırmadan, kendi isteği üzerine. Bu şekilde daha çok kazanmayı başarıyordu. Bir işe yaradığımı söyleyip pis pis sırıtıyordu. Bundan da iğreniyordum.
Dayandım. Sabrettim. Bugünler de geçer dedim. Okula gitmek istedim en azından. Konuşabileceğim, dertleşebileceğim bir arkadaşım olsun istedim. İzin vermedi.
Yavaş yavaş büyüdüm. On sekizinci yaş günüm çaldı kapımı. O günün de diğer günlerden bir farkı yoktu. Yine herkes toplamıştı. Yine kumar, yine içki, yine bok gibi insanlar, yine çekilmez bir gece...
O gece de babama kartları söyledim. Ama ne yazık ki hayatımın hatasını yaparak istemeden diğerlerine çaktırmış bulundum. O gece diğer kişiler babamın çok üstüne gelip, tüm parasını almışlardı.
Ben de cezasız kalmamışım ne yazık ki.
Beni dövmüştü. Öyle böyle değil. Derimin kemiğimden ayrıldığını hissetmiştim resmen. Beni dolaba doğru fırlatmıştı. Başımı çok kötü bir şekilde çarpmıştım dolabın kenarına. Kanamıştı. Hem de oluk oluk kan akmıştı. Umursamadı. Dövmeye devam etti. Gözü dönmüştü. Bence ne yaptığının farkında bile değildi. Tam bir canavara dönüşmüştü.
Yaralanmam yetmezmiş gibi bir de kemerle dövüp tenimde sayısız iz bırakmıştı. Kolum da kırılmıştı diye tahmin ediyordum. O kadar çok acımıştı ki canım, tam emin olamamıştım.
Babam hıncını benden çıkardıktan sonra gitmişti. odamın kapısını kilitlemişti. Bir daha çıkamayacağımı söylemişti. Bu odanın benim mezarım olacağını, bundan ders almam gerektiğini, bir daha böyle bir hata yapmamam gerektiğini söylemişti.
Bir daha öyle bir hata yapamamıştım zaten.
Başımdaki kanama normal değildi. Bir türlü durmadı. Bir noktadan sonra ben de durdurmak için çabalamayı bırakmıştım. Odamın zemini kanımla ıslanırken ben öylece kanın akışını izlemiştim.
Yavaş yavaş mayıştım. Uykum geldi. Başımın acımayan kısmına dönerek uzandım yerde öylece. Duvarı seyrettim. Yaşayamadığım hayatımı düşündüm. Hayatımın nasıl olmasını istediğimi düşündüm.
Hayal ettim. Oyun oynadığım arkadaşlarımı, bana bisiklet sürmeyi öğretecek bir babayı, saçlarımı okşayıp bana masallar anlatan, kitaplar okuyan annemi, ileride bir gün seveceğim kızı, ufak tartışmaları, hızlı barışmaları, okulumu, öğretmenlerimi, derslerden bıktığı için isyan eden hallerimi, parkta yaptığım yürüyüşleri, hedeflerimi, hayallerimi, başarılarımı düşledim. Yaşamayı düşledim.
Hak etmemiş miydim? Yaşamayı hak etmemiş miydim? Neden böyle olmuştu? Neden eksik kalmıştı her şey? Ben ölmeyi değil, yaşamayı istemiştim.
Düşlerimde kaybolurken titremeye başladığımı hissettim. Üşüyordum artık. Vücudumda kan kalmadığı için miydi acaba? Artık acı hissetmiyordum.
Üşüsem de kendimi saracak bir şey alamadım üstüme. Halim kalmamıştı.
Ne zaman oldu? Nasıl oldu? Bilmiyordum. Ama sonunda gözlerim kapanmıştı. Bir daha açılmayacaklarını, sonsuza kadar kapalı kalacaklarını düşündüm.
Öyle olmadı. Geri uyandım. Ama uyandığım zaman her şey farklıydı. Ben artık yaşamıyordum. Kimse beni görmüyordu. Ben kimseyle konuşamıyordum. Bana çok yabancı gelmedi bu durum. Alışmıştım zaten.
Ama korkmuştum yine de. Ben annemin yanına, belki de Cennet'e gitmeyi hayal ederken kendimi tekrardan bu kirli dünyada bulmam fazlasıyla korkunçtu. Neden olduğunu, nasıl olduğunu çözemedim.
Aradan zaman geçti. Babam olacak kişi bu evi kumarda kaybetti. Kısa bir süre sonra ev satıldı. Bir aile taşındı bu eve. Gerçek bir aile...
Sürekli hareket eden, asla duramayan bir kız çocuğu vardı yanlarında. Beş yaşında ya vardı ya yoktu. Bir anne vardı. Sürekli kızına ''Dur kızım! Düşeceksin şimdi!'' deyip onun için endişelenen bir anne...
''Sakin ol karıcığım, çocuk o. Düşe kalka büyüyecek.'' diyen bir baba...
''Sen şımartıyorsun bu kızı. Diğer çocuğumuz da onu örnek alıp yaramaz olursa ne yapacaksın sen?''
Sonra adam eşinin karnını okşadı. ''Hele bir gelsin istediği kadar yaramazlık yapsın. İkinci prensesim benim...'' demişti gülümseyerek.
Çocuklarını seven bir aile taşınmıştı bu ev bile sayılmayan eve.
01.03.2007...
Onun doğduğu gün...
Benim doğum günüm...
''Eylül.'' dediler ona.
Mart ayında doğmasına rağmen neden Eylül adını verdiklerini hep merak etmiştim. İlk baharda doğan birine neden son baharı layık gördüklerini anlamamıştım.
Çekinerek baktım ona. Küçücüktü. İnsan bakmaya kıyamazdı. Simsiyah saçları, kar beyazı bir teni, al al yanakları vardı. Çok sessiz bir bebekti. Nadiren ağlardı. Çoğu zaman uyurdu. Ben onu öylece izlerdim.
Ağzını şapırdatmasını çok komik bulurdum mesela. Bir o kadar da tatlı...
Yumruklarını sıkarak uyurdu. Bu huyu hâlâ değişmemişti. Bebekliğinde nasılsa şimdi de öyle uyuyordu.
Ailesi diğer kızlarıyla meşgul olduklarında onunla oynamaya çalışırdım. Bu dönemlerde çabalaya çabalaya kendimi ona göstermeyi başarmıştım. Onun sayesinde istediğim zaman insanların beni görebilmesini sağlamayı, sonra bunu kontrol etmeyi başarmıştım.
Ona değişik hareketler yapıp onu güldürürdüm. İçten gülüşleri donmuş kalbimin sıcacık olmasını sağlardı.
Sonra yavaş yavaş büyümeye başladı. Aklı ermeye başladığı zamanlarda ona kendimi bir kez daha göstermiştim. O zamanlarda ya dört ya beş yaşında falandı. Korkmuştu benden. Ağlamıştı. Neye uğradığını şaşırmıştı.
Tabii ben de çok korkmuştum. Ya onda bir travma oluşturduysam diye endişelenmiştim. Onu sakinleştirmeye çalışmıştım. Başarmıştım da. O gün ona kendimi gösterdiğim son gün olmuştu. Bir kez daha benden korkmasını istememiştim.
Ağlaması durduğunda ''Çenin atın ne? Timşin?'' diye sormuştu burnunu çeke çeke. O sümüklü haliyle bile öyle tatlıydı ki istemsizce gülümsemiştim ona.
''Kayra'yım ben.'' demiştim ona.
''Tayra mı?'' Başımı evet anlamında sallamıştım.
''Timsin?''
''Bilmem.''
''Tayra'sın!'' dedi neşeyle. Sanki beni benden daha iyi tanıyor gibi bir tavır takınmıştı. Bu tatlılığı karşısında saçlarını okşamak istemiştim. Yapmıştım da. Ama o anında geri çekildi.
''Bus gipi.'' deyip üşüdüğünü belli etti. Tabii ki üşürdü. Ben onu nasıl ısıtırdım ki? Ancak üşütürdüm. Soğuktum. İnsan değildim. Küçücük bir çocuğu üşütmeye de korkutmaya da hakkım yoktu benim.
Dediğim gibi onun beni son görüşü o gün olmuştu. Annesi odaya girmiş, onunla oynamaya başlamıştı. Ben de yeniden görünmez olmuştum.
''Anne!''
''Efendim güzel kızım benim?''
''Tayra neyede?''
''Tayra da kim bakayım?''
''Aykadaşım.''
Arkadaşı? Ben mi? Minik bir bebeğin arkadaşı olmuştum demek ki. Hayatım boyunca ilk kez bir arkadaşım olmuştu. Hem de minicik bir arkadaş. Adımı bile doğru düzgün söyleyemeyen bir arkadaş...
Aradan zaman geçti. Gözümün önünde her geçen gün biraz daha büyüdü. Okula başladı sonra. Yorgun dönerdi okuldan. Çantasını kenara fırlatıp, okul üniformasıyla yatağa uzanıp uyurdu. Tam bir uyku aşığıydı. Sonra annesi ona kızardı. Dağınık olduğu için ona söylenip dururdu. Eylül onu takmazdı. Söylenenlerin hiçbiri umrunda olmazdı. Hep kendi kafasına göre hareket etmeye devam ederdi.
Ergenlik çağına geldiğinde epey agresif olmaya başlamıştı. Kilo almıştı biraz. Anneleri kızlarını beslemeyi çok severdi. Onlara hep güzel yemekler yapardı. Haliyle zamanla kilo alması da gayet normal bir durumdu. Kilo aldığı için annesini suçlamaya başladı önce.
Sonra yavaş yavaş ailesinden uzaklaştı. Kendini sürekli odaya kilitlemeye başladı. Sonra günlük tuttu. Dertlerini döktü oraya. Ben de okudum. Yaşadığı zorlukları öğrendim. Okulda ne yazık ki ailesinden gördüğü sevgiyi görememişti. Hep sıkıntı yaşamıştı. Nice geceleri ağlayarak bitirirdi. Göz yaşlarını silememek de bana ağır gelirdi.
Bir ara kilo vermeyi kafasına taktı. Öğünlerini giderek azalttı. İyice kilo verdi. Bu defa aşırı zayıf olduğu için zorbalandı.
Açıkçası bence zorbalığın bir sebebi yoktu. İnsanlar kendi egolarını tatmin etmek için başkalarını ezmeyi severlerdi. Buna dur demek gerekiyordu ama diyecek olan kişi neredeydi?
Zamanla yemek yememesi sağlığını kötü etkilmeye başlamıştı. Sık sık hasta oluyordu. Ailesine haber vermiyordu. Kendi kendine iyileşiyordu. Yaşadıklarından hiç ders çıkarmadan öylece devam ediyordu.
Bir noktadan sonra hayatı çok çekilmez olmaya başladı. İntiharı düşünmeye başlaması ise benim için son damla olmuştu. Korkup korkmamasını umursamadan ona yazdım. Bunu önlemek istedim. Benim gibi bir sürü pişmanlığı olmasını istemedim. Öldükten sonra yaşayamadığı şeyler için hayıflanmasını istemedim.
Gerisi malum.
Gördüğü zorbalığı önlemenin tek yolu yanında olmaktı. Başta çok düşündüm. Odadan çıkamıyordum. Bunu ilk deneyimlediğim zaman Eylül beş yaşındaydı.
Kapının hemen dışında ayağı takılmış, yere fena halde düşmüştü. Ağlamaya başlamıştı. Ben de onu kaldırmak için dışarı çıkmaya çalışmıştım. O an travmam tetiklenmişti. Acı... Bağrış sesleri... Kemer... Şiddet... Odadan çıkmak yasaktı bana. Babam izin vermezdi. Yapamazdım. Çıkamamıştım. Acı çekmiştim. Tüm o görüntüler gözümde canlanmıştı.
Geçen gün yine yaşamıştım. Kriz geçirmiştim. Her şeye rağmen onun yanında olmak istiyorsam bunu başarmak zorundaydım.
Bir hafta boyunca o odadan çıkmak için çabaladım. Defalarca kez kriz geçirdim ama her biri bir öncekinden daha hafif oldu. Yavaş yavaş başarıyordum ki başardım da. En sonunda o odadan çıkabildim.
Sırada okula kayıt yaptırmak vardı. Bir hayalet için bu pek de zor bir şey değildi. Eylül'ün telefonundan kısa bir araştırma yaptım ve ne yapmam gerektiğini öğrendim. Sonra bir gün Eylül'ü takip ederek okuluna gittim. Müdürün odasına girdikten sonra bilgisayaradan tüm işlemleri hallettim.
Şimdi de onun yanındaydım işte. Ona söz verdiğim gibi onu koruyacaktım. İyileşmesini, mutlu olmasını, hayatın tadını çıkarmasını sağlayacaktım. Onun sonu benimki gibi olmayacaktı.
***
Bölüm sonuu
Hüzünlü bir bölüm mü oldu ne? Biraz da uzun...
Bir sonraki bölümde görüşmek üzereee
Kendinize iyi bakınnn

